Takiyyeci bilimci

Eski hikâyeymiş; “Doing Good Science” blogu sayesinde yeni öğrendim: Marcus Ross isimli bir araştırmacı, bir tür deniz dinozoru üzerine bilimsel kurallara uygun, esaslı bir çalışma yapıyor ve 2007’de University of Rhode Island’dan yer bilimleri doktorası alıyor. Mezuniyetinin ardından da Liberty University isimli bir Hıristiyan eğitim kurumunda Yaratılış Çalışmaları Enstitüsü’nde yardımcı doçent olarak göreve başlıyor.

İşin komik tarafı şu: Ross İncil’e harfiyen inanan bir yaratılışçı olarak Dünya’nın 10,000 yıl yaşında olduğuna inanıyor. Gel gör ki doktora çalışması 65 milyon yıl önce yaşayan dinozorları inceleyen, bilimde genel kabul görmüş gerçeklerin dışına çıkmayan bir çalışma. Nasıl oluyor bu?

Ross bir çelişki görmüyor. “İkisi farklı paradigmalar” diyor. “Dünya tarihinin belli bir paradigması çerçevesinde çalışıyordum. İnsanlarla çalışmak için bu bilim felsefesini benimsedim.

Nasıl yani? Yaptığı iş matematik değil ki bir o aksiyomla bir öbürüyle düşünsün. Vakıaların paradigması olmaz; iki yüz senedir toplanan deliller belli, fizik yasaları ile tespit edilen tarihler belli. Alışıldık yaratılışçı kıvırtması aslında; imanı bilimsellik kisvesine sokup “farklı yorum” diye yutturmaya çalışmak.

Hakkını vermek gerek, Ross doktora programına başvurduğunda yaratılışçı olduğunu saklamamış. Programa girmiş, gereğini yapmış, bilimsel düşünme tarzını hatasızca uygulamış. Belki bilimsel düşünmeyi içine sindirmemiş, taklitten ibaret kalmış, ama sonuçta bilimsel olarak kabul edilebilir bir tez çıkarmış. Ne yapılabilir ki? Yaratılışçı olduğu için doktorasını vermemenin bırakın kanuniliğini, vicdani olarak savunulabilir bir tarafı yok.

Öte yandan, yer bilimlerinde makbul bir doktora yapmış birisinin yaratılışçılığı savunması aldatmacayı daha etkili kılacaktır. İki ucu kanlı değnek.

Bilimsel davranış

Bilimsel yöntemi uygulayıp sağlam araştırmalar yapan insanların bilimsel çalışmaları dışında dindar, yaratılışçı vs. olmaları beni hep şaşırtır. Normal bilim sürecindeki şüpheciliklerinin nasıl olup da inançlarına değmediğini anlamakta zorlanırım. Öte yandan ben de birçok değişik alanda, benim için fazla önemli olmayan şeyleri fazla sorgulamadan öylesine kabul ediyorum. Bilimciler de sonuçta zaafları olan insan beynini kullanıyorlar. İstesek bile birer Vulkanlı olmak için ne zamanımız ne de altyapımız müsait.

Bertrand Russell bu gerçeği kendine özgü soğukkanlılığıyla şöyle ifade etmişti:

Aslında bu kadar yalın olan bilimsel metod büyük zorluklarla elde edilmiştir, hem de pek az kimse tarafından kullanılmaktadır. Onlar da bu metodu uğraştıkları meselelerin pek azına uygularlar. Eğer tanıdıklarınız içinde en küçük nicelik farklarına dikkat etmeğe alışık ve onlardan istidlâllerde bulunmakta tam mânasiyle üstad bir bilim adamı varsa onu küçük bir denemeden geçirebilirsiniz: Eğer o bilim adamını parti politikaları, teoloji, gelir vergisi, ev simsarları, işçi sınıfının taşkınlıkları ve buna benzer başka konulara çekecek olursanız kendisini coşturacağınızdan emin olabilirsiniz: Lâboratuvar deneylerinin sağlam temelli neticeleri hakkında hiç bir zaman kullanmayı âdet edinmediği ipe-sapa gelmez fikirleri, dogmatik bir eda ile sayıp döktüğünü işiteceksiniz.

Bu açıklama ve betim gösteriyor ki, bilimsel davranış, insanda pek o kadar doğal değildir. Çünkü görüşlerimizin çoğu gerçekleşmesini istemiş olmakla gerçekleşmiş olduğunu sandığımız düşüncelerdir. En akıllımızın düşüncesi istek üzerine kurulmuş ateşli kanılarla dalgalanan bir okyanusa benzetilebilir. Bilim mihengine vurulmuş inançlarla yüklü küçücük birkaç gemi bu fırtınalı denizde tehlikeli bir sefer yapmaktadır. Bunun için uzun uzadıya kasvet çekmeğe gelmez: Yaşayacağız, hayatın icabı böyle. Hareketlerimizi düzenliyen inançların hepsini rasyonel bir denemeye vurmak için vaktimiz yok. Olur olmaz şeylere kulak asarsak, hayatta kalamayız. Onun için bilimsel metod, mahiyeti itibariyle, görüşlerimizin en ciddisinden ve meslekle en çok ilgili olanından başkasına uygulanmamalıdır.

(Bilimden Beklediğimiz, çev. Avni Yakalıoğlu, Varlık, 1962.)

Bununla beraber, meslekle ilgili çalışmasında bile bilimsel metodu işine geldiği gibi bir kullanıp bir bırakan bir bilimciye Russell ne derdi acaba?

Uzmana güvenmek?

Her şeyde işin uzmanını dinlemeyi tercih ederiz. Ama ya “uzman” dediğimiz kişi titrini Ross gibi, işin özünü anlamayı reddedip sadece görüntüsünü taklit ederek edinmişse? Hele Türkiye gibi bilim eğitiminin çok zayıf olduğu bir ülkede alanının temel disiplininden habersiz, İngilizce öğrenmeden, hatta yaşadığı taşra ilinin dışına çıkmadan doktora alan “uzman”lara çok rastlanıyor.

Peki ne yapacağız? Şimdiye kadar “uzman”ı otorite kabul ederdik. Dünya çapındaki doktora enflasyonu yüzünden bu kabulümüzden vazgeçmemiz gerekecek. Uzmanın söylediklerini akıl süzgecimizden geçirip, eğer söyledikleri genel kabule ve sağduyuya aykırıysa delil göstermesini istemek gerekiyor. Aslında bunu her zaman yapmak lâzım, ama uzmanlık denen şeye erişmenin nispeten zor olduğu zamanlarda biraz kolaya kaçarak uzmana güvenmek mümkündü. Artık değil.

Uzmanı tanımlayan şey diplomasının nereden olduğu değildir; hatta diplomasının olup olmaması bile değildir; konusuna ne kadar hâkim olduğudur. Konuya hâkimiyetin ölçülerinden biri de gerekli delilleri sunabilmektir. Eğer birisi çıkıp “ben biyoloji uzmanıyım, evrim yalan“, “ben jeoloji doktorası yaptım, bana inanabilirsiniz, dünya öküzün boynuzunda“, veya “ben doktorum, zakkum suyu kanseri iyileştiriyor” gibi laflar ediyorsa sorun: “Nereden biliyorsun?” Bu soru, uzmanmış gibi yapanla gerçek uzmanı ayırt etmenin en iyi yollarından biridir.

Bu tabii zor bir yoldur, ortaya atılan sahte argümanların/delillerin ayıklanmasını gerektirir. Eninde sonunda o alandaki başka uzmanların kanaatine güvenmek zorunda kalırız. Bu yüzden her gerçek uzman alanındaki yanıltmalara ve çarpıtmalara karşı sesini yükseltmeli, sorgulayan ama bilgisi yeterli olmayan insanlara tutunacak bir dal sağlamalıdır.

Reklamlar

Kaan Öztürk hakkında

Kaan Öztürk İstanbul’da doğdu. İstanbul Lisesi ve Boğaziçi Fizik mezunu. Rice Üniversitesi‘nde uzay fiziği alanında doktora yaptı. Işık ve Yeditepe üniversitelerinde ders verdi. 2015-2016 döneminde Rice'da ziyaretçi araştırmacı olarak çalıştı. Bugünlerde Sabancı Üniversitesi'nde optimizasyon ve yapay öğrenme konularında doktoraüstü araştırmacı olarak çalışıyor.

28 Ekim 2011 tarihinde Akademik, Akademik Hayat içinde yayınlandı ve , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin. 2 Yorum.

  1. bu bir tür yabancılaşma olabilir. yaptığı araştırmayı iş olarak görüp evinde kendi istediğini yapan bir çalışan gibi ya da belki dinleri araştırıp o dinlerin hükümlerine göre yorum yapıp o dinlerin dışına çıkmadan o dinlere göre mantıksal çıkarımlar yapan ateistler gibilerdir

  1. Geri bildirim: Celal Şengör ve Kenan Evren | Kaan Öztürk

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: