Kopernik klişesi


Kopernik teorisi hakkındaki yazıyı yazarken eskiden gördüğüm bir makaleyi hatırladım. Dennis Danielson, 2001 tarihli “The great Copernican cliche” başlıklı makalesinde, Kopernik devriminin çok yanlış yorumlanan bir yönünü etraflıca inceliyor.

Klişe şöyle özetlenebilir: “Kopernik teorisi Güneş’i merkeze alarak Dünya’yı evrenin merkezindeki tahtından indirdi. Merkezden kenara alınmak insanlığın gururuna büyük bir darbe vurdu ve Kopernikçiler tanrının şerefli kullarını kenara ittikleri için kilisenin gazabını çektiler.

Sık rastlanan, ama yanlış bir klişe. Kopernik’in kendisinin böyle bir ifadesi yok; bu yoruma 1640’lardan sonra rastlanıyor. Danielson verdiği örneklerle Ted Dobzhansky, Carl Sagan ve Martin Rees gibi büyük bilimcilerin bile bu klişenin tuzağına düştüklerini gösteriyor.

Bu anakronistik ifadenin hatası eskilere aslında söylemedikleri şeyleri yakıştırması. Kopernik klişesine göre, Aristo kozmolojisinde Dünya evrenin merkezidir. Ama aslında, Dünya evrenin merkezindedir.

Tek bir hece. Ama şaşılacak kadar büyük bir fark yaratıyor.

Kopernik prensibinin bugün kabul edilmiş haline göre, evrende özel bir nokta veya yön yoktur (bu da Kopernik’in ifadesi değildir aslında, modernleştirilmiş yorumdur). Bu prensip modern fiziğin temel taşlarından biridir.

Eski Aristocu yaklaşımda evrenin bir merkez noktası vardır. Nesneler kendi tabiatlarına göre ya merkeze doğru giderler ya da göğe yükselirler. Yani, çekimi yaratan cisimler değil, merkez noktasıdır. Toprak en ağır maddedir, sonra sırasıyla su, hava ve ateş gelir. Kayalar ve diğer katı madde bu yüzden evrenin merkezine çökelmiştir. Yani Dünya merkez değildir, hasbelkader merkezdedir.

Üstüne üstlük, merkezde yer almak öyle matah birşey de değildir. Birçok Ortaçağ mütefekkiri (Hıristiyan Aquinas, Yahudi Ibn Meymun ve Müslüman Biruni dahil olmak üzere) açık açık yazmıştır: Dünya sefil ve pis bir yerdir, her anlamda “aşağı”dadır; “yukarısı” ise temizdir, ilahidir, ateşin ve ışığın yeridir. Ademle Havva günah işledikleri için ceza olarak dünyaya indirilmişlerdir.

(Bugün bile dilimizde aynı zihniyeti yansıtan deyimler vardır. Sevinçten havaya uçarız, utançtan yerin dibine gireriz. Ölünce “ruhumuz” göğe ağar, uçmağa varırız. İşimizde yükselmek isteriz. Ya batarız ya çıkarız. Kutsal yerlerin çoğu yüksek dağlarda olur, hatta bazı dağların kendisi kutsaldır. İslam’ın tanrısı gökte değil her yerdedir gerçi, ama dua ederken eller göğe doğru açılır.)

Kısaca, insanlık Kopernik öncesinde kendini çok şerefli bir noktada filan görmüyordu. Dünya’nın tahttan indirilmesi söz konusu değildi, çünkü zaten tahtta değil çöplükte duruyordu.

Peki bu klişe neden ortaya çıktı? Danielson, bu hikayenin modern materyalist düşüncenin “Karanlık Çağlar”a karşı kazandığı zaferi kutlamak üzere uydurulduğunu söylüyor. Klişeyi savunan modern düşünce diyor ki, “biz, pek özel olmadığımızı anlayabilecek kadar özel varlıklarız.

Bu klişenin yaygınlaştığı dönemde Newton’un kütleçekimi yasası keşfedilmişti ve çekimin kaynağının gök cisimleri olduğu biliniyordu. Bu bilgiyle geçmişe bakanlar, dünyayı merkezde farzedenlerin dünyayı özel bir gökcismi olarak (güneşe denk) gördüklerini düşündüler. Oysa özel olan görülen dünya değil, evrenin merkez noktasıydı. Geçmişi bugünün düşünceleriyle değerlendirmenin, yani anakronizmin mükemmel bir örneği.

Kopernik klişesine benzeyen bir de Kolomb klişesi var: Kolomb dünyanın yuvarlak olduğunu, yani batıya giderek doğuya ulaşılabileceğini söylemiş de, dünyanın düz olduğunu düşünen papaz takımı ona inanmamış. Bu hikâyenin de gerçekle ilgisi yok, çünkü o dönemde bile okumuşlar arasında dünyanın yuvarlak olduğuna dair bir şüphe yoktu. Kolomb’a karşı eleştirilerin sebebi dünyanın çevresini hesaplarken yaptığı hatalardı; Asya’yı olduğundan çok daha yakın zannediyordu. Coğrafyanın cilvesi ile Hindistan zannettiği yerde Karayip adaları bulunmasa, okyanusta kaybolan isimsiz maceracılardan biri olacaktı.

İki klişenin de ortak özelliği geçmişi yeniden yazmaları, muhaliflerin akılcı eleştirilerini örtbas etmeleri ve karmaşık tartışmaları muhafazakâr/devrimci ikiliğine indirgemeleri. (Bunu kendi siyasi tarihimizde de sık sık görürüz, özellikle Cumhuriyet ve Osmanlı dönemlerini karşılaştırırken.)

İşin dini boyutuna bakalım: Protestanlar, başta Luther olmak üzere, en başından beri Kopernik teorisini reddediyorlar; ancak Katolik kilisesi uzun zaman herhangi bir itirazda bulunmuyor. Ancak 1610’larda Katolikler de Kopernikçiliğe baskı yapmaya başlıyorlar ve 1616’da Kopernik’in kitabı resmen yasaklanıyor.

Bu tavır değişikliğinin sebeplerinden biri, Protestanlıkla mücadele eden Katolikliğin eskisinden daha az tahammüllü olması. Başka bir sebebi de güneş merkezli modelin teolojik sonuçlarının yeni yeni idrak edilmesi. Eğer dünya (o zaman bilinen) altı gezegenden sadece biriyse, tanrının rahmeti diğerlerinde de hayat yaratmaz mı? Orada yaşayanlar nasıl Adem ile Havva’nın soyundan gelebilir? Eğer gelmiyorlarsa, İlk Günah onlar için geçerli değil mi? Başka gezegenlerdeki insanlar Kurtarıcı’yı nasıl tanıyacaklar da ruhları kurtulacak? Kötülük ve eksiklikle dolu Dünya diğer gezegenlerle beraber göklerde geziniyorsa, tanrının yeri neresi?

Bütün bu çelişmeler Roma’nın sonunda Kopernikçiliği yasaklamasına sebep oldu. Ama vakit geçmişti, 1616’ya kadar Kopernik teorisini destekleyen deliller artmıştı. Hâlâ açıkları bulunsa da gitgide daha çok araştırmacı teoriyi ciddiye almaya başlamıştı. Sonraki yıllarda güneş merkezlilik tartışmasız olarak kabul edildi, ve Newton’un kütleçekim teorisini keşfetmesiyle Aristocu fiziğin savunulur tarafı kalmadı. Protestanlar yeni delillerin gelmesiyle nispeten çabuk olarak Kopernikçiliği kabul ettiler. Katolik kilisesinin Kopernik’in kitabının yasağını kaldırması ise 1835’i buldu.

Meraklısı için:

Hamiş

Şahsen çok merak ettiğim bir mesele var: Darwin’in teorisi de Kopernik teorisi kadar teolojik arıza çıkardı. Aradan geçen 150 yıla rağmen hâlâ dinî kaynaklı direnişe maruz kalıyor. Evrimin şimdi maruz kaldığı saldırının benzeri, 1700’lerde güneş merkezliliğe yöneltiliyor muydu? Eğer Kopernik (Roma’nın yasağı bir yana) toplumda daha çabuk kabul edildiyse, evrim neden hâlâ toplumsal kabul için mücadele veriyor, hem de Kopernikçiliğin o dönemde dayandığından daha fazla bilimsel delile sahip olmasına rağmen?

Reklamlar

Kaan Öztürk hakkında

Kaan Öztürk İstanbul’da doğdu. İstanbul Lisesi ve Boğaziçi Fizik mezunu. Rice Üniversitesi‘nde uzay fiziği alanında doktora yaptı. Işık ve Yeditepe üniversitelerinde ders verdi. 2015-2016 döneminde Rice'da ziyaretçi araştırmacı olarak çalıştı. Bugünlerde Sabancı Üniversitesi'nde optimizasyon ve yapay öğrenme konularında doktoraüstü araştırmacı olarak çalışıyor.

23 Aralık 2011 tarihinde Not Defteri içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin. 3 Yorum.

  1. anadoluhayvani

    Selamlar,

    Blogunu beğenerek takip ettiğimi belirteyim öncelikler. En son konuda biraz beyin fırtınası yapma ihtiyacı hissettim.

    Kopernik teorisinin çıkardığı teolojik arızaların farkedilmesi ve yasaklanması ile evrim teorisi arasında belki sosyal ve ekonomik paralellikler kurulabilir. Rönesans öncesi tartışmalar belirli bir zümre içerisinde yaşanıyor ve sosyal yapı aşağı yukarı durağan ilerliyor. Rönesansın başlaması kabul edilen dönem aynı zamanda yeni bir ekonomik zümrenin ortaya çıktığı ve politik rekabetin kızıştığı, matbaânın yaygınlaşmasıyla tartışmaya farklı sınıfların dahil olduğu, coğrafi keşiflerin yaşandığı, savaşların arttığı, aynı zamanda ekonomik bunalımların ve sosyal değişimlerin yaşandığı bir dönem. Tam olarak bir fikrim olmasa da derine inilirse toplumda Kopernik teorisinin hızlı kabul gördüğünü tahmin etmiyorum bu dönemde. Belki bu kuramı kabul eden, geliştiren ve bu şekilde ekonomik ve sosyal üstünlük elde ederek galip gelenler olduğu için kabul etmeyenlerin resimden silindiğini düşünebiliriz.

    Benzer biçimde evrim teorisi 20. yüzyıl boyunca hep belirli bir zümrenin bilgi dağarcığında yer etti ve bu sosyal sınıf hem ekonomik olarak, hem de kültürel olarak baskın durumdaydı. 1980’lerden itibaren (coğrafi keşiflere benzer biçimde) küreselleşme ve farklı altyapılara sahip sınıfların sisteme dahil olması süreci başladı, bir yandan da dünyanın çoğunlukla tarımla bir şekilde geçinen insanların düzenleri bozulurken, şehirlerde yaşayan orta sınıf insanların da ekonomik güvenceleri azalmaya başladı. Yine ilginç biçimde aynı matbaâda olduğu gibi internetin yaygınlaşması kendini ifade imkanı bulamayan, olumlu olduğu kadar olumsuz radikal düşüncelere yayılma imkanı verdi. Sonuç olarak; rönesans döneminde olduğu gibi olumlu düşünsel değişimler kadar baskıların yaşandığı, ekonomik bunalımların, savaşların olduğu, siyasi çekişmenin çirkefleştiği bir döneme girdik gibi görünüyor.

    Eğer şanslı isek uzun vadede pragmatik nedenlerle akılcı düşüncenin galip geleceğini düşünüyorum. Zira, rönesans ve sonrasına bakınca değişimi düşünce adamlarının çabalarından ziyade ihtiyaçların yönlendirdiği görünüyor. Örneğin, Avrupa’daki coğrafi keşiflere ve sömürgeleştirme rekabetine paralel (deniz yolculukları için) eskisinden daha isabetli modellere ihtiyaç vardı o zamanlar. Amerika’nın keşfinde olduğu gibi İsa’dan, kitaplı dinlerden haberi bile olmayan insan topluluklarının gözle görüldüğü travmatik olayları açıklanması gerekiyordu. Yeni ortaya çıkan sınıflar bu gerçeklerle büyüyorlardı. Yalnız bu resimde eksik parça bilimsel devrim ve büyük sosyal değişimler için asıl ihtiyacı sağlayan endüstri devrimi. Zira, ekonomik refah ve bireyin bağımsızlığı olmadan bilimsel düşünce toplumda yaygınlaşmıyor. Bugün yine bunu sağlayabilecek bir devrimin yaşanacağından emin değiliz.

    • Teşekkürler. Söylediğin bütün faktörler bence isabetli. Öte yandan, güneş merkezliliğin pratik faydasından şüpheliyim, çünkü Kolomb, Magellan, ve diğer keşif seferleri eski teorinin geçerli olduğu dönemde başarıyla tamamlandı. Merak ediyorum, acaba tersine, keşiflerin yarattığı merak ve dünyayı anlama tutkusu Kopernikçiliğin kabulunu hızlandırmış olabilir mi?

      Belki, biyoteknoloji alanında büyük pratik atılımlar olması senin söylediğin gibi bir devrim yaratırsa, bunun yarattığı genel merak evrim teorisinin kabul edilmesini sağlayabilir.

      • anadoluhayvani

        O dönemde keşiflerle artan merakın etkisi makul bence de. Düşününce güneş merkezliliğin doğrudan pratik fayda sağlamaktan çok bilimsel evrim içerisinde felaket görevi görmüş gibi görünüyor. Bir çeşit “punctuated equilibrium” gibi görebiliriz olayı belki. Yarattığı karmaşayı çözümeye çalışırken olay bir şekilde Newton’a kadar geliyor ki bu aşamadan sonra faydaları gözle görülür hale gelmiş olabilir. Kopernikçiliğin kabulunde Newton’un kabulünün rolünü de düşünebiliriz aslında, zira çok daha etkili bir figür bilim tarihinde.

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: