Fen-Edebiyat fakülteleri nasıl hayatta kalır?

Fen-Edebiyat fakülteleri ve pedagojik formasyon hakkındaki yazımı, öğrencilere bilim dallarına uygun başka kariyer yolları sunabilmenin mümkün olduğunu söyleyerek bitirmiştim. Bu fikri biraz daha açmak istiyorum.

Temel prensip

Yüksek öğrenim hakkında konuşurken temel prensibim şu: Öğrenciler üniversiteye bir meslek sahibi olmak için gelir. Bunun istisnası (aileden zengin olup çalışmaya ihtiyacı olmayan) çok azdır.

Üniversite bir meslek okulundan çok daha fazladır. Sadece mesleki pratik bilgiler değil, geniş ufuklu bir bakış açısı, bol bol teorik bilgi, ayrıca meslek dışı genel kültür vermelidir. Bununla beraber, öğrencilerin “mezun olunca ne iş yapacağım?” kaygısını görmezden gelen hiç bir müfredat başarılı olamaz.

Fen-Edebiyat fakültelerine gelen öğrencilerde bu kaygı daha da yüksek. Bir dekanın söylediği gibi, “Felsefeyi bitiren öğrenci Sokrates mi olacak?” Belki olur, ama yine de geçimini sağlayacağı bir işe ihtiyacı vardır. Herkesin Sokrates gibi bütün gün sokaklarda çene çalan bir aylak olarak yaşaması mümkün değil – üniversite kadrolarının sayısı belli.

Temel bilimlerin faydalarını keşfetmek

Fen-Edebiyat fakültelerinin uçuk kaçık, hayatla ilgisi olmayan işlerle uğraşması gerektiğini zannetmek yanlış. Öğretim üyeleri bile bu yanlışa düşüyor.

Her bilim dalı, eğitiminde kazandırdığı yeteneklerin nerelere uygulanabileceğini keşfedip, ona göre değişik formasyon paketleri sunmalıdır. Bunlardan biri öğretmenlikti, ve pedagojik formasyon o yola girmek için bir sunulan bir imkândı. Aynı modeli öğretmenlik dışına neden uygulamayalım?

Bu yeni formasyonlar yine bilimsel derslerden oluşacak, ama daha uygulamalı, iş hayatında özel uzmanlık sağlayacak konular olacak. Bilim dalı içindeki alt uzmanlıklar değil, özellikle akademisyenlik dışı kariyer yollarına yönelik olacak. Elbette, akademik kariyer yapmak isteyenler için “klasik” müfredat devam edecek.

Örnekler

Bu formasyonlar, pedagojik formasyon gibi 9-10 dersten oluşmalı. Bu, iki veya üç dönemlik ek ders yükü demek. Formasyon dersleri seçmeli ders olarak, veya bazı ileri derslerin yerine sayılarak da alınabilir.

Örnek olarak, fizik alanında okuyanlara aşağıdaki konularda formasyonlar verilebilir:

  • Yazılım geliştirme: Programlama, yazılım tasarımı, web programlama, veri tabanları, vs.
  • Haberleşme: Radyo ve uydu iletişimi, GSM, optik lifler, sinyal işleme,…
  • Elektronik
  • Tıbbi fizik: Görüntüleme, sağlık cihazları kurulumu ve bakımı. Biyofizik. Temel fizyoloji.
  • Finans, ekonomi, yatırım araçları, aktüarya, sigortacılık.
  • Uzay bilimleri
  • Çevre bilimleri: Atmosfer, jeoloji, jeofizik, ekoloji.
  • Hesaplamalı yöntemler
  • Bilim yazarlığı

Hata yapma riskini göze alarak, başka alanlarda da formasyonlar teklif edeyim. Tekliflerim o alanlarla alâkasızsa, veya bu formasyonlar derslerin parçası olarak zaten veriliyorsa, bilgisizliğimi affedin.

  • Matematik: Finans, bankacılık, sigortacılık. Modelleme. Yöneylem, optimizasyon. Şifreleme. İstatistik.
  • Kimya: Restorasyon. Malzeme bilimi. Gıda teknolojisi. Çevre bilimleri.
  • Biyoloji: Sağlık uygulamaları, gıda güvenliği, çevre bilimleri,…
  • Psikoloji, sosyoloji vb.: Reklamcılık, sosyal medya, metin yazarlığı, halkla ilişkiler, iletişim, gazetecilik, vs.

Yazarlık, grafik tasarım, programcılık, web tasarımı, eğitim (özellikle eğitim teknolojileri ve uzaktan eğitim) gibi formasyonlar her bölüme verilebilir.

Çift anadal mı formasyon mu?

Çift anadal (ÇAP) uygulaması bu plana uyuyor gibi görünüyor ama arada büyük farklar var. Her şeyden önce, ÇAP ile iki diploma alınırken burada bir tane alınıyor (ama bir sertifika alınabilir). Dahası, ÇAP dersleri, bölümün kendi öğrencileri için hazırladığı derslerdir. Dışarıdan gelen öğrenciler jargona ve düşünce tarzına yabancı olabilirler.

Söz gelişi, finans formasyonu alan bir fizik (veya matematik) öğrencisine ders matematik ağırlıklı olarak sunulmalıdır. Öğrenci, yeni konuyu önceki bilgilerine bağlayabilmelidir. Bir fizikçinin (veya matematikçinin) daha kolay anlayacağı ve daha güçlü olduğu konulara ağırlık verilmelidir. Bütün formasyonlar bu şekilde “ısmarlama” hazırlanmalıdır. ÇAP’da verilen “konfeksiyon” dersler, temel uzmanlığa bağlanamadığı için faydalı olmayacaktır.

Nasıl uygulanacak?

Şu nokta çok önemli: Akademi dışı kariyer için hazırlanan formasyonda verilecek derslere akademisyenler tek başlarına karar vermemeliler. Muhakkak akademi dışı sektörlerle fikir alışverişi yapılmalı, müfredatta iş hayatının pragmatizmi ile akademik soyutluk arasında bir denge kurulmalı.

Türkiye’de sayısı az da olsa, akademi dışı sektörlerdeki doktoralılar iki dünya arasında bir köprü kurabilirler.

Formasyonların standartlaştırılması şart. Belki YÖK, meslek odaları ve sanayicilerle konuşarak programlar belirler. Belki öncü bir üniversitenin hazırladığı müfredatı başkaları kopya eder. Belki işadamları belli formasyonlar tanımlayıp, buna sahip temel bilim mezunlarına öncelik tanıyacaklarını ilân edebilirler (ama bu zayıf bir ihtimal).

Çeşitli formasyonları verebilmek için öğretim üyesi kadrosunun büyümesi şart. Uygulamalı konuları öğretebilecek yetenekte insanları üniversiteye çekebilmek gerekli. Bunun için yarı zamanlı ders verenlere kolaylık sağlanmalı. Tam zamanlıların da ders yükü azalmalı (meselâ haftada 6 saat), ki son gelişmeleri takip edip derslerine yansıtabilsinler.

Tabii bu kadar çeşitli bir eğitimi her üniversite kaldıramaz. Dağbaşına kurulmuş, hocası bile olmayan fakültelere bu formasyonları sunmak abestir, öğrenciyi ziyan etmektir. Bunların büyük şehirlerde, iş dünyasına yakın yerlerde verilmesi gerekir.

Yeri gelmişken, Fen-Edebiyat fakültelerinin çoğunun kapatılmasına itirazım olmadığını da belirteyim. Hoca kalitesi en iyi olanlar kalmalı sadece. Tabii aynısı başka fakülteler, hatta üniversiteler için de savunulabilir. Ama şimdilik konuyu dağıtmayalım.

Fakülteleri dönüştürmek

Şu anda Türkiye’de sadece pratik öneme sahip alanlara değer veren, temel bilimi veya sanatı hakir gören bir zihniyet hâkim. Temel bilimlerin öğretildiği bölümlerin yaşayabilmesi için, bilimin aslında işe yarar bir şey olduğunun gösterilebilmesi gerekli. Bunun için yalan söylemek veya abartmak gerekmiyor. Sağlam bir fen eğitimi, hayatımızın birçok alanında uygulanabilecek bir bilgi birikimi sağlıyor zaten. Sosyal bilimler eğitiminin de aynı birikimi sağladığını tahmin ediyorum.

Ama akademisyenler açısından bu değişim zor, çünkü kendi meslekleri dışına yönelik bir eğitim vermeleri gerekiyor. Yine de biraz gayretle ve bilgi alışverişiyle bu zorluğun üstesinden gelinebilir.

Teklifim üniversiteleri “piyasaya terketmek” değil, bilakis bilgiyi toplumun hizmetine sunmak. Bu tür uygulamalar Fen-Edebiyat fakültelerine öğrencilerin umutla gelmesini sağlayabilir, mezun olduklarında da bilgi ve akıllarını verimli kullanma imkânı sağlayabilir. Dahası, üniversitelerin üzerindeki ölü toprağının belki azıcık silkelenmesini sağlar.

Eğitimden araştırmaya sanayi ile işbirliği

Eğitimde sanayi ile işbirliği yapmak, araştırmada da işbirliği getirir. Bu her iki taraf açısından da çok önemli. Araştırmada en önemli şey uygun bir soru bulmak. Sanayi üniversitelere “araştırma problemi” sağlar. Bu problemler teknik de olabilir, sosyal de.

Peki bizim zaten gayet güzel soyut, teorik, yurtdışından ithal araştırma sorularımız yok mu, niye “sömürücü kapitalist piyasa”ya hizmet edelim?

Bilimin göbeğinde değil kenarında kalmış bir ülkedeyseniz, göbektekilerin araştırma sorularının peşinden gitmek size birşey getirmez. ABD ve Avrupa’daki kaynaklar, bilgi birikimi, kütüphaneler, oradaki araştırmacılara büyük avantaj sağlar. Büyük meseleleri anında çözerler, size önemsiz birkaç kırıntı kalır. Oysa sanayinizi dinlerseniz yerel ve özgün sorular bulabilirsiniz. Bunların bir kısmı daha derin teorik sorulara götürebilir, ama götürmeyenler bile önemli orijinal çalışmalar yapmanızı sağlar.

Biliyorum, iş dünyamız hâlâ sorunlarına bilimsel çözümler aramaktan uzak. Dışarıdan makine veya know-how ithal ederek işini çözüyor. Ancak, üniversiteler “işe yaradıklarını” gösterdikçe bu alışkanlık değişecektir. Bahsettiğim formasyonlar aracılığıyla yapılan işbirlikleri, ayrıca mezunların başarıları, bu süreci hızlandıracaktır.

Söylemek bile gereksiz, araştırmaları saf/uygulamalı diye ayırmak, teknoloji projelerini teşvik edip teorik veya uygulamasız çalışmalara burun kıvırmak abesle iştigaldir. Her araştırmacının istediği konuda çalışması bence esastır. Zaten, uygulamalı çalışmanın getirdiği tatmin duygusu sayesinde birçok araştırmacı kendiliğinden o yola girer. Uygulamasız araştırmaların da kesinlikle teşvik edilmesi gerekir. Bu tip araştırmalar eninde sonunda bir uygulama bulur. “Bilim için bilim” yapıyor bile olsanız, son tahlilde “toplum için bilim” yaparsınız.

Reklamlar

Kaan Öztürk hakkında

Kaan Öztürk İstanbul’da doğdu. İstanbul Lisesi ve Boğaziçi Fizik mezunu. Rice Üniversitesi‘nde uzay fiziği alanında doktora yaptı. Işık ve Yeditepe üniversitelerinde ders verdi. 2015-2016 döneminde Rice'da ziyaretçi araştırmacı olarak çalıştı. Bugünlerde Sabancı Üniversitesi'nde optimizasyon ve yapay öğrenme konularında doktoraüstü araştırmacı olarak çalışıyor.

07 Mayıs 2012 tarihinde Akademik, Akademik Hayat içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin. 6 Yorum.

  1. anadoluhayvani

    Merhaba Kaan,

    Söylediklerinin büyük çoğunluğuna katıldığımı belirteyim öncelikle. Görüşüm düşüncelerine paralel, fakat üniversitelerde verilecek mesleki formasyonun ileri düzeyde uzmanlıkla sınırlı olması gerektiğini düşünüyorum. Bahsettiklerine benzer biçimde, düşüncem bu formasyonu ve eğitim kalitesini yakalaması mümkün olmayan üniversitelerin (ki bunlar Türkiye’deki üniversitelerin büyük bir çoğunluğunu teşkil ediyor) meslek okulu olarak hizmet vermesi yönünde. Yazında bahsetmiş olsanda “meslek sahibi olma” konusunun biraz daha açmak gerekiyor.

    Türkiye’de genellikle sorunların temelinin hep dolaylı olduğunu da hesaba katmak gerekiyor. Üniversiteler küçük şehirler için hem itibar, hem de ekonomik kaynak olarak görülüyor, meslek okulları özellikle imam hatip meselesi gibi tartışmalar yüzünden bir kısır döngünün içine girmiş durumda, askerlik sistemi üniversiteleri kısa dönem askerlik aracına dönüştürürken, gelişmişlik düzeyinin aşırı nüfusu kaldırmaması ve bununla ilişkili rekabet üniversiteleri etiket fabrikası haline getiriyor. Konunun bütününü “karmaşık sistem” olarak görmek mümkün bu nedenle. Bu tarz bir işleyişi düzene koymanın ne kadar zor olabileceğini yakından tanıyoruz.

    Herşeyden önce üniversiteleri bir kenara bırakıp, mesleki eğitim alan insanların önündeki engellerin kaldırılması gerekiyor; bunların başında elbette iş bulma güvencesi ve bulunan işin şartlarının iyileştirilmesi geliyor, ardından askerlik gibi dolaylı problemler… Bu gerçekleşmeden üniversitelerin ve öğrencilerinin kalitesinin artması, gerçekten katma değer üreten kurumlar haline gelmeleri mümkün değil. Kısaca söylemek istediğim; nüfusun büyük bir çoğunluğuna meslek sağlayacak kurumlar meslek okullarıdır, üniversitelerin işlevi bilgi ve katma değer üretmektir. Örnek vereyim; diyelim konu web-tasarımı ve programlama olsun: Öncelikli olarak bu konuda meslek okulu düzeyinde eğitim alan biri tasarımcı veya programcı olarak çalışmak için yeterli olmalıdır. Üniversitenin ise bu konudaki görevi daha üst düzeyde uzman, mesela programlama dilini geliştiren, verimli hale getiren kişiyi veya bu bilgiyi üretmektir. Mevcut durumda meslek okulu mezununun yapması gereken işi sıradan üniversite mezunu yapıyor; böylece meslek okulu mezunu işsiz kalırken, endüstride ve akademide gerçekten üniversite düzeyinde uzman bulmak imkansız hale geliyor. Düzen bir kere bu şekilde dengeye ulaşınca, dinamikler kendi kendini besler hale geliyor. Çünkü hali hazırda endüstrinin ve akademinin kalitesi düştüğü için gerçek anlamda uzman talebi ortadan kalkmış oluyor. İşleyişi geri çevirmeye çalışmak birkaç kuşağı, milyonlarca insanı mağdur etmeden mümkün değil; yığınla üniversite ve onların mezunu statülerini kaybetmek durumunda. Son 30-40 senedir eğitim tamamen siyasetin elinde olduğu için ülkece kendimizi kapana kıstırmış bulunuyoruz. Zira, sorunu düzeltmeye çalışmak bu saatten sonra bir iktidar için siyasi intihar anlamına geliyor.

    Karamsarlığı bir kenara bırakırsak; Avrupa’daki ve ABD’deki bilgi gitgide tekel olmaktan çıkıp herkes için ulaşılabilir hale geliyor, Türkiye’deki iyi üniversitelerin yavaş yavaş AB’deki bilimsel projelere katılma şansı artıyor, akademisyenlerin de diğer ülkelerdekilerle iletişim olanakları artıyor. Büyük şehirlerde belli bir düzeye ulaşmış üniversiteler arzu ettiğimiz yönde bir gelişim yakalayabilirse ve endüstride ideal anlamda uzman talebi oluşmaya başlarsa belki taşlar kendiliğinden yerine oturabilir. Bana göre bu aşamada üst düzeyde, sistematik bir çözüm üretmeye uzağız. Çözüm üreten insanların, becerikli insanların bireysel çabalarına ve şansına bakıyor.

  2. eğer malum kesimden birisi bu yazıyı okusaydı muhtemelen bekir gür( https://twitter.com/bekirgur ) denilen insanın attığı şu tivit gibi: “””Avrupa Üniversiteler Birliğinin “University autonomy in Europe” raporunun Türkiye değerlendirmeleri açıkça yanlı ve karalama amaçlı.””” bir yorum yazardı. 🙂
    ancak yazıda belirttiğiniz öneriler mantıklı bence de. yalnız benden önce yollanmış yorumda belirtildiği gibi sorun aslında daha büyük bir zihniyet sorunu. zihniyet değişse aklı bilimi kendine rehber edinmiş insanlar yönetime gelse 5-10 yıllık süreçte çözülebilecek sorunlar. zor gibi görünse de birkaç yasaya ve bütçe ayrılmasına bakar.

  3. Deveye sormuşlar;neren eğri?a canım nerem doğru ki…Salata :domates,soğan,maydanozdan yapılır.Bunu köydeki nenen de biliyor.Sen,salata kaç çeşit,kaçmalzeme,ne kadar zamanda yapılır,yapılınca ne olur?ne işe yarar,yerine başka sunumu var mı?Bir el hareketiyle havanın ozonunu,hidrojenini ayırarak,topraktan okus fokusla bir şeyler çıkarıp ekleyerek salatanın yerine geçecek bir ürün yapılabilir mi?veya salata yemekle bünyeye verilen vitamin beyin gücüyle oluşturulabilir mi?hasılı AY dan sonra Mars a ,sonra da uzayın derinliklerine gitmeye çalışan milletlerin eğitim politikalarının üzerine çıkma gayreti içinde olmalıyız bence…

  4. hasim kaya

    Uludag fiziği bitirdim. Hocamın söylediği aynen şuydu “100 sayfalık sorular ve çözümleri var bunları ilkokul çocuğu ezberlesin geçiririm”.

    Fizik eğitimim bu minvalde geçti hep hocaların övündüğü 60 lardaki ODTU defterlerinden kalma saçmalıkları ezberledik hep teori bile diyemiyorum sadece ezber gördük, niye okuduğumuzu bile anlamadık.

    Bence böyle fizik bölümleri kapansın zira askerlik gibi burada da 4 sene ot yolup çöp toplayıp KPSS ye giriyoruz. Binlerce meslek öğrenememiş 4 sene ezber yapmış insan ne olacak acaba.

    Bu hocalarla zor bence hocalar defedilmeli.

  5. Umutsuz Vatandas

    Memleketin temel sorunu, genel bir kalite dusuklugu. Kucuk univeriteleri meslek okuluna donustursek de birsey degismez. Halihazirdaki meslek okullarindan mezunlarin hali de hic iyi degil. Mesele kalite! Hocasi, ogrencisi, sanayisi, okulu, lisesi, ogretmeni, devleti her seyiyle kalitesiz. Hicbir sey tam degil, vasat ve vasat alti. Her kurum/kisi isini yapimiyormus gibi yapiyor. Bunun degismesi icin de toplumsal zihniyetin degismesi gerekiyor. Her iste/insanda kalite aranmali ve insa edilmeli, kalitesizler sistem disina itilmeli. Bu degisim kusak degisimi gibi uzun zaman alir. Ama benim bunu basarabilcegimize yonelik maalesef umudum yok.

  1. Geri bildirim: “Bize fizikçi, biyolog değil, pastacı lâzım” | Kaan Öztürk Blog

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: