GDOlara karşı çıkmamız için kanser yapmaları şart mı?

Fransa’da yapılan tartışmalı bir araştırma sonucu GDOların kanser yaptığının iddia edildiğini yazmıştım. Şimdilik tartışmalar dinmiş görünüyor, ama tekrar başlayacaktır. Çok politize bir tartışma sürüyor ve kime inanacağımız henüz kesin değil.

GDOlu gıdaların sağlığa etkisi olup olmadığını bilmeyi elbette isterim. Ama sonuç nasıl çıkarsa çıksın, isterse dünyanın en sağlıklı yiyeceği olsunlar, diğer zararlı etkilerinden dolayı GDOlara karşı olmaya devam edeceğim,

Kenan Demirkol’un “GDO: Çağdaş Esaret” (Kaynak Yayınları) kitabı, birçok bilimsel çalışmaya referans yaparak GDO piyasasının karanlık taraflarını ortaya döküyor. Meraklısına şiddetle tavsiye ederim.

Çiftçileri boğan GDO patentleri

Neden GDO’lara karşıyım? En büyük mesele, GDO’lar aracılığıyla bir sömürü sistemi oluşturulması.

Rekombinant gen teknolojisiyle hazırlanan GD-tohumların patentlenmesi sebebiyle, çiftçiler şimdiye kadar hiç görülmemiş acaip uygulamalarla karşı karşıya kalıyorlar. Sözgelişi:

  • GD tohumların satışında çiftçiyle yapılan sözleşmeler, mahsulden bir kısmının ertesi yıla tohumluk olarak ayrılmasını açıkça yasaklıyor. Çiftçi ertesi yıl yeni tohum satın almazsa, üç yıl boyunca mahsulden bir numuneyi tohum şirketine göndermek zorunda.
  • GD bitkiler tozlaşma yoluyla çevre tarlalara bulaşabiliyor, böylece GDO istemeyen, meselâ organik tarım yapan çiftçilere zarar veriyorlar. Bu durumlarda tohum şirketi zararı karşılamak şöyle dursun, bulaşma olan tarlanın sahibinden patent hakkı adı altında çok ciddi tazminatlar isteyebiliyor. Özellikle Monsanto şirketi bu tür davaları bir baskı ve korkutma aracı olarak kullanıyor. Kanadalı çiftçi Percy Schmeiser başta olmak üzere birçok çiftçi, yıllardır bu davalara karşı mücadele veriyorlar.
  • Buna karşılık, meselâ nakliye veya işleme sırasında GDO’lar geleneksel gıdalara karışabiliyor. Bu durumda tohum şirketlerine herhangi bir yaptırım yok.
  • 2000’lerin başında Hindistan’da pamuk çiftçileri, çok daha fazla verim alacakları söylendiği için tefecilerden borç alarak, geleneksel tohumlardan tam bin kat daha pahalı olan GD-tohumları satın aldılar. Yetişmek için iki kat daha fazla suya ihtiyaç duyan GD pamuk, o yıllarda ortalamadan daha az yağış olduğu için ziyan oldu. Borçlarını ödeyemeyen çiftçiler topraklarını kaybetti, tahminen 125 bin çiftçi sırf bu nedenle canına kıydı.
  • Kaldı ki GD tohumların daha fazla verim sağladığı iddiası bir yalandan ibaret. Sözgelişi 2008’de pamuk üretiminin %86’sında GD tohumlar kullanan ABD’de 1996-2008 arası pamuk verimi %9 artmışken, aynı dönemde Türkiye’de geleneksel tohum ıslahı ile verim %31 arttı. 2008’de Türkiye’de ortalama pamuk verimi hektar başına 3677 kg iken, ABD’de 2250 kg.

Uluslararası siyaset aracı olarak tohumlar

İşin siyasi boyutu da var. Tarım yedi bin sene önce icat edildi. O günden bu güne çiftçiler her yılın mahsulünden bir kısmı ertesi seneye tohumluk ayırarak kesintisiz bir zincirle bu güne geldiler.

Tohum şirketlerine bakarsak bu gereksizdir. Küreselleşen dünyada nasıl gömleğimizi, arabamızı, bilgisayarımızı farklı ülkelerden alarak kâr sağlıyorsak, tohumları da kendimiz üretmemeliyiz, tohum üretme konusunda uzmanlaşanlardan almalıyız.

Bu belki tarihte gelmiş geçmiş en korkunç fikirdir. Gıda ile diğer mamüller asla bir tutulamaz. Bir ürün için dışa bağımlı olmak, ticaret aksadığında o üründen mahrum kalmak demektir. Bu ihtimali asla sıfır sayamayız. Böyle bir aksama durumunda gıda dışında her türlü mamülün yokluğuna zamanla alışabiliriz, ama tohumların ticaretinin kesilmesi korkunç bir kıtlık ve açlık anlamına gelir.

Bunun bir fantazi olduğunu düşünmeyin. Diyelim ki hükümetiniz bir konuda ABD hükümeti ile ters düştü. Hemen bir şekilde “haydut devlet” listesine konursunuz, ambargo yersiniz. Monsanto da dahil olmak üzere hiç bir ABD şirketi size birşey satmaz. Gelecek seneye ne ekip ne biçeceksiniz?

Buna “gıda siyaseti” denir ve sıcak savaş haricinde belki en iğrenç, en insanlık dışı siyasi baskı aracıdır.

Gıdayı silah olarak kullanmak ilk defa 1974’de, Henry Kissinger başkanlığındaki ABD Milli Güvenlik Konseyi’nin bir raporunda teklif edildi.

1990’ların başında gizliliği kaldırılan “Dünya çapındaki nüfus artışının ABD güvenliğine ve denizaşırı çıkarlarına etkileri” başlıklı rapor, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 13 ülkenin yakında dünya nüfusunun yaklaşık yarısını oluşturacağını belirtiyor. Artan dünya nüfusunun ABD için tehdit oluşturacağı varsayımıyla, nüfus artışının durdurulması için önlemler teklif ediliyor. Bunlar genellikle teşvik programları, aile planlaması klinikleri şeklinde teklifler, ama bu “yumuşak” tavsiyelerin arkasından eklenen bir “alternatif görüş” var. Bu görüş problemin çözümü için daha katı önlemlerin dayatılması gerektiğini savunuyor, aşağıdaki gibi bazı sorulara cevap verilmesi gerektiğini söylüyor (s.83):

ABD diğer ülkelere gıda kaynağı sağlayacak şekilde üretimini artırmayı hedeflemeli mi? Bunun kontrolü ulusal mı uluslararası mı olmalı?

Böyle olursa, gıda kaynakları neye dayanarak sağlanmalı?

Gıda bir iktidar aracı olarak kullanılmalı mı? [Vurgu benim-KÖ] Kimlere yeterli yardımı sağlayacağımız konusunda bir seçim yapmak zorunda kalacak mıyız? Eğer öyle olursa, nüfus kısıtlama çabaları bu yardım için bir kriter olacak mı?

ABD nüfus artışını kontrol etmeyen/edemeyen topluluklara yiyeceği karneyle dağıtmayı kabul edebilecek mi?

ABD’lilere ve/veya başkalarına mecburi nüfus kontrolü uygulamak uygun mudur?

Kaçak güreşir şekilde, sadece soru sorarmış gibi yapan bu kısmın ima ettiği şey açık: “Az gelişmiş ülkelerin nüfuslarını kendi kendilerine durdurmalarını bekleyemeyiz. Onları kendi üretimimize bağımlı kılalım, gırtlaklarından kavrayalım ve istediğimizi yaptırma gücü elde edelim.”

ABD diplomatlarının bulundukları ülkelerde GD tohumların benimsenmesi için büyük gayret göstermesini belki bir de bu açıdan değerlendirmek lâzım.

Reklamlar

Kaan Öztürk hakkında

Kaan Öztürk İstanbul’da doğdu. İstanbul Lisesi ve Boğaziçi Fizik mezunu. Rice Üniversitesi‘nde uzay fiziği alanında doktora yaptı. Işık ve Yeditepe üniversitelerinde ders verdi. 2015-2016 döneminde Rice'da ziyaretçi araştırmacı olarak çalıştı. Bugünlerde Sabancı Üniversitesi'nde optimizasyon ve yapay öğrenme konularında doktoraüstü araştırmacı olarak çalışıyor.

21 Ekim 2012 tarihinde Not Defteri içinde yayınlandı ve , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin. Yorum yapın.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: