Antropoloji, kafatasları, Atatürk

Akıl sağlığımı korumak için bir süre önce, başbakanın demeçlerini dinlememe ve okumama kararı aldım. Bu yüzden geçtiğimiz haftalardaki garip ve biraz da fantastik bir beyanı kaçırmışım.

Resmin alâkası yok, maksat sevimli bir canlı görelim de içimiz açılsın.

Başbakan 26 Şubat’taki parti grubu toplantısında, 1930’larda faaliyet gösteren Türk Antropoloji Enstitüsü’nün bir kitabını göstermiş. Demiş ki:

Tarihten bir vesika göstereceğim. Türk Antropoloji Enstitüsü tarihçesi. Baskı tarihi 1940, baskı yeri Maarif Matbaası İstanbul. Kitabın 5. sayfasında bir resim var. Enstitünün bir laboratuarının resmi.

Raflarda yüzlerce kafatası var. İncelenmiş, incelenmeyi bekliyor. 10. sayfada başka bir odanın resmi var. Aynı şekilde raflarda yüzlerce kafatası var.

22 ve 23. sayfalarda, bu kafataslarını da öyle enterasan almışlar ki, çok ilginç. Trakya mıntıkasından şu kadar, Çanakkale, Balıkesir, Manisa, Muş yani 10 ayrı bölgeden bu kafataslarını toplamışlar. İşin enteresan olan boyutu, kadın ve erkekler üzerinde ölçümler yapılıyor. ‘Olur mu öyle şey ya’ demeyin, işte vesika. İfade şu, ‘Türk kafalarının zaviye kıymetleri üzerine tetkikler’

Bizim millet tarihimiz bu olabilir mi?

Reis-i Cumhur olarak o zaman Mustafa Kemal, İsmet Paşa’nın da o zaman altında Başbakan olarak imzası var.

Bu insani midir? Bu vicdani midir? Bunun bizim dinimizde, inanç dünyamızda yeri olabilir mi? Şeytan kendisinin ateşten insanın ise topraktan yapıldığını söylemiş, kibirlenmiştir. Kendi soyunun diğerlerinden üstün olduğunu iddia eden hiç şüphesiz şeytanın izindedir.

Başbakanın kafatası ırkçılığı yapmaması güzel, ama her fırsatta kullandığı ayrımcı, dışlayıcı, öfkeli söylemi hatırlayınca pek avuntu bulamıyoruz hani. Burada da muhtemelen tek amacı CHP’ye vurmak. Fırsatını bulmuşken Atatürk’e de bir dokundurmuş.

İTÜ’den Celal Şengör 1 Mart’ta Cumhuriyet Bilim-Teknoloji dergisindeki köşesinde başbakanın demecine ayrıntılı bir karşılık verdi, okumaya değer.

Benim anlamadığım, kendisi 90’lardaki şeriatçı söylemleri sözkonusu olduğunda “değiştim” deyip işin içinden çıkıyor da, CHP’lileri babalarının bile çocuk olduğu 1930’lardan nasıl sorumlu tutabiliyor? Neyse, kendilerini savunmak CHP’lilere kalmış bir iş.

Tesadüf bu ya, muhafazakâr “Derin Tarih” dergisinin bu demeçten birkaç gün sonra çıkan sayısının kapak konusu “Başöğretmen Atatürk’ten Kafatası Dersleri“.


Türkiye’de ilginizi çeken dar bir konuda kaynak bulmak çok zordur, ama bu konuda şanslıyız. Boğaziçi Üniversitesi’nde çalışan tarihçi Zafer Toprak’ın bir yıl önce çıkan Cumhuriyet ve Antropoloji (Doğan Kitap) başlıklı kitabı tam da bu özel konuyu inceleyen çok güzel bir kaynak.

Ocak ayında Açık Bilim’de bu güzel kitap hakkında kısa bir değerlendirme yapmıştım. İktisatçı Korkut Boratav kitabı daha kapsamlı ve aydınlatıcı şekilde özetlemiş. Diyor ki: “Karikatürleştirilmiş bir “resmî tarih tezleri” anlatımı, Kemalizme dönük saldırılarda cephane olarak kullanılır. Cumhuriyet ve Antropoloji’de Zafer Toprak, bu anlatımın sığlığını, açık bir polemiğe girmeden ortaya koyuyor ve bunu çok iyi yapıyor.”

Toprak, Radikal’e verdiği röportajda, araştırmasının sonuçlarını anlatıyor. Ayrıca kendisiyle CNN Türk’de bir saatlik bir söyleşi yapıldı.

Cumhuriyet ve Antropoloji‘den, kafatası ölçümleri hakkında şunları öğreniyoruz:

  • Öncelikle, 1920’ler ve 1930’larda antropoloji, insanların ölçümlere göre kategorize edilmesi üzerine kurulu. Bütün dünyada bu böyle. En yaygın ölçü kafatası ölçümü (kraniyoloji), ama bu ölçümler her zaman ırkçılık anlamına gelmiyor, çoğunlukla kategorizasyon amaçlı.
  • Nazilerin kafatasına dayalı bir ırkçılığı var elbet; “dolikosefal” denen kafatasının daha üstün bir ırka işaret ettiğini savunuyorlar. Buna karşılık, anti-Nazi ve anti-ırkçı antropologlar, “brakisefal” kafalıların Avrupa’ya göçüşü sayesinde Avrupa’da neolitik çağa girilebildiğini söylüyorlar. Yani ırkçı olmayanlar da kafatasına dayalı argümanlar kullanıyorlar. O zamanın bilimsel verileri bunlar.
  • Yeni kurulan Türkiye cumhuriyeti kendini dünyaya kabul ettirme çabası içinde. Atatürk milli kimliği Osmanlı ve İslam referansından ayırmak istiyor, bunun için tarih, arkeoloji, ve antropoloji çalışmalarını teşvik ediyor. Bu teşviklerin sonucunda gayet ciddi, dünyada önemsenen bazı bilimsel çalışmalar da çıkıyor.
  • Avrupa’daki bilimsel çevrelerde bile, Türk ırkının geri olduğu önyargısı vardı. Yani zaten bilim dışı bir zihniyetle mücadele ediliyordu. Kapsamlı ölçümler sonucunda Türklerin çoğunlukla “brakisefal”, yani Avrupa’daki anti-Nazi çevrelerin saygı duyduğu kafa tipinde olduğu gösteriliyor, ki bunun Avrupalılar gözünde önemi büyük. Yani kendimiz söyleyip kendimiz dinlememişiz.
  • Türkiye’deki antropoloji çalışmaları dünyadaki antropoloji camiasında kabul görmüştü. O kadar ki, 1937’da Bükreş’te toplanan 17. Beynelmilel Antropoloji ve Prehistorik Arkeoloji Kongresi’nde, 1939’da yapılacak 18. kongrenin Türkiye’de yapılmasına karar verildi (2. Dünya Savaşı’nın başlaması yüzünden kongre hiç yapılamadı).
  • “Irk” kelimesi o zaman bugünkü anlamı taşımıyordu, kötü anlamını İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yüklendi. O zamanki “ırk” bugünkü “millet” kelimesi ile neredeyse aynı anlamdaydı. O zamanlar “millet” kelimesi gayrimüslim azınlıklar için kullanılıyordu.
  • Çalışmalarda geçen “Türk ırkı” kelimesi herhangi bir üstünlük belirtmiyordu. Toprak şöyle yazıyor (s. 340):

    Tek Parti döneminde ırk sorunu, hiç olmazsa bilim dünyasında etnik temele dayanmıyordu. İnsanlar Türk, Kürt, Laz, Çerkez gibi etnik ayrıma uğramıyor, brakisefal, mezosefal ve dolikosefal türü fiziki tasnif görüyorlardı. Brakisefal bir Kürt ya da Laz, dolikosefal bir Türk’e oranla daha “mütekâmil”di. Ancak, biyoloji kitaplarında bu tür bir tasnif gündeme gelmişse de, tarih kitaplarında ırk konusunda yine de bir uyarıda bulunmak gereği duyulmuştu…

    1933 yılında yayınlanan Ortamektep Tarih I kitabında … şu uyarı yer almıştı: “Bununla beraber ırklar arasında bugün görülen farkların tarih bakımından ehemmiyeti pek azdır. Bu farklar ırkları ayırmak için kuvvetli bir esas olduğu halde, ictimai hiç bir kıymeti yoktur. Irkların üstünlük ve geriliğini göstermez.”

    Son kertede Erken Cumhuriyet’in “ırk sorunu” “defansif”ti. İçe değil, dışa dönüktü. Batı’daki önyargılara, kalıtımsal mitlere karşı direnişi simgeliyordu. Türkler de Avrupalılar gibi “uygar” bir “ırk”tan geliyordu.


Geriye bakıp, eski insanları bugün bize yanlış gelen şeyler için itham etmek çok yaygın. Eskiyi değerlendirmek çok kolay, çünkü her şeyin sonucunu yaşamış görmüşüz. Eski insanların böyle bir lüksleri olmadığını, kendi belirsizlikleri içinde karar vermeye çalıştıklarını anlamamız gerekiyor.

Dahası, özellikle hassas konularda geçmişe bakarken ince ayrımları görmüyoruz. Meselâ “ırk” tartışmasının sadece “ırkçılık” olduğunu düşünüyoruz. Oysa ki geçmişteki fikirleri o zamanki düşünce ortamında değerlendirebilmek gerek.

Türkiye’de, bugün eleştirdiğimiz Türk Tarih Tezi, veya kafatası ölçümleri gibi fikirler, daha önceki “uhrevi” tarih anlayışının kaldırılıp, laik ve bilimsel tarih anlayışına geçişin vesilesi oldu. Daha önceki tarih kitapları insanlık tarihini Nuh Tufanı’na, ırkları ise Nuh’un oğullarına bağlıyordu. 1930’larda yazılan ortaokul tarih ders kitapları ise bu anlayıştan tamamen uzaklaşmıştı. Özenle hazırlanan bu kitaplar hayat zinciri ve evrim kuramını anlatarak başlıyor, insan evriminden bahsediyorlardı. Dahası, “Tanrı’yı bulan, bunun sırlarını açan ve bugün hâlâ açmağa çalışmakta olan insan zekâsıdır.” gibi son derece devrimci ifadeler içeriyor, din kavramının evrimini antropolojik veriler ile ele alıyordu.

Böyle bir düşünce ortamının muhafazakârların hoşuna gitmeyeceği açık. Muhafazakâr olmayanlara bile ağır gelmiş olmalı ki, Atatürk’ün ölümünden hemen sonra, bu kitaplardan hayat zinciri, biyolojik evrim, ve din hakkındaki ifadeler kaldırıldı.

Reklamlar

Kaan Öztürk hakkında

Kaan Öztürk İstanbul’da doğdu. İstanbul Lisesi ve Boğaziçi Fizik mezunu. Rice Üniversitesi‘nde uzay fiziği alanında doktora yaptı. Işık ve Yeditepe üniversitelerinde ders verdi. 2015-2016 döneminde Rice'da ziyaretçi araştırmacı olarak çalıştı. Bugünlerde Sabancı Üniversitesi'nde optimizasyon ve yapay öğrenme konularında doktoraüstü araştırmacı olarak çalışıyor.

09 Mart 2013 tarihinde Not Defteri içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin. 2 Yorum.

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: