Kabına sığmayan karanlık

İngilizcede “when the shit hits the fan” (kaka pervaneye çarpınca) diye matrak bir deyim vardır. Türkçede “ayıkla pirincin taşını” diye karşılanabilir, ama bazen kendinizi öyle berbat ve kokuşmuş bir açmazda bulursunuz ki, İngilizce deyimin görsel çağrışımı durumu daha iyi tarif eder.

Başbakanın “kızlı erkekli aynı evde kalıyorlar” lâfı da pervaneye çarpan bir kaka gibi her tarafa saçıldı. Pis koku herkesi sarstı. Birkaç hizmetkâr temizlemeye çalışır gibi olsa da, ertesi gün başbakan tekrar konuşup iyice sıvadı: “Kişinin müstakil özel evlerinde bir kız ya da bir erkeğin aynı evde kalması ne denli uygun olabilir?

Demokrasinin “D”sinin işlediği bir ülkede bırakın başbakanı, bu sözleri söyleyen küçük bir bürokrat bile istifa ettirilir. Yetişkin bireylerin kiminle ev paylaştığına karışmak hiç kimsenin haddi değildir. Başbakan halkın talebine cevap verdiğini düşünebilir, ama temel özgürlükler halka sorulamaz. İki insan ister ev arkadaşı olup kardeş gibi yaşar, isterse seks yapar, kimseyi ilgilendirmez.

“Bize ters” mi diyorsunuz? Yapmazsınız olur biter. “Başkasının yapması da bize ters” mi diyorsunuz? Susup oturacaksınız, çünkü size neyin ters olduğu kimseyi ilgilendirmez. Nitekim başkalarının ilişkilerine karışılması da bana ters, ne olacak şimdi? Baskı gücü fazla olanın dediği olacaksa ortada demokrasi filan yok demektir. Tabii memlekette demokrasi olmadığını biliyoruz, ama her cümlede “demokratım” diyenlerin çelişkilerini yüzlerine vurmak lâzım.


Türkiye’deki koyu taassup elbette yeni değil. Sürüye tıpatıp uymayan, azıcık farklı olan herkesin ezildiği, bastırıldığı, saklanmaya zorlandığı, dövüldüğü, öldürüldüğü bir ülke burası. 2008’de Binnaz Toprak, İrfan Bozan, Tan Morgül ve Nedim Şener, “Türkiye’de Farklı olmak: Din ve Muhafazakârlık Ekseninde Ötekileştirilenler” başlıklı bir araştırma yayınladılar (PDF). Araştırma, Alevilerin, Kürtlerin, Hıristiyanların, Çingenelerin, kadınların, Atatürkçü ve/veya solcu üniversite öğrencilerinin nasıl bir baskı altında yaşadıklarını mülakatlarla anlatıyor. Tamamını okumanızı tavsiye ederim. Kadın ve erkek öğrencilerin bir arada bulunması da taşra taassubunun şimşeklerini çekiyor elbet.

Değişik kentlerde görüştüğümüz öğrenciler, ev kiralamada karşılaştıkları en önemli sorunun karşı cinsten arkadaşlarıyla biraraya gelmek olduğunu belirttiler. Ev vermenin en önemli koşulu eve karşı cinsten arkadaşlarını getirmemekti. Bu durum üniversite öğrencileri için ne kadar anlaşılmaz ve katlanılmaz ise, ev sahipleri için o kadar önemliydi.

Görüştüğümüz öğrenciler, yaşadıkları toplumun kız-erkek ilişkisinde oldukça tahammülsüz ve tutucu olduğunu belirtiyorlardı. Kız ve erkek öğrencilerin birarada olmaları sırf hane içinde sorun olmuyor, sokakta ve mahallede de rahatsız edici olaylara malzeme teşkil ediyordu. Bu tür bir ortamda, üniversite öğrencilerinin karşı cinsten arkadaşları ile sosyalleşmeleri, hele hele duygusal bir ilişki içine girmeleri neredeyse imkansızlaşıyordu.

Eskişehir Kadın Platformu üyesi bir genç kız, öğrenci ağırlıklı bir şehirde yaşamalarına rağmen “eve erkek arkadaşlarınız gelmesin, geç saatlerde dışarı çıkmayın” gibi kısıtlamalar olduğunu, erkek arkadaşları kendilerini ziyaret edecek olsa şikayetle başlayan sürecin “kötü kötü bakma” ve sonunda selam vermemeye kadar evrildiğini anlatıyordu.

Trabzon’da bir üniversite öğrencisi ev sahibinin “eve kız getirdiği” takdirde kendisini evden çıkartmakla tehdit ettiğini söylüyordu. Hatta özel yaşamına ciddi müdahale sayılacak tuhaf tekliflerde bulunmuş “ille gelmesi gerekirse, önce benim zilime basacak, ben göreceğim, öyle size çıkacak, annen gelirse benim hanımla kalır, ben aşağı inerim, akraban bir hanım gelirse o da bizim evde kalır” bile demişti.

Bir diğeri, ev sahibinin bir önceki kiracıların evi “kerhaneye” çevirdiğinden şikayet ettiğini söylüyordu. “Nasıl yani?’ diye sorduğunda “kimin girdiği kimin çıktığı belli değildi, kız, erkek karışıktı” demişti.

Adapazarı Atatürkçü Düşünce Derneği üyesi bir üniversite öğrencisi, tanıdığı bir kız öğrencinin evine ders çalışmak için gelen bir erkek arkadaşı yüzünden komşularca ev sahibine şikayet edildiğini, bu öğrencinin “ ertesi sabaha kadar evi acilen boşaltmasının” istendiğini anlatıyordu.

Aynı öğrenci, kız arkadaşıyla ancak gündüz saatlerinde buluşabildiğini, el ele gezdiklerinde “kötü kötü bakıldığını”, sinemaya gittiklerinde “kimse görmesin diye” en arka koltuklardan bilet aldığını söylüyordu.

Trabzon’da bir öğrenci, kız arkadaşıyla ana caddede yürürken kafalarına bir minibüsten plastik şişe atıldığını, kendilerine “bu saatte böyle dolaşamazsınız” diye bağırıldığını anlatıyordu. ”Şort giyiyorum, keçi sakalım var, Trabzonlu gençler için direkt bir hedefim açıkçası” diyordu.

(Toprak vd., s.26-29)

O zaman, başbakanın sözleri çirkin de olsa, varolanın tespitidir, durumu daha da kötüleştirmez diyebiliriz, ama bence bu hatalı olur. Şu anda mahalle baskısı, mahallenin boyutlarını aşıp devlet politikası haline gelmiş oldu. “Führer”, basit bir sakala veya eteğe bile tahammül edemeyen yobaz güruha rahat olmalarını, zorbalıklarının yanlarına kalacağını ilân etti.

Böyle bir ortam yaratınca, yasal düzenleme yapmaya ihtiyaç yok zaten (nitekim, AKP’nin en karanlık tiplerinden birisi “yasayla değil farklı enstrümanlarla daha kolay çözüm üretilirdedi). Taşları bağla, köpekleri serbest bırak, ondan sonra da “kimin yaşam tarzına karıştık” de. Güzel taktik.

Anında harekete geçtiler bile. Hemen ertesi gün Üsküdar’da yaşayan bir öğrenci apartmana asılan bir yazıyla taciz edildi. Tophane’de yaşayan bir öğrencinin evi otuz polisle basıldı (eve hırsız girdi desek bir polis zahmet edip gelir miydi acaba?). Ankara’da bir ev sahibi, daha iki ay önce giren kiracılarına “kızlı erkekli kalıyorsunuz, biz istemiyoruz, zaten devlet de istemiyor” dedi ve evden çıkmalarını istedi.

Devletin tacizi de eksik kalmıyor. Afyon’da polis öğrencilerin gittiği kafelere baskın yapıp öğrencilere tek tek kimlik taraması yaptı. Adana valisi de “gereğini yapacağını” söylemişti zaten.

Üstün “akademisyenlerimiz” geri kalmadı. Çanakkale rektörü Laçiner “her ile dağılmış olan üniversitelerde yarının ahlak anlayışı, toplum yapısı ve kültürü oluşuyor. Gidişat kontrolsüz ve sağlıksız” diyerek başbakana teşekkür etti. Rotterdam İslam Ü. rektörü “veled-i zina toplumu isteyenler başbakanı hedef alıyor” dedi. Profesör ünvanlı Hayrettin Karaman “bireyler muhtaç oldukları çoğunluğun hatırı için bazı özgürlüklerini ‘gönüllü olarak’ kullanmamalıdır. İnadına kullanırlarsa en azından mahalle baskısı, değerleri çiğnenen çoğunluğun hakkı olurhükmünü verdi.

Bu manzara umudumu kırıyor. İçinden geçtiğimiz karanlık bir kişinin eseri değil. Bir RTE gitse ne olacak, daha milyonlarca var.

Yine de tekrarlayalım: Mahallenin yekpare bir bütün olması, aykırılıkların zorbalıkla törpülenmesi ortaçağda kalmış bir davranıştır. Modern toplumda bireylerin özgürlükleri esastır. İstemeyen evlenmeden seks yapmaz, isteyen yapar, kimse diğerini kendisi gibi olmaya zorlayamaz.

Her ülkede tutucu baskı ve zorbalık eğilimi olanlar vardır. Demokratik ülkeler bu eğilimleri kanunla ve polisiye tedbirlerle engellerler, “halkımızın isteği” diyerek teşvik etmezler. Özgürlüğü engelleme özgürlüğü diye birşey yoktur.


Bazıları bu tartışmanın gündem değiştirme taktiği olduğunu söylüyor ve “siz kızlı erkekliyi tartışırken bakın farketmeden neler oldu” diyorlar. Bu tavrı yanlış buluyorum. Hatta bazılarında, biz bu “önemsiz seks meks” işleriyle oyalanırken asıl önemli şeyleri görmeyecek kadar saf olduğumuzu ima eden bir kibir hissediyorum.

Gündem değiştirme olabilir, ama önemsiz bir mesele değildir. Devletin bu yeni girişimi bütün vatandaşlık haklarının yok oluşunun şahikasıdır. Yolsuzluklar, zorbalıklar, hukuksuz uygulamalar gibi başka konular önemsiz değildir, fakat evlerimizin içine kadar giren bir devleti durduramıyorsak diğer çarpıklıkları hiç durduramayız.

Kürtaj tartışması da, Uludere gündemini değiştirmek için ortaya atılmıştı ama bugün kürtaj olan kadınlar akılalmaz aşağılamalara maruz kalır oldular. Bir konunun başka bir konuya olan dikkati dağıtmak için ortaya atılması, önemsiz olduğunu göstermiyor.

Reklamlar

Kaan Öztürk hakkında

Kaan Öztürk İstanbul’da doğdu. İstanbul Lisesi ve Boğaziçi Fizik mezunu. Rice Üniversitesi‘nde uzay fiziği alanında doktora yaptı. Işık ve Yeditepe üniversitelerinde ders verdi. 2015-2016 döneminde Rice'da ziyaretçi araştırmacı olarak çalıştı. Bugünlerde Sabancı Üniversitesi'nde optimizasyon ve yapay öğrenme konularında doktoraüstü araştırmacı olarak çalışıyor.

09 Kasım 2013 tarihinde Politika içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin. 2 Yorum.

  1. Tespitlerinize katılıyorum, istanbulda yaşıyor olsam da benim yaşadığım ilçede sevgilimle el ele gezmeye korkardık sokaklar kalabalıkken. O zaman rte yoktu. Ama toplumdaki bu “muhafazakar” kesim hep vardı. Şimdi devlet de muhafazakar, biz ileri gideceğimize, geri gidiyoruz maalesef

  1. Geri bildirim: diye başlamışla… | paylasimintekveyeniadresi

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: