Bu yıl neler öğrendim

Yetişkin hayatımın şimdiye kadarki en ilginç yılının sonuna geldik. Gelecek yılın daha da ilginç olması muhtemel.

Bu yıl Gezi direnişi ve onun tetiklediği olaylarda çok şey öğrendim. Sürprizler yaşadım, bildiğimi sandığım şeyleri bilmediğimi farkettim. Buraya kısaca özetleyeyim.

Türk halkının en iyi halini gördüm. İnsanların bir kısmının ne kadar yürekli olduğunu, yobaz baskıya karşı nasıl ses yükseltebildiklerine şahit oldum. Nefretle saldıran polislerin karşısında gülerek duran özgür ruhluları, onlara evlerinin kapılarını açan insanları gördüm.

Asık suratlı, nemrut tiplere inat, gülmeyi bilen çok sayıda özgürlükçü genç olduğunu gördüm. Alay etmenin ve kahkaha atmanın ne kadar kuvvetli bir direniş aracı olduğunu öğrendim.

Türk halkının en kötü halini gördüm. Gözünün önündekine bakmak istemeyenlerin, liderlerine nasıl kayıtsız şartsız biat ettiğini gördüm. Böyle körleşmiş tiplerin kışkırtıldıklarında nasıl vahşet uygulayabileceklerine hep beraber şahit olduk.

Din iman laflarıyla, aklıselim sahibi olmayanların nasıl kolay kandırılabileceğini, apaçık cinayetlerin, hırsızlıkların bile haklı gösterilebileceğini yaşayarak öğrendim.

“Tehlikenin farkında mısınız?” diyenlerin paranoyak olmadığını idrak ettim. Askerci baskıdan haklı olarak bunalanlar eski sistemi yok eden AKPnin demokrat olduğunu samimi olarak düşünmüş olabilirler, ama RTE’nin bunu demokrasi için değil, kendi diktasını kurmak önündeki engelleri kaldırmak için yaptığını anladım.

“Kalkınmış ülkeler yobaz olmaz, zengin toplumlar muhakkak demokratlaşırlar” iddiasına inanırdım ve savunurdum. Tamamen yanılmışım. Hoş, yanıldığımı anlamak için Arap ülkelerine bakmak yeterli olurdu.

Dinci grupların içiçe geçmiş simbiyotik ilişki içinde olduğunu zannediyorduk. Aralarında çıkar çatışması olduğunu şaşırarak öğrendik. Sadece biz laik beyaz Türkler değildi şaşıran. AKPliler devlet içinde Gülencilerin yerleşmiş olduğunu öğrenerek şaşırdı (!), Gülenciler de AKPlilerin yolsuzluk yaptığını yeni farketti (!).

1930’lar Almanya’sının ortamını daha iyi anlamaya başladım. Göbbels tarzı propaganda, her suçu dış güçlere, faiz lobisine, içimizdeki hainlere bağlamak, ve bütün halkın sesi olduğunu iddia etmek, kısaca totaliterlik. Mesela, 30 Ocak 1940’da Hitler şöyle konuşmuştu:

Uluslararası finans kartelleri ulusumuzu yıllar boyunca acımasızca ezdi. Müttefik devlet adamları da kalplerini sürekli onlara yakın tuttular.

Ben kimim ki?! Sizin haklarınızın sesi olmaktan başka! Ey Alman Halkı, haklarınızın sesi! Millet bana güvendi! Ve ben bu güvene layık olduğumu ispat edeceğim! Dikkatleri bana ve etrafımdakilere çekmektense, geçmiş ve geleceğe çekmeyi umuyorum. Geçmişte olduğu gibi gelecekte de Alman halkı ile birlikte onurlu bir şekilde ayakta durmak istiyorum. Bugünün nesli Almanya’nın kaderinin taşıyıcısıdır; Almanya’nın geleceği yada yok oluşu. Düşmanlarımız haykırıyorlar: “Almanya yok olmalı!” Almanya tek bir cevap vermeli: Almanya yaşayacak ve Almanya bunun için kazanacak!  Asla TESLİM OLMAYACAĞIZ.

(İngilizce tam metin burada)

Gezi direnişinden sonra paniğe kapılan başbakanın baskı dozunu iyice artırmasıyla, aklı başında görünmek isteyen hiç kimse artık onu savunamaz oldu. Siyasi islamın gerçek yüzünü gördüm. “Saygı” kılıfı altında her türlü eleştiri bastırılmaya çalışıldı. İnsanların ne yiyip içtiklerine, kiminle aynı evi paylaştıklarına karışıldı. Ateistçe tweet atanlara hapis cezaları verildi. Eli sopalı linç güruhları teşvik edildi. Örtünme özgürlüğü isteyenlerin, örtünmeme özgürlüğüne saygı duymayan ikiyüzlüler oldukları açığa çıktı. İslami bir rejimin olduğu yerde bireysel hakların, dolayısıyla demokrasinin yaşama şansı olmadığını gördüm.

Sahici laikliğin, yani devletin hiç bir dini örgütle ilişkisi olmamasının neden çok önemli olduğunu anladım. Dini devlet kontrolünde tutmak gibi manasız bir amaçla kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, devletle dini birleştiren bir yapı haline gelebildiğini gördüm.

Yobazlık ve mutaassıplığın bu devirde hâlâ bu kadar güçlü olmasına bakarak, 1920’ler Türkiye’sinin nasıl bir karanlığın içinde olduğunu hayal etmeye çalıştım. Atatürk’ün cesaretini ve gücünü takdir ettim ve dinin siyasi gücünü zapturapt altına almakta haklı olduğunu düşünmeye başladım.

Siyaset teorisinde çoğumuz için havada kalan bazı kavramların önemini, gayet pratik uygulamalarda yaşayarak öğrendik. Meselâ, demokrasilerde hesap sormanın neden seçimden seçime olmaması gerektiğini anladık. Yolsuzluk, rüşvet, kayırmacılık, cinayete azmettirme, nefret söylemi gibi akılalmaz suçları defalarca işleyen bir hükümetin popülist laflarla ve sandık oyunlarıyla seçim kazanmasının mümkün olduğunu gördük zira.

Kuvvetler ayrılığı ile kontrol ve denge mekanizmaları terimleri, yakın zamana kadar çok üzerinde durmadığım kavramlardı. Bu yıl içinde bu siyasi kavramların ne kadar önemli olduğunu anladım. Kuvvetler ayrılığı olmazsa, iktidarı ele geçirenlerin kendilerini kayıtsız şartsız imparator ilan edebildiklerini yaşayarak gördüm.

Gelişmiş demokrasiye sahip ülkelerin daha önce acı tecrübelerle çıkardığı dersler hep bunlar. Demek ki taşıma bilgiyle olmuyormuş, her toplumun kendisi tecrübe etmesi gerekiyormuş.

Şu anda içinde bulunduğumuz hayhuydan ne çıkar bilemiyorum. Ama sonunda demokratik bir toplum kurmak istiyorsak temelden bir dönüşüm şart gibi geliyor bana. Son on yılın tecrübelerinden yararlanarak yeni bir anayasa yazmak gerekiyor. Bireysel özgürlüklerin, tam anlamıyla laikliğin, kurumsal özerkliklerin ve kuvvetler ayrılığının garanti altına alınması, yani siyasi sisteme format atılması gerekiyor. İçinde bulunduğumuz bu antidemokratik yapı tamamen sökülmeli ki, bir diktatörün yerine bir başkası geçmesin.

Önümüzdeki yıllarda bu dersleri kullanarak, herkesin mutluluğunun sağlanabildiği, daha özgür bir ülke yaratabilmemizi dilerim.

Reklamlar

Kaan Öztürk hakkında

Kaan Öztürk İstanbul’da doğdu. İstanbul Lisesi ve Boğaziçi Fizik mezunu. Rice Üniversitesi‘nde uzay fiziği alanında doktora yaptı. Işık ve Yeditepe üniversitelerinde ders verdi. 2015-2016 döneminde Rice'da ziyaretçi araştırmacı olarak çalıştı. Bugünlerde Sabancı Üniversitesi'nde optimizasyon ve yapay öğrenme konularında doktoraüstü araştırmacı olarak çalışıyor.

30 Aralık 2013 tarihinde Politika içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin. 8 Yorum.

  1. Süper bir yazı olmuş

  2. Klavyene sağlık Kaan’cım.

  3. ali akaydın

    Ben de şunu öğrendim yıllarca devrim ve özgürlük diyenlerin aslında sadece kendileri gibi olanları sevdiğini, beyaz Türklüğün bu topraklarda yaşayan halkaların en önemli sorunlarından biri olduğunu, özgür ruhlular denenlerin ne kadar miletin malına zarar verebileceğini, milli serveti nasıl yok edip halkın alın teri dükkanlarına nasıl saldırdığını, bir başbakanın gitmesi için gerekirse ülkenin yakılıp yıkılabileceğini , güya sermayeye karşı direnenlerin arkalarını nasıl sermayenin KOÇlarına dayadıklarını, kendi devletini ABD’ye şikayet eden zavallıları bizzat götmmüş olduk

    • Demek bunları öğrendiniz, bravo.

      Gezi’deki çeşitliliğe bakın. Ortak noktaları nedir? İnsanların özgürce yaşamasını arzu etmek. Onlar gibi olmayanlar ne istiyor? İnsanlar özgürce yaşamasın, bizim emrettiğimiz gibi yaşasın. O yüzden, evet, özgürlük isteyenler sadece kendileri gibi olanları, yani özgürlüğü savunanları sever. Özgürlüğü engelleme özgürlüğü isteyenleri sevmez.

      Ayyuka çıkan yolsuzluklardan ve rüşvet skandallarından sonra hâlâ “milletin malına zarar” teranesini söylemekten utanmayanlar kaldığını bilmiyordum. Herhangi bir yolsuzluk haberine bakın da milletin malına zararı kimin verdiğini görün. Mesela Fatih projesindeki ihale sonucunda her tabletin 605 TL gibi fahiş fiyatla devlete kakalandığını (https://eksisozluk.com/2014-yilinda-dagitilacak-675-bin-tablet-bilgisayar–4173141)

      Başbakan’ın mitinglerine gidenlerin metroyla bedava taşınması milletin malına zarar değil mi? Benim vergilerimle böyle bir yolsuzluk nasıl yapılır? Lafa gelince haramı helali kimseye bırakmazsınız.

      Erdoğan’ın hırsızlıkları örtülsün diye anayasa çiğneniyor, hâlâ “milletin malına zarar”!

      ABD demişken, Şubat 2002’de ABD’ye gidip icazet alan babam mıydı?

      Gözünün önündekileri görmek istemeyenlere örnek teşkil ettiğiniz için teşekkürler.

  4. ali akaydın

    O savunduğunuz özgürlüğün nasıl olduğunu başörtülerini diploma törenlerinde zorla çekilerek çıkarılanlardan zamanında öğrendik. Her türlü eylemi yapmaya kendine hak görenler karşı görüşte bir stand açılmasına dahi tahammül gösteremezler. He tabi istiklalde soyunup çıplak tomanın karşısında durmaksa ve istediğin aracı yakıp ters çevirmekse bahsettiğiniz devam edin özgürlüğünüze.

    Yolsuzluk demişsiniz de her parti, grup veya sosyal tabakadan çıkabilir. İzmir’de Aziz Kocaoğlu, Eskişehir’de Yılmaz Büyükerşen onlarca yolsuzluk davası sürmektedir. Ama onları göremezsiniz maalesef ne de olsa özgürlük istiyorsunuz değil mi ? Kim hangi partiden yolsuzluk yaptıysa cezasını alsın , ama burada seçilmişleri de ancak seçmenler götürebileceği unutulmasın.

    Miting’deki otobüs paraları verildi diye biliyorum, Mustafa Sarıgül’ün yılbaşı eğlencelerini kendi amacı için kullanmasına neden sesiniz çıkmıyor, yoksa o da gezici diye mi ?

    Eğer bir eleştiri veya hak araması yapacaksınız öncelikle tutarlı olmalısınız, hükumetin yanlışlarını söylerken başka yapılanları göremiyorsanız orada başka niyetler vardır. Antidemokratik yöntemlerle kendinize özgürlük arayamazsınız. Koçlarla ve ağaç katledip üzerine ev yapanlarla yürüyüp biz antiemperyalist ve çevreci gösteri yapıyoruz deseniz de ancak güldürürsünüz.

    • Tabii tabii, bir de camide içki içtiler. Hatta yüzlerce deri kıyafetli adam başörtülü kadına saldırıp üzerine işediler. Otpor ayarlamıştı her şeyi.

      Her cümlenizden belli ki bütün “malumatınızı” sadece habervaktim,Yeni Şafak, Sabah ve benzeri tuvalet kağıtlarından almaktasınız. Aslı astarı olmayan bu yalanlar çoktan çürütüldü. Hepsini burada tekrar anlatacak halim yok, zaten anlatsam da anlamayacağınız belli. Canınız tartışmak istiyorsa başka bir yer bulun.

      Bu efendiye itaat kafasıyla aslında tam da hakettiğiniz rejimin içindesiniz. Aldığınız malın fiyatını aşan fahiş vergiler ödeyin, hırsızlar bunları çalıp ceplerine atsınlar. Bir yol yaparken ikinci bir yol parasını iç etsinler, siz de “yiyorlar ama çalışıyorlar” diye sevinin. Üç otuz paraya günde oniki saat çalışın, haklarınızı yokedip sizi patronların insafına terketsinler, sonra milyonları çalanları “seçimle gelen seçimle gider” diye savunun. Şehirlerinizi kişiliksiz beton yığınları haline getirsinler, ufacık bir parka bile tahammül edemeyip avanta uğruna AVM yapsınlar. Reyhanlı’ya son zamanların en büyük terör saldırısı yapılmışken, yandaş oldukları katilleri korumak için üstünü örtsünler. Suriye’ye silah kaçakçılığı yapıp savaş suçu işlesinler, masumların ölümüne sebep olsunlar. Mühim değil, iki kere allah derler, koşa koşa gidip oy verirsiniz.

      Bazen, bu Hitler bozuntusunun peşinden dibe vurup iyice layığınızı bulun diyecek oluyorum, sonra Gezi’deki pırıl pırıl insanlar gözümün önüne geliyor. Onlar daha iyisini hakediyor, ve hak ettiklerini elde etmek için mücadele veriyorlar. İşin ironik yanı, onların kanları ve canlarıyla verdikleri mücadeleyle bu ülke daha güzel bir hale geldiğinde iktidar şakşakçıları da bundan faydalanacaklar, hatta bugün zorbaları alkışladıklarını ileride kabul etmeyecekler bile.

  5. yazın için teşekkürler devamını bekleriz.

    http://www.teknikdirektor.net

  1. Geri bildirim: diye başlamışla… | paylasimintekveyeniadresi

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: