Üniversite seçmek

Üniversite tercihleri için son gün. Üniversitenin spor salonunda kurulmuş tanıtım masalarında “konsomasyon”dayım. Bölüm hakkında soru sormak isteyenler olur mu diye beklerken bir yandan da, bugün 18-19 yaşımda olsam nasıl bir tercih yapardım diye düşünüyorum.

Üniversite yazılarına abidevi bina fotoğrafı koymak lazımmış. Değişiklik olsun, Rice'dan bir fotoğraf.

Üniversite yazılarına abidevi bina resmi koymasak olmaz. Değişiklik olsun diye Rice’dan bir fotoğraf.

Zor karar, çok zor. Üniversite diploması almak iyi bir iş bulma garantisi sağlamıyor maalesef. Genç bir insan sevdiği alana yönelmekle geçimini sağlayabilmek arasında kararsız kalıyor. Bir nevi vicdan-cüzdan paradoksu. Üstelik bu önemli kararı vermek için gerekli hayat tecrübesi de eksik.

İşin kötü tarafı, hem üniversitelerdeki niteliksizlik arttı, hem de niteliksizliği örtbas etmek için kullanılan yaldızlama taktikleri gelişti. Çarşaf çarşaf gazete ilanları, abuk subuk tanıtım filmleri, göz boyayan broşürlerle kıran kırana öğrenci çekme savaşları yapılıyor. Sonucunda da bazıları, gerçekten birşeyler öğrenmek isteğiyle kayıt yaptıran öğrencilerde hayal kırıklığı yaratıyor. İnternette resimlerini görüp beğendiğiniz bir otelin fare yuvası olduğunu görmek gibi. Tek fark, otelden hemen ertesi günü çıkabilecekken üniversiteyi ancak ertesi sene değiştirebilirsiniz.

Şimdi tercih yapacak olsam tavrım herhalde yirmi küsur sene önceki gibi olurdu: Ne istediğimi belirleyip, o konuda iyi bir şöhreti olan bölümleri tercih etmek. Fizikçi olmaya karar verdikten sonra tercih listesine sadece üç bölüm yazmıştım: Bilkent, Boğaziçi, ve ODTÜ’nün fizik bölümleri. O zamanlar puanımızı bilmeden tercih yapıyorduk, bu yüzden önceki yılın puanlarına bakarak tercih sıralaması yapıyorduk. Bu yüzden biraz riskli bir işti, ama orta puanlı tercihime (BÜ Fizik’e) girmeyi başarmıştım.

Neden sadece üç tercih yaptım? Fizik okuma kararının kendisi riskliydi zaten; fizikçi zengin olmaz, şanslıysa ancak geçimini sağlar. Bu kararın ardından, sadece en iyi bölümleri yazmak riski artırmaz, tersine azaltırdı. Bu üniversitelerden mezun olunca yurtdışında akademik kariyere devam etmemin daha kolay olacağını tahmin ettim, ve tahminim doğru çıktı. Bugün olsa İTÜ ve Koç’un fizik bölümlerini de listeme yazardım muhtemelen (tam burslu ise tabii – para vererek fizik okunmaz). Ayrıca matematik ve biyoloji bölümlerini de eklerdim.

Benim gibi tek bir alana kararlılıkla yönelenler çok az elbette. Ne istediğinizi tam olarak bilmemeniz normal. O durumda en azından ne istemediğinizi iyi bilin. Sırf tercih listesi boş kalmasın diye okumaktan zevk almayacağınız bölümleri yazmayın. Olur a, eskaza girerseniz ne olacak?

Yaygın bir ikilem: “X bölümü istiyorum, hangi üniversite olursa olsun” ile “Y üniversitesi istiyorum, hangi bölüm olursa olsun“. Elbette bu iki aşırı ucun arasında olunuyor genellikle, ama yine de zor bir durum. Böyle bir kararsızlıkta tavsiyem şudur: Öncelikle iyi üniversiteyi tercih etmeli, tam istediğiniz bölüme giremeseniz bile.

Sözgelişi, bilgisayar mühendisi olmak istiyorsunuz, ama Boğaziçi’nin ilgili bölümüne puanınız yetmiyor. Orta kalitede bir üniversitenin bilgisayar mühendisliğine gireceğinize, Boğaziçi’nin matematik veya fizik bölümlerine girin (bu bölümlerin puanının daha düşük olduğunu ve bu konulardan nefret etmediğinizi varsayıyorum). Bu bölümleri bitirdikten sonra, pek çok şeyin yanı sıra, bilişimci de olabilirsiniz.

Eskiden fikrim farklıydı, bölüm seçmeye öncelik vermeli derdim. Ama bir üniversitenin genel kalitesi (veya kalitesizliği) bütün bölümlerine yansır. Bazı bölümleri pespaye olan bir üniversitenin birkaç bölümü üstün akademik nitelikte olamaz. Akademik kalitenin öğrenci olarak sizi ilgilendirmediğini düşünebilirsiniz, ama yarattığı temiz veya kirli atmosfer aldığınız derslerde, hocalardan edindiklerinizde, kampüsteki gündelik hayatınızda pek çok şeyi etkileyecektir. Bunların bazıları gözle görülmeyen, ama gayet gerçek ve kuvvetli etkilerdir. Bazı üniversitelerin net bir karakteri olması bu etkenler sayesindedir.

Bölüm değil üniversite seçmek için başka bir sebep de beraber ders alacağınız diğer öğrenciler. Şaşırtıcı gelebilir ama, çok iyi hocaları olmayan, akademik açıdan niteliği düşük, ama büyük şehirde bulunması sebebiyle yüksek puanlı öğrenci çeken üniversitelerin mezunları gayet yetenekli ve başarılı olabiliyorlar.

Üniversiteye giriş sınavı sıralaması bir zeka testi değil, ama öğrencinin çalışma disiplini ile yakından ilişkili bir gösterge. Benzer başarıda öğrenciler biraraya geldiklerinde, hocaları onlara birşey veremese bile, zekalarını kullanarak kişisel okumalar, sosyal etkileşimler ve büyükşehirin imkânlarıyla bir yerlere gelebiliyorlar. Üniversitede kurulan arkadaşlık ağları de kariyeri kuvvetlendiriyor. Yani, üniversite seçerken küçük havuzda büyük balık olacağınıza, büyük havuzda küçük balık olun daha iyi.

Aynı etki bazen tersine işliyor. Vakıf üniversitelerinin yüzde on oranında burslu öğrenci almaları şart. Belli bir programdaki burslu öğrenci belki sıralamada otuz bininci iken, onunla aynı sınıfta aynı dersi alan burssuz öğrenci ikiyüzellibininci sıradan girmiş olabiliyor. Ders verirken çok net bir şekilde yaşadığım bir sıkıntıydı: Anlattığım temel kavramı birkaç öğrenci hemen kapıyor, bazıları biraz gayretle anlıyor, geriye kalan bir kısım ise bön bön bakıyor, anlamak için gayret bile göstermiyor. İncelediğinizde, bu dağılımın bölüme giriş sıralamasıyla ilişkili olduğunu görüyorsunuz. Böyle bir ortamda hoca hızlı ilerleyemiyor, seviyeyi düşük tutmak zorunda kalıyor, bu yüzden çabuk kavrayan ve daha fazlasını öğrenmek isteyen öğrenciler zamanlarını boşa harcamış oluyorlar. Bu duruma düşmemek için, öğrencilerin başarı sıralamasının büyük farklılık gösterdiği bölümlere girmemeye çalışın.

Son tahlilde akılda tutulması gereken en önemli şey, başarının kişisel gayrete bağlı olduğu. En iyi üniversiteden mezun olmak size kapıları otomatik olarak açmadığı gibi, kötü bir üniversiteye girmek de hayatınızı karartmaz. Yeteneklerinizi geliştirmenin ve kabiliyetinizi somut şekilde göstermenin yolları var.

Yine de bölümünüzden memnun değilseniz değiştirmekten çekinmeyin. Bir senem yanar diye düşünmeyin; hayatınızın geri kalanı içinde bir sene devede kulaktır. Zaten o bir sene boşa gidecek diye birşey yok. İngilizce öğrenin, internetteki derslere kaydolun, kitap okuyun, gezin dolaşın.

Reklamlar

Kaan Öztürk hakkında

Kaan Öztürk İstanbul’da doğdu. İstanbul Lisesi ve Boğaziçi Fizik mezunu. Rice Üniversitesi‘nde uzay fiziği alanında doktora yaptı. Işık ve Yeditepe üniversitelerinde ders verdi. 2015-2016 döneminde Rice'da ziyaretçi araştırmacı olarak çalıştı. Bugünlerde Sabancı Üniversitesi'nde optimizasyon ve yapay öğrenme konularında doktoraüstü araştırmacı olarak çalışıyor.

17 Temmuz 2014 tarihinde Akademik, Akademik Hayat içinde yayınlandı ve , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin. 1 Yorum.

  1. çok güzel bir yazı olmuş, emeğinize sağlık.

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: