Naif özgürlükçülüğün vadesi dolarken

Kendimi bildim bileli, siyasi görüş olarak özgürlükçülüğü benimsedim. Sağın da solun da, insan mutluluğunun üstünde olduğunu vehmettikleri yargılara dayanarak özgürlükleri kısıtlamalarını hiç kabullenemedim. Özgürlüklerin korunması ve giderek genişletilmesini temel düsturum oldu.

Ancak, yeni yeni farkediyorum ki iyi niyetli özgürlükçülük bazen naif bir hâle bürünebilir ve ironik bir şekilde özgürlük düşmanlarının aleti olabilir. Hiç bir özgürlük düşmanı “bu kadar özgürlük fazla, azaltacağız” diye ortaya çıkmaz, yenir yutulur olsun diye şekere bulayarak söyler. Çocuk değilsek şekere kanmamalıyız. Özgürlüğü korumak için özgürlük düşmanlarının önlerini kesmek gerekir.

(Fransa’daki Charlie Hebdo dergisine yapılan islamcı terörist saldırının haberini bu yazıyı bitirdikten sonra aldım. Burada göstermek istediğim tehlike maalesef bu vahşi saldırı sonucunda daha gözle görülür bir hal aldı. O konuyu daha sonraki bir yazıya bırakıyorum.)

Yeni bir şey söylemediğimin farkındayım elbette. Hatta belki banal derecede bariz. Ama içinde bulunduğumuz durumun, bu bariz fikri uygulayamamaktan kaynaklandığını düşünüyorum.

Şu anda Türkiye’de demokrasi, insan hakları, hukuk, güçler ayrılığı, siyasi islamcılar tarafından vahşice paramparça ediliyor. Kişilerin özel hayatlarına ait özgürlüklere bile tahammül edilmiyor. Üstelik, bu tahribatın özgürlük ve demokrasi adına yapıldığı söyleniyor. Önceki dönemlerin antidemokratik baskıları sürekli öne çıkarılarak şimdi kurulan görülmedik derecede rezil baskı düzeni temize çıkarılmaya çalışılıyor.

Baskı yeni başlamadı, orası doğru. İslamcı baskıdan önce asker baskısı vardı ve her kesim bu baskıdan az veya çok payını aldı. Özgürlükçü insanlar asker zorbalığına karşı yazar, çizer, konuşur ve eylem yaparken islamcılar burada bir fırsat gördüler: Kendi taraflarına “ezilen dindarlar” edebiyatı yaparken, diğer tarafa bir özgürlük şarkısı tutturdular. Böylelikle entelektüel kalemlerin onlar adına lügat paralamasını sağladılar.

Bu takiyyeye kananlar özgürlüklerin daha da genişleyeceğini ümit etmiş olabilirler, ama durum tam tersine döndü. Çünkü siyasi islamın özgürlük gibi bir derdi yoktu. “İnancımıza göre yaşayamıyoruz” diyerek destek ararken, inançlarının başkalarına da aynı dini yaşam tarzını dayatmayı gerektirdiğini söylemeyi unutuvermişlerdi.

Elbette islamcıların başarısı sadece bu desteğe bağlanamaz. Ama bu desteğin, otoriter yönetimler için çok önemli olan propaganda malzemesi sağladığı da bir gerçek. Geçmişe dönüp deney yapamayacağımıza göre, bu entelektüel destek olmasaydı durum değişir mi değişmez mi, bilmek imkânsız.

Şimdi takke düştü kel göründü, desteğe ihtiyaç kalmadı, özgürlükçüler kullanılıp sokağa atıldı. Özgürleşme adına AKP apolojisi yapanların bir kısmı kendilerini iktidara yamadılar. Rezillikler ayyuka çıkıp artık mızrağın çuvala sığacak hali kalmadığından beri, eski hallerinin bir karikatürü halinde, zırvalar sıralayarak vakit öldürüyorlar.

Diğerleri, gerçekten tufaya gelmiş olanlar, şimdi kafalarını duvara vuruyor olsalar da ele güne karşı kuyruğu dik tutmaya çalışıyorlar. Eleştirilere aşağı yukarı şöyle cevap veriyorlar: “Biz bunların böyle yapacağını bilmiyorduk. Başta özgürlükleri savunuyorlardı, biz de tabii ki onları destekledik. Kandırıldık, ama o zaman için doğru şeyi yaptık. Hiç olmazsa niyet okumadık, antidemokrat tavra girmedik.

Parmakla göstermek istemiyorum, çünkü bu gruptakilerin ruhunu şeytana satanlardan daha dürüst olduğunu düşünüyorum. “Yetmez-ama-evetçi” diye davul çalınıyor arkalarından, ama hatadan dönmeyi bilmişler en azından, çok yüklenmemek lâzım. Fakat, tavırlarındaki hafif kibirli ton, “benim yanlış yapmış halim bile sizden daha doğrudur” havası çok rahatsız edici.

Bu naif özgürlükçülerin arasında tecrübeli gazeteciler, siyaset bilimi profesörleri, siyasi yorumcular var. “Kandırıldık” da ne demek, gazozuna ilaç atılan saf kasaba kızları mı bunlar? Bu kadar yılda siyasi islamın ne olduğunu hiç anlamamışlar mı?

“Niyet okuma” diye küçümsedikleri şeyin, aslında işin nereye varacağını görme hasleti olduğunu kabul etmek lazım. Halktan kopuk denen sarı saçlı laikçi chp teyzesi, halkı siyaset profesörlerinden daha iyi tanıyormuş; islamcıların değişmeyeceğini daha baştan görmüş işte. Bunu kabul etmek çok mu zor?

Günah çıkarayım; ben de epeyce bir süre işlerin bu raddeye gelebileceğini düşünememiştim. Zamanla daha özgürleşeceğimizi düşünüyor, “tehlikenin farkında mısınız” diyenleri eski reflekslere takılıp kalmış gibi görüyordum. Fena halde yanılmışım. Ama hiç olmazsa ben siyaset uzmanı geçinmiyorum.

Neyse, anladık ki uzman, duayen, kanaat önderi vs. olarak siyaset hakkında fikir beyan edenlere inanmamıza hiç gerek yok. Müspet (yani ispata dayalı) bilimler dışındaki konularda, kendinize de “uzmanlar” kadar güvenebilirsiniz.

Bir konuyu incelemeye çok fazla dalan uzmanlar, yaprakları incelemeye dalarak ormandan çıkış yolunu kaybeden gezginlere benzeme tehlikesi içindedir. Ayrıntılar içinde boğulurlar, hayat boyu biriktirdikleri bilgilerin yarattığı önyargılarla yanlış yöne giderler. Daha az bilgili ve daha az dikkatli biri büyük resmi kolaylıkla görürken, uzman “olayın o kadar basit olmadığını” ispat etmek istercesine başka yorumlar üretmeye çalışır.

Montaigne dört yüz küsur yıl önce şöyle yazmıştı:

Günlük hayatımızda ve insanlarla olan alış verişlerimizde fazla parlak ve keskin bir zekâ göstermek de doğru değildir. Zekâmızı olaylara ve dünya işlerine daha elverişli bir hale getirebilmek için biraz ağırlaştırmak, körleştirmek, onu bu karanlık ve bayağı hayata uydurmak için karartmak ve bulandırmak lâzımdır. Yüksek ve ince felsefi düşünceler iş görmeye elverişli değildir. İşleri derin, inceden inceye düşünüp aydınlatmaya lüzum yoktur. Birbirine zıt birçok parlak fikirler ve biçimler içinde insan kendini kaybeder.

Başka bir deyişle, “demokrasi bir tramvaydır, ineceğimiz yere kadar bineriz sonra ineriz” diyen biri için, değişti mi, ne kadar değişti, demokrat mı olacak, acaba şöyle mi yapacak, yoksa böyle mi yapacak diye uzun uzun tartıp tahlil etmek yersiz. Bazı şeyler tam da göründüğü gibidirler.

Reklamlar

Kaan Öztürk hakkında

Kaan Öztürk İstanbul’da doğdu. İstanbul Lisesi ve Boğaziçi Fizik mezunu. Rice Üniversitesi‘nde uzay fiziği alanında doktora yaptı. Işık ve Yeditepe üniversitelerinde ders verdi. 2015-2016 döneminde Rice'da ziyaretçi araştırmacı olarak çalıştı. Bugünlerde Sabancı Üniversitesi'nde optimizasyon ve yapay öğrenme konularında doktoraüstü araştırmacı olarak çalışıyor.

07 Ocak 2015 tarihinde Politika içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin. Yorum yapın.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: