“Yükseköğretimin Serbest Düşüşü: Özel Üniversiteler”

Vakıf üniversitelerinin gitgide düşen kalitesi ve çalışma şartlarının kötülüğü artık sık sık yüksek sesle ifade edilir oldu. Aslı Vatansever ve Meral Gezici Yalçın’ın bu konuyu işleyen Ne Ders Olsa Veririz” kitabından daha önce bahsetmiştim. Onun ardından çıkan yeni bir kitap resmi biraz daha genişletiyor.

Yükseköğretimin Serbest Düşüşü: Özel Üniversiteler” Serdar M. Değirmencioğlu ve Kemal İnal’ın editörlüğünde hazırlanmış, vakıf üniversitelerinin ticarileşmesini, kalitelerinin düşmesini, çalışma şartlarının gitgide kötüleşmesini, magazinleşmesini, ve bu sorunlara karşı filizlenen bazı örgütlenme örneklerini anlatan bir derleme.

Kitap, bağımsız olarak okunabilecek üç bölümden oluşuyor. Birinci bölümde yükseköğretimin ticarileşmesi konu edilmiş. İkinci bölümdeki yazılarda somut örneklerle yükseköğretimin özelleşmesinin akademik nitelikleri nasıl törpülediği, kâr amaçlı bir şirket gibi yönetilişleri anlatılıyor. Üçüncü ve son bölümde, çeşitli özel üniversitelerde örgütlenme ve sendikalaşma tecrübeleri aktarılıyor.

kitap kapağıKitabın başlığında da içinde de “vakıf üniversiteleri” yerine “özel üniversiteler” terimi tercih edilmiş. Halk arasında da aynı terimin kullanılması bir yana, azami kâr prensibiyle çalışan, pek çoğu bir patronun emri altında bulunan, PR ve tanıtıma kocaman bütçeler ayıran, hocalarına gelip geçici işgücü olarak bakan kurumlara uygun bir terim.

Kitabın bence en dişe dokunur kısmı olan ikinci bölümde özel üniversitelerin işleyişi kişisel tecrübelere ve mülakatlara dayanarak ifşa ediliyor. Üniversitelerin özelleşerek devlet tahakkümünden kurtulmalarının ve aralarında rekabet etmelerinin akademik kaliteyi yükselteceği varsayımını çürüten örnekler bunlar. Meselâ:

  • Vakıf kurucusu “patron”un her akademik karara karışması. “Burada sadece 11 öğrenci var, başka bölüme kaydırın. Üç bölümü birleştirin tek bölüm yapın, üç kişi hepsini okutsun. Burası bana para getirmiyor.
  • Patronun iflas eden şirketinin çalışanlarını öğretim görevlisi gibi üniversiteye yerleştirmesi, kadroların bu şekilde dolması yüzünden başka öğretim görevlisi alınmaması.
  • Mütevelli heyetinin, yeterince para kazandırmayan bir bölüm başkanını görevden alması, sanki kendi kabahatiymiş gibi.
  • Hiç bir akademik geçmişi olmayan üniversite kurucusunun akademik kadroyu düzenli olarak aşağılaması.
  • İşe alınacak kişiye ödenecek ücretin hiç dile getirilmemesi, önemsizmiş gibi davranılması, sorulduğunda “bizde bir skala var” deyip, sonra “bulamadım” diye konunun kapatılması. Maaş, para filan akademikliğe yakışmayan (!) basit kaygılardır ne de olsa.
  • Parayı verenin düdüğü çalması, yani rektörün akademik kararlarda bile patrona ve onun temsilcisi üniversite genel sekretere boyun eğmek zorunda olması.
  • Öğrencilerin notlarıyla oynanması, evrakların ortadan kaybolması.
  • Göstermelik öğretim üyesi dosyalarıyla bölümler açılması, “hayalet” kadrolarla idare edilmesi.
  • Çok küçük akademik kadrolu bölümlere 105-160 öğrenci alınması.
  • Bir tek klinik psikoloji uzmanı olmayan bölümde klinik psikoloji yüksek lisans programı açılması.
  • Yüksek lisansa başvuran herkesin kabul edilmesi için baskı yapılması. Bir fakültede yüksek lisansa 150 öğrencinin, başka bir fakültede doktora programına 50 öğrencinin alınması.
  • Müşteri her zaman haklıdır.” Kolay diploma vermeyen, etik itirazlarda bulunan öğretim üyelerine yıldırma uygulanması.
  • Bir üniversitede öğretim üyelerinin, MBA öğrencilerine otoparkta öncelik vermek zorunda olması.

Uzatmayalım, örnekler çok. Bu örneklerin sadece otoyol kenarı apartman üniversiteleriyle sınırlı olmadığını, Bilkent, Koç, Sabancı gibi daha itibarlı üniversitelerden de derlendiğini ekleyelim. Vakıf üniversitelerinin gösterişli reklamlarının ardında nasıl bir yozlaşma yattığını görmek isteyenler alıp okumalı.

Üniversitelerin bozuluşu sadece akademisyenlerin sorunu değil. Bu kaygıları “rahatları bozuluyor, onun için şikayet ediyorlar” diye küçümsemek yanlış olur. Kâr hırsıyla gözü dönen, öğretim üyelerini aşırı çalıştıran, bilimsel çalışmaya lafın ötesinde herhangi bir teşvik sağlamayan üniversitelerin bilimsel bilgi üretmesini, taze bilgilerle donanmış öğrenciler yetiştirmesini bekleyemeyiz. Öğretim üyeleri, aşırı ders ve idari iş yükü altında bile iyi ders vermek için geceleri, hafta sonları bile çalışırlar ama onların gücünün de bir sınırı var. Gündelik kâr peşinde olan bir kurum, eninde sonunda, uzun vadeli kalite yerine göstermelik ama ışıltılı sonuçları tercih edecek. Bu da, üniversite mezunlarının sayıları artsa da, toplumdaki ortalama bilgi seviyesi ve becerinin artmaması, yani boşuna okumuş olmak demek. İhtiyacımız olan eğitimli toplum bu mu?

Reklamlar

Kaan Öztürk hakkında

Kaan Öztürk İstanbul’da doğdu. İstanbul Lisesi ve Boğaziçi Fizik mezunu. Rice Üniversitesi‘nde uzay fiziği alanında doktora yaptı. Işık ve Yeditepe üniversitelerinde ders verdi. 2015-2016 döneminde Rice'da ziyaretçi araştırmacı olarak çalıştı. Bugünlerde Sabancı Üniversitesi'nde optimizasyon ve yapay öğrenme konularında doktoraüstü araştırmacı olarak çalışıyor.

03 Mayıs 2015 tarihinde Akademik, Akademik Hayat içinde yayınlandı ve , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin. Yorum yapın.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: