Oyların eşitliği ve demokrasi

Birkaç yıl önce manken/tarihçi Aysun Kayacı TV’de “dağdaki çobanın oyuyla benimki bir olur mu?” demişti. İlk başta biraz kızmıştık, demokrasi böyle olmaz demiştik. Gelgelelim zaman geçip oy verme sisteminin çürüyüşüne, ve seçmenlerin ne kadar büyük bir kısmının aklıyla değil kıçıyla oy verdiğine şahit oldukça, “yahu haklıydı galiba” diye fısıldamaya başladık. Ve bugün başka bir meşhur isim Erol Evgin’in bir röportajda söylediği şu sözleri okuduk: “Okuma yazma bilmeyen, oyuna parmak basan bir kardeşimizle, ablamızla, annemizle 3 üniversite bitirmiş birinin birer oy hakkı olması adaletli mi geliyor size sorarım. Hiç hakça değil.

Erol Evgin kibar bir insan. İnsanları küçümseyen bir havada olduğunu görmedim şimdiye kadar. Cımbızlanmış bir cümleye değil röportajın tamamına baktığınızda iyi niyetli olduğunu, bu cümleyi haksızlıklara isyan olarak söylediğini görüyorsunuz zaten.

“Herkesin oyu aynı olamaz” fikrinin havada dönüp dolaştığını, birçok aydın kişinin açıkça söylemekten ar ettiğini, ama fısıldayarak sık sık söylendiğini tahmin ediyorum. Bence “herkesin oyu aynı olamaz” dediğimizde bazılarının daha aşağı olduğunu söylemeye çalışmıyoruz; demokrasimizdeki yozluğa işaret etmeye çalışıyoruz aslında, ama elimizde daha uygun cümleler olmadığı için bu hazır kalıpla ifade edebiliyoruz fikrimizi.

Meselemizi özetleyelim: Türkiye’de seçmenlerin büyük çoğunluğu akılcı düşünerek, partilerin ülke sorunlarına teklif ettiği çözümleri karşılaştırarak oy vermiyor. Bu bütün partilerin seçmenleri için geçerli. Ancak özellikle son yıllarda, iktidar partisine giden oyların iyiden iyiye rasyonellik dışında kaldığını, ülkenin geleceği düşünülerek değil anlık ham duyguların istismarıyla kazanıldığını görüyoruz.

Lafı dolandırmayalım: Seçmenlerin çoğu cahil. Okuma, düşünme, farklılıklara tahammül etme kabiliyetleri yok. Tayyip Erdoğan’ın dünya lideri olduğunu sanacak kadar dünyadan habersizler. En basit ve saçma yalanlara kanmaya hazırlar. Oysa demokrasinin işlemesi için seçmenlerin eğitimli olması ve az da olsa akıllarını kullanmaları gerekir. Eğitimsiz bir kitleyle demokrasi değil, ancak çoğunluk zorbalığı yerleşir, ki şu anda içinde yaşadığımız durum bu.

(Cahilliğin tek bir partinin seçmeniyle sınırlı olmadığını vurgulamak isterim. Ama bir parti içinde daha fazla toplanmış olduğu kesin. Kendileri söylemişti zaten “eğitim seviyesi arttıkça hitap ettiğimiz alan daralıyor” diye.)

Madem ki demokrasi için eğitimli bir kitle şart, o zaman eğitimlilere daha çok oy hakkı vermek ilk bakışta makul gibi görünüyor. Ama değil. Hümanist sebeplere de hiç ihtiyaç yok, tamamen pratik sebepler yüzünden böyle bir sistem kurmak mümkün değil. Şöyle ki:

Diyelim ilkokul mezununun oyu bir, üniversite mezununun iki sayılsın. Ya ortaokul, lise? Birbuçuk mu diyeceğiz? Master, doktora yapanlar üç oylu mu sayılacak? Belki lise mezunu adam formel eğitimden geçmedi ama harıl harıl okudu, Bülent Ecevit gibi mesela. Sözlü sınav mı yapacağız?

Peki her üniversite mezununun eğitimi bir mi? Birisi çıkıp “benim şanlı şöhretli üniversitemin oyuyla dağbaşı üniversitesinin oyu bir olur mu?” derse ne olacak? Veya öyle liseler var ki hâlâ, oradan mezun olup üniversite okumayanlar, başka bazı üniversitelerin mezunlarından daha aklıbaşında. Nasıl ayarlayacağız puanları?

Üstelik okulda çok zaman geçirmek sağlıklı düşünebilmenin garantisi değil. Hatta tersi doğru gibi. Lisans derecesinden sonra iş hayatına geçen birçok arkadaşım var ki, Türk üniversitelerindeki profesörlerin yüzde doksanına toz yutturur. Hem her profesör aynı mı? Burhan Kuzu da hukuk profesörü, Baskın Oran da. İkisinin oyu eşit mi olacak?

Yani, işin içinden çıkamıyoruz. Kişilerin oy hakkını farklılaştırmak çekici bir fikir de olsa, bunu sağlayacak kriterleri hakkaniyetle tanımlamak imkânsız. O yüzden unutalım bu fikri.

Zaten bunlar yeni tartışmalar değil. İnsanlar dünyanın her yerinde aşağı yukarı aynı. Her ülkede cahiller eğitimlilerden daha kalabalık (bazılarının en cahili bizim en cahilimizden fersah fersah ileride bile olsa). Yüzlerce yıl ateş ve kan içinde demokrasiyi oluşturan ülkeler, bu meseleye çözümler oluşturmuşlar. Yapmamız gereken şey sadece bu çözümleri iyice öğrenmek ve uygulamak.

Belki en önemli olan iş, kuvvetler ayrılığının mükemmelen tesis edilmesi. Kötü niyetli bir politikacı, ufku dar seçmenlerin oylarını çeşitli numaralarla kapıp iktidara gelse bile, başıboş şekilde at koşturması mümkün olmaz. Bağımsız yargı kuvveti, demokrasiye zarar verebilecek düzenlemelere engel olur. Bu yüzden Tayyip Erdoğan yıllardır hep yargıya veryansın etti, “milli iradeyi engelliyorlar” diyerek propaganda yaptı, ve sonunda yargı bağımsızlığı ortadan kalktı. Oysa milli irade istediği her şeyi yaptıramaz, demokrasiye ve mevcut kanunlara aykırı şeyler “halk istiyor” diye herkese dayatılamaz. Yargı bağımsızlığı bunun garantisidir.

Kuvvetler ayrılığının yanı sıra ifade özgürlüğü, özgür basın, sivil toplum kuruluşları, toplanma ve gösteri özgürlüğü gibi demokratik haklar yine sağlam bir demokrasinin temel taşlarıdır. Bu haklar yerinde durduğu sürece cahil bir seçmen kitlesinin vereceği zarar geçici ve sınırlı kalır.

Diyeceğim, demokrasinin düzgün işlemesi için herkesin oyu farklı olsun demeye gerek yok. Dünyadaki mevcut örnekleri doğru düzgün uygulayabilsek kafi gelir.

Ama geldiğimiz durumda düzgün bir demokrasiyi nasıl yaratabiliriz derseniz, bilmiyorum!

Reklamlar

Kaan Öztürk hakkında

Kaan Öztürk İstanbul’da doğdu. İstanbul Lisesi ve Boğaziçi Fizik mezunu. Rice Üniversitesi‘nde uzay fiziği alanında doktora yaptı. Işık ve Yeditepe üniversitelerinde ders verdi. 2015-2016 döneminde Rice'da ziyaretçi araştırmacı olarak çalıştı. Bugünlerde Sabancı Üniversitesi'nde optimizasyon ve yapay öğrenme konularında doktoraüstü araştırmacı olarak çalışıyor.

20 Haziran 2016 tarihinde Politika içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin. 7 Yorum.

  1. Ahmet Alegöz

    Tam da bu konuyu yeni okumuşken Facebook’ta karşıma çıkan gönderiyi paylaşmak istedim:

    Adı : Hanife
    Yaşı : 47
    Kocasını Balkan Harbinde şehit vermişti.
    Tek çocuğu olan Ahmet ise Çanakkale Cephesinde şehit düşmüştü.
    Bir gün Kolağası Muzaffer Bey’in yanına getirdiler.
    Dediler ki, bütün servetini Çanakkale Cephesindeki askerler için Devlete bağışlamak istiyor.
    Muzaffer Bey sordu ;
    – Allah razı olsun, lakin kimin kimsen var mı ? Ne yapacaksın tek başına ? Kim bakacak sana ? Harp halindeyiz, perişan olursun…
    Cevap verdi Hanife Ana ;
    – Biliyorum Kumandan. Bir evim, boş bir dükkanım var. İyi para eder. Birazda birikmişim var. Hepsi helal-i hoş olsun. Ben başımın çaresine bakarım. Amcazadelerimde kalırım. Dikiş dikerim. Elimden her iş gelir.
    Düşman ülkemizi teslim alırsa malın mülkün ne önemi var?

    Muameleleri tamamladılar ve Muzaffer Beyin gözetiminde imza atması istendi.
    ” Benim okumam yazmam yok ” dedi.
    Mühür getirdiler.
    Parmak bastı.

    Hadi biraz daha yakın tarihten örnekler verelim.

    Aşık Veysel,
    Okuma yazma bilmezdi.
    Parmak basardı.

    Muharrem Ertaş,
    Okuma yazma bilmezdi.
    Parmak basardı.

    Neşet Ertaş,
    Okuma yazma bilmezdi.
    Parmak basardı ( Askerde öğrenmiştir ).

    Allah korusun bir savaş çıksa, 3 üniversite bitirmiş olan sen, paralarını alır İsviçre’ye kaçarsın.
    Ama o parmak basanlar, parmaklarıyla, dişleriyle, tırnaklarıyla kendini siper eder vatanına.

    Sen, Aysun ve halkını küçük, kendini büyük görenler; o parmaklara kurban olun emi…

    • Beni tenzih ettiğiniz için teşekkür ederim, ama bu nezaketiniz, koyduğunuz alıntıdaki okumuş düşmanlığını ve cehalet dalkavukluğunu ortadan kaldırmıyor.

      Okuma yazma bilmemek bu kadar iyiyse okulları kapatalım bari. Aşık Veysel ve benzeri istisnai, üstün karakterli insanları bir yana bırakalım. Cehalet okuma yazma bilmemekten farklı bir şeydir.

      Bir Hanife hanıma karşı, belki yüz tane milli ordu düşmanı cahil anadolulu vardı. Kurtuluş Savaşı’nın en zor cephesi, “Padişah efendimize hıyanet eden din düşmanı Kemal” kafasındaki yobazlara karşı verilen mücadeleydi. Bunlar üniversite mezunu değillerdi.

      O parmak basanlar sahiden dişleri tırnaklarıyla kendilerini vatana siper ederler mi? “Emekli Tümgeneral Celal Erikan’ın ve Alptekin Müderrisoğlu’nun yaptığı hesaplamalara göre, Batı Cephesi’nin zayiatı 8.274 ölü, 30.433 yaralı, 45.051 kaçak, 9.991 kayıp, 2.245 esirdi.” (http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse-hur/kurtulus-savasi-yedi-duvele-karsi-mi-verildi-1107408/)

      Sekiz bin ölü, kırkbeş bin kaçak! 1920’lerde kırkbeş bin üniversite mezunu mu vardı Anadolu’da?

      Buna karşılık yüksek eğitim almış bir avuç insanın Kurtuluş Savaşı’nı örgütleyen ve destekleyenlerin arasına girdiğini görüyoruz. Harbiye mezunu kurmay subaylar, Tıbbiye öğrencileri, hatta lise öğrencileri, hayatlarını hiçe sayarak, nispeten emniyetli olan İstanbul’u bırakıp savaşa katıldılar. İsviçre’ye kaçmadılar yani.

      Özgürlük mücadeleleri her zaman okumuşlar tarafından başlatılır ve idame edilir. Dünya görgüsü kısıtlı olanlar için “özgürlük” mefhumu çok soyuttur. Özgürlük arzusu kültür ve eğitimle gelir.

      Bugün savaş olsa ne olur? Hiç kimsenin zor zamanlarda nasıl davranacağı önceden bilinemez. Kriz zamanları insanların içindeki gerçek karakterlerini ortaya çıkarır. Ama benim tahminim şudur: Bugün çarşafa sarılıp “kefenimizle geldik” diye şov yapan maskaralar, iş ciddiye binince sıvışırlar. Fazla horozlanan birisi her zaman korkaklığını örtüyordur. Buna karşılık eğitimli insanlar, şiddete yatkın olmasalar da, sahip oldukları prensipler sayesinde direnmeye daha fazla hazırdırlar.

      Savaşın neden ve ne uğruna çıktığı da önemlidir elbette. Şu anda savaş çıksa elbette çoğu okumuş insan kaçacaktır. Tayyip Erdoğan tahtında otursun diye mi gidecek ölüme?

  2. Ahmet Alegöz

    Bu arada; yazdığım yorumu noktasına virgülüne dokunmadan doğruca koydum; o yazı da hitab edilen “sen” siz değilsiniz, sözüm meclisten dışarı. Yanlış anlaşılma olmasın lütfen. Saygılar…

  3. Bir vatandaşlık sınavı yapılır, günümüz ÖSYS gibi en az 150-200 soruluk, zorunlu eğitimi kapsayan temel sorular, genel kültür, gündem vb. içeriği olur. Seçme hakkı için ilk %50, seçilme hakkı için ilk %40, bakan ve üstü olmak için ilk %10 luk dilime girme gibi bir baraj olur. Verilen oy da bu sınav katsayısıyla çarpılır: ilk %1’lik dilimdeki adamın oyu %50 lik dilimdeki adamın oyunun 50 katı değerde olur gibi.
    Sınavda hile yapılması engellenirse böyle bir sistemde ülke olabilecek en iyi şekilde yönetilir, icraatlar ve seçim kampanyaları artık akıllı-zeki insanlara yönelik yapılır, seçmek-seçilmek isteyenler kendini eğitir geliştirir vb. Tabii bu bir ütopya, böyle bir şeyi mevcut iktidarın getirecek hali yok.

    • Niye %50’lik dilim? Öğretilmesi gereken şeyleri niye herkese öğretip, %100 oy verilmesini sağlamıyoruz?

      Doğru vatandaşlık kararı vermek genel bilgiye mi daha çok bağlı, yoksa eleştirel düşünce yeteneğine mi? Merkezi sınavla doğru düşünme yeteneğini nasıl ölçeriz?

      Oturup sınava hazırlık kitaplarını ezberleyerek %1’lik dilime girebilmek bir insanı nasıl daha bilge bir vatandaş yapıyor da onun oyunu 50 kat sayıyoruz?

      Böyle bir sınavın sorularını hazırlayanlar, seçme-seçilme hakkını kontrol altında tutacaklar. Bu gücü kime vereceğiz? Nihayetinde yürütme gücünün elinde olacak bu sınav. Her iktidarın kendi meşrebine göre sınav yaparak kendi kitlesine avantaj vermesini nasıl engelleyeceğiz?

      Büyük bir dersane sektörü başlayacak bu sınava hazırlanmak için. Bir zaman sonra dersaneye gitmeden geçilemez hale gelecek. Dersaneye verecek parası olanların seçme hakkı olacak da, diğerlerinin olmayacak mı?

      • Hocam eleştirilerinize katılıyorum, taslak halde bir fikir öne sürdüm, elbette pek çok bakımdan iyileştirilebilir. Takdir edersiniz ki bir alanda rekabet yaratılmazsa (örneğin %100’e oy hakkı vererek) kalite yükselemiyor. Onyıllardır uygulanan üniversite giriş sınavı iyi-kötü insanları kapasitelerine/zekalarına/bilgilerine göre ayırıyor. Vasat bir öğrenci ne kadar çalışırsa çalışsın en iyi bölümlere giremiyor, benzeri şekilde ilk yüzde bire giren öğrenci çok çalışmaya ek olarak şüphesiz zeki biridir. Zorunlu temel eğitimdeki bilgileri ölçecek bir bilgi sınavı (fransız lise bitirme sınavı bakalorea’nın hafifi diyelim) dökülen eğitim kalitesine bir standart getirir. Dünya-ülke gündemi, siyaset, politika, ekonomi vb. üzerine sorular da insanları bunlarla ilgilenmeye zorlar, varsın çalışsınlar, gözleri akılları açılsın zaten amaç budur. Soruları hazırlama görevi de iktidarın müdahil olamayacağı, örneğin yeniden yapılandırılacak bir TÜBA’ya vb. verilebilir, anayasal güvence sağlanarak.
        Ek bir motivasyon da sınav derecelerine göre vatandaşlık maaşı bağlanabilir, hatta kesin böyle olmalıdır, işin içine para girerse tüm ülke kitaplara, derslere gömülür, dünyayı umursamayanlar gündemi takibe başlar, kendini eğitir, geliştirir, bunların hepsi sonuç olarak düşünmeye sevkeder insanı, düşünen insanı da gütmek zorlaşır.
        Ben de bir devlet üniversitesinde öğretim üyesiyim, ülkenin durumuna üzülüyorum ama çareler düşünmekten, fikir cimnastiğinden başka bir şey gelmiyor elimden.
        Sizin dile getirdiğiniz hususlardan önce sınav sorularının çalınmasını engellemek lazım zaten 🙂

  4. Yazdığınız yazıda çok haklısınız. Tespitlerinizi beğendim. Ama biz de ülkemizin gençleri olarak geleceğimizden kaygı duyuyoruz. Acil bi şekilde demokrasinin uygulanır hale gelmesi gerek.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: