Kategori arşivi: Akademik Hayat

Üniversitelerde kıyım ayı Haziran

Çok bilgili ve üretken bir matematikçi arkadaşım var. Yıllardır İstanbul’da Boğaz’a nazır bir özel üniversitede çalışıyor, derslerini veriyor, araştırma yapıyor, akademik görevlerini tam olarak yürütüyordu. Bir hafta önce üniversitenin insan kaynaklarından bir mektup almış. Sözleşmesinin yenilenmeyeceği mektupla tebliğ edilmiş, hiç bir gerekçe göstermeden hem de. Sadece benim arkadaşımla kalmamışlar, aynı hafta içinde eski Fen-Edebiyat fakültesi kadrosunda olan toplam 13 kişinin işine son vermişler.

Çok fena oldum, çünkü aynısını bir yıl önce şahsen yaşamıştım (gerçi benim üniversitemin İK’sı haberi şahsen tebliğ edecek asgari nezakete sahipti). Benim çıkarılma gerekçem de “son yıllarda bölüme yeterince öğrenci alınmaması” gibi bir saçmalıktı.

Özel üniversite hocası için Haziran ayı, yazın gelişini müjdeleyen keyifli bir dönem değildir. Eylül başında yenilenen sözleşmelerin öncesindeki iki aylık ihbar zamanına denk geldiği için “acaba işsiz kalacak mıyız” korkusu hüküm sürer fakültelerde.

Özel üniversitelerin ismi “vakıf”tır ama gayet kâr amaçlı çalışırlar. Kârlarını maksimize etmek için ne yapacaklar? Binaların, elektriğin, altyapının maliyeti belli olduğuna göre, çalışanlarının suyunu sıkacaklar. Az paraya çok iş yaptırırlar, yetmez, bir kısmını kovar ve onların işini de geri kalanlara yüklerler.

Kâr amaçlı olmalarının bir sonucu olarak da, köklü disiplinlere yönelik istikrarlı bölümler kurmak ve zamanla geliştirmekle uğraşmaz çoğu. Onun yerine, yılın modası olan konu neyse alelacele ona göre bir müfredat çırpıştırır, kağıt üzerinde üç dört öğretim üyesi gösterir, bunlardan birine bölümün bütün yükünü bindirir ve meselâ 100-150 kişilik kontenjan açarlar. Bu bir yıl psikoloji olur, sonra lojistik olur, sonra finans olur, sonra bilişim olur, ve saire. Ama çok ağır bir müfredat olmaması gerekir, matematik ağırlıklı olmamalıdır, yoksa öğrenci gelmez.

Bu bölümler kurulduğu kadar kolay ortadan kaldırılabilir. Modası geçer, tercih edenlerin sayısı azalır. O zaman haydii, tersine. Bunların kitle derslerini vermeleri için işe alınan matematik, fizik, tarih, edebiyat hocalarına da yol görünür.

“İş hayatında böyle, neden akademisyenler ayrıcalıklı olsun?” diye sorulabilir. Birkaç sebebi var. Birincisi, yükseköğretim planlaması çok uzun vadeli olmalıdır. Yıldan yıla dalgalanan heveslere göre rota değiştirilemez. Bir öğretim üyesinin yetişmesi, ömrünün yarısını alır.  Ciddi bir akademik programın olgunlaşması uzun yıllar sürer. Bir karar verip onda uzun zaman sebat etmeden akademik mükemmelliğe ulaşılamaz.

İkincisi, işten çıkarılan akademisyenler başka yerde kolayca iş bulamaz. Modaları takip eden üniversiteler bir sığırcık sürüsü gibi hep beraber hareket ediyorlar, ve bir yerden çıkarılanın başka yerde iş bulması mümkün olmuyor. Üniversite sayısının çok olmasına bakmayın; iş imkânları çok dar.

Daha önemlisi, aslında işten çıkarılan öğretim üyelerine ihtiyaç duyulmuyor değil. Ancak özel üniversiteler derslerin çoğunu kadrolulardan daha ucuza gelen yarı zamanlı öğretim üyelerine verdirmek istiyor. Fakat bu “maliyet optimizasyonu” değil, eğitim kalitesini düşüren, bilimsel üretimi de sıfıra indiren bir yaklaşım.

Üniversitelerin Haziran kıyımı kurbanlarına, aynı yoldan geçmiş birisi olarak naçiz tavsiyelerim:

  • Asla ve asla, bu durumun kendi yetersizliğinizden kaynaklandığını düşünmeyin. Çok yüksek nitelikli birçok insanın pat diye kapı dışarı edildiğini gördüm ve duydum. Bu üniversiteler için bilimsel niteliği yükseltmek değil, kağıt üzerinde görüntüyü kurtarabilmek önemlidir.
  • Üniversiteler “sözleşme yıllıktır, yenilememe hakkım tabii ki var” ağzı yapar, kesinlikle inanmayın. İş kanununa göre, süreli sözleşme bir kere yenilendiği zaman süresiz sözleşme haline gelir. Yani, sözleşmenizin “yenilenmemesi” değil “feshedilmesi” sözkonusudur. Fesih için de geçerli sebepler olmalıdır, delillerle belgelenmelidir. Aksi takdirde haksız fesih olur.
  • Akademik davalarda tecrübeli bir avukat bulmaya çalışın ve onun tavsiyesine göre hareket edin.
  • Asla “bütün haklarımı aldım”, “ibra ediyorum” gibi ifadeler bulunan kağıtlar imzalamayın. Masum görünen kağıtları bile avukatınıza sorun. İmza attığınız zaman “bütün yasal haklarım saklıdır” notu ekleyin.
  • Dava açmaktan çekinmeyin. Şimdiye kadar pek çok dava akademisyenlerin lehine sonuçlandı. Emsal kararlar bol. Eskiden iş mahkemesinde işe iade davası açılırdı, şimdi ise vakıfların kamu kurumu olduğu, dolayısıyla çalışanların özlük haklarıyla ilgili davaların, memurlar gibi İdare Mahkemesi’nde görülmesi gerektiği kabul ediliyor. Bu da başarı şansınızı yükseltiyor.
  • Sizinle pazarlık yapmaya, sizi yıldırmaya çalışacaklar, sağlam durun. İşe iadeden sonra çeşitli mobbingler yapabilirler, kabul etmeyin, suç duyurusunda bulunacağınızı söyleyin. Her şeyin kaydını tutun. Kaybedecek hiç bir şeyiniz yok, alttan almayın.
  • Vakıf Üniversiteleri Dayanışma Ağı‘nı takip edin, yazışma listesine kaydolun.

Mücadeleden başka bir yol yok maalesef.

Benim durumum ne oldu diye merak ettiyseniz: İdare Mahkemesi’nde “idari kararı iptal” davası açtım. Ayrıca “yürütmeyi durdurma” istedim (bunu dilekçeyi verirken belirtiyorsunuz, küçük bir ek harcı var). Birkaç ay sonra mahkeme yürütmeyi durdurma kararı verdi, böylece üniversitedeki işime şimdilik geri dönebildim (ama pek kolay olmadı; kanunen mecbur olmalarına rağmen ayak sürüdüler, avukatımın yardımıyla ve biraz diklenmeyle halledebildim ancak). Fakat dava henüz sonuçlanmış değil, bekliyoruz.

“Yükseköğretimin Serbest Düşüşü: Özel Üniversiteler”

Vakıf üniversitelerinin gitgide düşen kalitesi ve çalışma şartlarının kötülüğü artık sık sık yüksek sesle ifade edilir oldu. Aslı Vatansever ve Meral Gezici Yalçın’ın bu konuyu işleyen Ne Ders Olsa Veririz” kitabından daha önce bahsetmiştim. Onun ardından çıkan yeni bir kitap resmi biraz daha genişletiyor.

Yükseköğretimin Serbest Düşüşü: Özel Üniversiteler” Serdar M. Değirmencioğlu ve Kemal İnal’ın editörlüğünde hazırlanmış, vakıf üniversitelerinin ticarileşmesini, kalitelerinin düşmesini, çalışma şartlarının gitgide kötüleşmesini, magazinleşmesini, ve bu sorunlara karşı filizlenen bazı örgütlenme örneklerini anlatan bir derleme.

Kitap, bağımsız olarak okunabilecek üç bölümden oluşuyor. Birinci bölümde yükseköğretimin ticarileşmesi konu edilmiş. İkinci bölümdeki yazılarda somut örneklerle yükseköğretimin özelleşmesinin akademik nitelikleri nasıl törpülediği, kâr amaçlı bir şirket gibi yönetilişleri anlatılıyor. Üçüncü ve son bölümde, çeşitli özel üniversitelerde örgütlenme ve sendikalaşma tecrübeleri aktarılıyor.

kitap kapağıKitabın başlığında da içinde de “vakıf üniversiteleri” yerine “özel üniversiteler” terimi tercih edilmiş. Halk arasında da aynı terimin kullanılması bir yana, azami kâr prensibiyle çalışan, pek çoğu bir patronun emri altında bulunan, PR ve tanıtıma kocaman bütçeler ayıran, hocalarına gelip geçici işgücü olarak bakan kurumlara uygun bir terim.

Kitabın bence en dişe dokunur kısmı olan ikinci bölümde özel üniversitelerin işleyişi kişisel tecrübelere ve mülakatlara dayanarak ifşa ediliyor. Üniversitelerin özelleşerek devlet tahakkümünden kurtulmalarının ve aralarında rekabet etmelerinin akademik kaliteyi yükselteceği varsayımını çürüten örnekler bunlar. Meselâ:

  • Vakıf kurucusu “patron”un her akademik karara karışması. “Burada sadece 11 öğrenci var, başka bölüme kaydırın. Üç bölümü birleştirin tek bölüm yapın, üç kişi hepsini okutsun. Burası bana para getirmiyor.
  • Patronun iflas eden şirketinin çalışanlarını öğretim görevlisi gibi üniversiteye yerleştirmesi, kadroların bu şekilde dolması yüzünden başka öğretim görevlisi alınmaması.
  • Mütevelli heyetinin, yeterince para kazandırmayan bir bölüm başkanını görevden alması, sanki kendi kabahatiymiş gibi.
  • Hiç bir akademik geçmişi olmayan üniversite kurucusunun akademik kadroyu düzenli olarak aşağılaması.
  • İşe alınacak kişiye ödenecek ücretin hiç dile getirilmemesi, önemsizmiş gibi davranılması, sorulduğunda “bizde bir skala var” deyip, sonra “bulamadım” diye konunun kapatılması. Maaş, para filan akademikliğe yakışmayan (!) basit kaygılardır ne de olsa.
  • Parayı verenin düdüğü çalması, yani rektörün akademik kararlarda bile patrona ve onun temsilcisi üniversite genel sekretere boyun eğmek zorunda olması.
  • Öğrencilerin notlarıyla oynanması, evrakların ortadan kaybolması.
  • Göstermelik öğretim üyesi dosyalarıyla bölümler açılması, “hayalet” kadrolarla idare edilmesi.
  • Çok küçük akademik kadrolu bölümlere 105-160 öğrenci alınması.
  • Bir tek klinik psikoloji uzmanı olmayan bölümde klinik psikoloji yüksek lisans programı açılması.
  • Yüksek lisansa başvuran herkesin kabul edilmesi için baskı yapılması. Bir fakültede yüksek lisansa 150 öğrencinin, başka bir fakültede doktora programına 50 öğrencinin alınması.
  • Müşteri her zaman haklıdır.” Kolay diploma vermeyen, etik itirazlarda bulunan öğretim üyelerine yıldırma uygulanması.
  • Bir üniversitede öğretim üyelerinin, MBA öğrencilerine otoparkta öncelik vermek zorunda olması.

Uzatmayalım, örnekler çok. Bu örneklerin sadece otoyol kenarı apartman üniversiteleriyle sınırlı olmadığını, Bilkent, Koç, Sabancı gibi daha itibarlı üniversitelerden de derlendiğini ekleyelim. Vakıf üniversitelerinin gösterişli reklamlarının ardında nasıl bir yozlaşma yattığını görmek isteyenler alıp okumalı.

Üniversitelerin bozuluşu sadece akademisyenlerin sorunu değil. Bu kaygıları “rahatları bozuluyor, onun için şikayet ediyorlar” diye küçümsemek yanlış olur. Kâr hırsıyla gözü dönen, öğretim üyelerini aşırı çalıştıran, bilimsel çalışmaya lafın ötesinde herhangi bir teşvik sağlamayan üniversitelerin bilimsel bilgi üretmesini, taze bilgilerle donanmış öğrenciler yetiştirmesini bekleyemeyiz. Öğretim üyeleri, aşırı ders ve idari iş yükü altında bile iyi ders vermek için geceleri, hafta sonları bile çalışırlar ama onların gücünün de bir sınırı var. Gündelik kâr peşinde olan bir kurum, eninde sonunda, uzun vadeli kalite yerine göstermelik ama ışıltılı sonuçları tercih edecek. Bu da, üniversite mezunlarının sayıları artsa da, toplumdaki ortalama bilgi seviyesi ve becerinin artmaması, yani boşuna okumuş olmak demek. İhtiyacımız olan eğitimli toplum bu mu?

Gitgide eriyen temel bilim eğitimi

YÖK başkanı Yekta Saraç bugün bir açıklama yapmış. Üniversitelerde temel bilim eğitimi veren bölümlerle ilgili “bir dizi çalışma” yürüttüklerini, geçen yıl 11’den az kayıt yapılan bölümlere bu yıl öğrenci alınmayacağını söylemiş. Bu da devlet üniversitelerinde 22 biyoloji, 31 fizik, 36 kimya, 7 matematik programının öğrenci almaması demek. Yani, geçen yıl bu alanlarda toplam 241 eğitim programı varken bu yıl 145’e inecek.

Bu yeni bir durum değil. Yıllardan beri temel bilim bölümlerinin kontenjanları düşüyor, öğrenci almıyor ve kapanıyorlar. Geçen yıl yapılan bir incelemede 2013 ile 2014 arasında temel bilimler kontenjanında %30 düşüş olduğu görülmüştü. Özetle, temel bilim eğitiminde gittikçe hızlanan bir erime var.

Bir açıdan bu erime doğal görülebilir. Bir iki öğrenci için koca bir bölümün idari ve mali yüküne katlanmak akılcı değil elbette. Bu bir doğal seçilim sürecidir, iyi olan bölüm öğrenci çeker, şu veya bu nedenle tercih edilmeyen bölüm kapatılır denebilir.

Ancak bunu basit bir arz-talep dengelemesi gibi görmek yüzeysel olur. Kendi haline bırakılan öğrenciler tabii ki “hazır meslek” kazandırmayan temel bilim bölümlerine gelmez. Gelişmiş ülkeler bile temel bilimlere öğrenci çekme konusunda sıkıntı yaşar. Avrupa ve Amerika’da ortaokul ve lise öğrencilerine bilimi sevdirmek için yoğun çaba harcanır. Bu bir devlet politikası olarak desteklenir, eğitim programlarına fon sağlanır. NASA, CERN gibi büyük bilim kurumları gençlerin bilime hevesini artırmak için özel etkinlikler düzenlerler.

Bu zahmete niye girerler? Gelişmiş ülkelerde bilinir ki temel bilim eğitimi olmaksızın ileri teknoloji üretilemez. İleri teknoloji olmadan da zenginleşilemez. Bilime taze kan sağlamak için gençlerin hevesini kamçılamak şarttır. Bunu yapmayan bir devlet, “napalım, tercih etmiyorlar” diye omzunu silkeleyerek sorumluluktan kurtulamaz.

Heveslendirmek bir yana, temel bilimden soğutmak bir devlet politikası olmuş durumda. Bakanlar seviyesinde “Bize fizikçi, biyolog değil pastacı lazım“, “biz ara eleman ülkesiyiz“, “evrimi tabii sansürleyeceğim, yukarıda allah var” gibi zırvalıklar duyan bir genç temel bilimlere yönelebilir mi?

Oysa, lafa bakarsak, devletin çok büyük teknolojik atılım hedefleri var. Uçaklar, otomobiller, hatta uzay gemileri yapacaklar. Zannediyorlar ki bu işin bir kestirme yolu var. Gelişmiş ülkeler akılsız oldukları için temel bilimlere para harcıyorlar, oysa ne gerek var, doğrudan mühendislik yapsınlar.

Yapılamaz. Atom fiziğine hakim adamın yoksa nanoteknoloji üretemezsin. Astrofizikçin yoksa uzay araştırması yapamazsın. Kimyacın yoksa yeni malzemeler yaratamazsın. Biyologun yoksa kanserle mücadele edemez, verimli tohumlar geliştiremezsin. Matematikçin yoksa bilişimde yeni icatlar yapamazsın.

Teşvik edilen tek şey din eğitimi. İmam-hatipler, ilahiyat fakülteleri hıncahınç dolu. Ama dindarlıkla gelişmiyor ekonomi. İlahiyat mezunlarını ilgili ilgisiz kadrolara yerleştirmek için her şey yapılıyor, öte yandan temel bilime girecek olanlar “mezun olunca ne yaparım” derdindeler.


Bölüm kapatmaya dair belki en kuvvetli argüman, o bölümlerin çoğunun zaten kaliteli bilim eğitimi vermiyor oluşu. Sevgili Çağrı Yalgın’ın dediği gibi, mesela yaratılışçı biyolog yetiştireceksen hiç yapma daha iyi. Ancak eğitime safsata karışması sadece az öğrenci alan yerlerde olmuyor. Maalesef en büyük üniversitelerde de yaygın. Küçük bölümlerin kapanmasıyla kalite çok yükselmeyebilir.

Bu konuda kararsızım, ama genel olarak, kötü bir şekilde bile verilse, temel bilim eğitiminin yaygınlaşmasının toplum için iyi olduğunu düşünüyorum.

“Ne Ders Olsa Veririz”: Vakıf üniversitelerinin vahşi ormanı

2100 NEDERSOLSA.indd

On-onbeş yıl önce, vakıf üniversitelerinin çoğalması akademisyen adayları için umut verici bir gelişmeydi. Bu kadar üniversite açılıyorsa, yurtiçinde veya yurtdışında doktora yapmış nitelikli bir bilimcinin gireceği bir yer illa ki bulunurdu. Vakıf üniversiteleri devletten daha çekiciydi; hem maaşlar daha yüksekti, hem de büyük şehirlerde toplanmışlardı. Nitelikli bilimcilerin vakıf üniversitelerinde toplanacağı, canlı ve dinamik bir bilimsel ortam oluşturulacağı ümit ediliyordu.

Bu ümitler çok kısa bir zamanda suya düştü. Vakıf üniversitelerinin kalitesi gitgide düştü, öğretim üyelerinin çalışma şartları gitgide ağırlaştı. Mümkün olan en az sayıda hoca ile en fazla sayıda öğrenciyi idare etmeye çalışan üniversitelerde bilimsel ve entelektüel çalışmaya vakit ayırmak mümkün olmuyor. Zaten, aslında bir patronun yönettiği bir işletme haline geldikleri için, böyle “lüzumsuz” işlere zaman ayrılsın da istemiyorlar, engellemek için ellerinden geleni yapıyorlar. Bütün günü ders vermek, kağıt okumak danışmanlık, idari işler, tanıtımlar, öğrenci pışpışlamakla geçiren asistan veya öğretim üyesine bilimsel çalışma yapmak için ancak akşamlar veya hafta sonları kalıyor, ailesinden ve sosyal hayatından çalarak. Mobbing, zorbalık, kadrolaşma salgın halinde.

Bu kötü durumu kabullenenler bile rahata ermiş değil. İşsiz kalma korkusu her an herkesin başında. Üniversite sudan bahanelerle, veya basitçe “sözleşmeni yenilemiyorum” diyerek işten çıkarabiliyor. Bunun, niteliksiz olanın gönderilip iyi olanın tutulması olduğunu zannetmeyin. Piyasaya dayalı basit dalgalanmalar, gelen öğrenci sayısındaki oynamalar, veya yöneticilerin kaprisi yüzünden insanların hayatı altüst edilebiliyor.

Her iş alanında aynı şeylerin olduğunu düşünebilirsiniz. Ancak yüksek öğretim her şeyden önce bir uzmanlık işi, süreklilik arzeden bir iş. Doktora yaparak bir konunun uzmanı olana kadar ömrünüzün yarısını harcıyorsunuz, ve bu yüzden iş alternatifleriniz çok kısıtlı. Bir üniversite de en ufak dalgalanmada bölümlerindeki hoca yapısını değiştiremez, bilimsel eğitimi “en ucuz” olana endeksleyemez. Bir vasıfsız işçiyi çıkarıp yerine bir başkasını koyabilirsiniz, ama ileri derecede uzmanlaşmış akademisyenlerle bunu yapamazsınız.

Gelin görün ki bugün Türkiye’deki vakıf üniversitelerinde yapılan tam da bu. Pahalıya gelen, veya “ileri geri konuşan” (siz meslek namusunu koruyan veya hakkını arayan diye anlayın) akademisyenlerin kovulduğu, onların işlerinin geriye kalanlara veya asistanlara yüklendiği, insanların uzmanlıklarının dışında dersler vermeye veya ilgisiz işler yapmaya zorlandıkları bir ortam. Aslı Vatansever ve Meral Gezici Yalçın’ın bir ay önce çıkan “Ne Ders Olsa Veririz: Akademisyenin Vasıfsız İşçiye Dönüşümü” kitabının alt başlığı bu duruma atıf yapıyor.

Vatansever ve Yalçın, vakıf üniversitelerinde çalışmış ve işten çıkarılmış akademisyenlerle mülakatlar yapmışlar. Kitapta hem bu akademisyenlerin sözlerini (anonim olarak) aktararak vakıf üniversitelerinin pespayeliğinin bir fotoğrafını sergiliyorlar, hem de bu mülakatları sentezleyerek akademik dünyanın sorunlarına dair geniş bir çerçeve oluşturuyorlar.

Manzarada ilk göze çarpan akademik emeğin “prekarizasyon”u. Bu nispeten yeni terim “esnek çalışma” ve güvencesizliği birleştiren bir durumu tarif ediyor. Kökeni İngilizce “precarious” (eğreti, sallantıda, muğlak) sıfatına dayalı. Eskiden güvencede görülen, ileri derecede eğitim alınan uzmanlar (“beyaz yakalılar”) genel olarak, neoliberalizm etkisi altında “prekarya” haline gelmekte. Üstelik akademik uzmanlar bu tehlikeye fazlasıyla açık.

Peki koskoca okumuş insanlar bu kötü şartları nasıl kabul ediyorlar? Sebeplerden biri aşırı uzmanlaşma sonucu istihdam alanının daralması ve ne dayatılırsa kabul edilmesi. Daha da önemli bir sebep de “çilekeş akademisyen” mitinin maddi zorluklara direnmeyi zorlaştırması.

Akademisyen olma tercihi para kazanma motivasyonuyla yapılmaz. Okumayı, öğrenmeyi, araştırmayı seven, bilimsel çalışma yapmayı isteyen insanların seçtiği bir kariyerdir (işin içinde ürkekçe sebepler de olabilir tabii). Bunu yüceltmek için ürettiğimiz bir ideolojimiz, bir “ethos”umuz vardır. Her türlü zorluğa rağmen bilimsel çalışma yapanları örnek gösteririz, üniversitede iş bulamamasına rağmen patent ofisinde büyük keşiflerini yapan Einstein gibi.

Bunun bir sonucu, “yeterince çalışırsan başarırsın, başaramazsan suç sende” safsatasının akademik ortamda özellikle güçlü olması. Böylece şartlar ne olursa olsun (ders yükü, idari iş yükü vs.) bilimsel çalışma yapmanın mümkün farzedilmesi. Sanki dersler ve idari işler hiç bilişsel yük getirmeyen, şipşak yapılıverilecek işlermiş gibi.

Başka bir sonucu da, maddi beklentiyi dile getirmenin uygunsuz, neredeyse ayıp olması. “Para kazanmak istiyorsan üniversitede kalmasaydın” diye akıllıca(!) bir cevap yapıştırılır. Oysa, çok para kazanmak değildir mesele, kişinin birikimine ve yaptığı işe yakışan makul bir maaş almaktır.

Üniversite idarecileri bu “akademik miti” çok iyi sömürürler. Pazarlık yapmaya çekinen akademisyenleri ucuza çalıştırırlar. Üniversitede araştırma imkanları sağlamaya zahmet etmezler. İşine son verilen akademisyenler hakkında “yeterince iyi değilmiş demek ki, yoksa niye gönderilsin” diye düşünülmesini teşvik ederler.

Akademisyenlerin durumu “hayaller Paris gerçekler Eminönü”den bile daha beter, çünkü insanları akademik hayata teşvik eden şeylerin hiç biri mevcut değil. Bilimsel çalışma mı? Dersaneye dönmüş bir okulda her dönem beş ders vererek ve sürekli çat kapı dalan öğrencilerle uğraşarak, kolay gelsin. Entelektüel ortam mı? Kimse birbiriyle konuşmuyor bile. Genç zihinleri eğitmenin tatmini mi? Bir tek kitabın kapağını açmayan, Karl Marx ile Max Weber’i aynı kişi zanneden öğrencilere buyrun. İstediğim zaman gelir giderim mi? Kampüslerde kart basıyor akademisyenler, evkaf memuru gibi odalarında oturmaları isteniyor. Uzun yaz tatili mi? Bütünlemeler, tanıtımlar, yaz okulu derken iki hafta izin kullanabilirseniz şükredin.

Bu durumdaki akademisyen “dışarıdaki işlerde şartlar daha da kötü” avuntusuna sarılıyor. Bunun doğru olup olmadığı bir yana, akademisyenliğin diğer alternatif işlerden daha az kötü olmak dışında hiç bir avantajının kalmadığı kabul edilmiş oluyor.

Kitabın neredeyse yarısının altını çizmişim, hepsini özetlemem mümkün değil. Alıp okumanız şart. Vakıf üniversitesi öğrencisiyseniz, tumturaklı tanıtım filmlerinin arka tarafında olup bitenleri öğrenmek için, size kaliteli değil ucuz eğitim vermeye çalıştıklarını farketmek için okuyun. Akademik kariyer yapmak isteyen bir genç bilimci iseniz, nasıl bir gayya kuyusuna girmekte olduğunuzu anlamak ve gerekiyorsa gençliğinizi yakmadan yolunuzu değiştirmek için okuyun. Asistan, yardımcı doçent, veya daha üst kariyer basamaklarında bir akademisyenseniz, sadece işinizi yaparak ve kariyerinizde ilerlemekle güvenceye kavuşamayacağınızı, ama yalnız olmadığınızı, birlik olarak birşeyleri değiştirmeye çalışanlar olduğunu bilmek için okuyun.

Ayrıca bakınız:

EK: Bu yazıyı yayınladıktan hemen sonra, tanıdıklarımın çalıştığı bir üniversitede şimdiye kadar haftalık dokuz saat olan ders yükünün yakında onbeş saate çıkarılacağı haberini aldım. Vatansever ve Yalçın’ın kitabın son sayfasındaki öngörülerini doğruluyor bu haber:

“Piyasaya tâbi olmuş bir alanda, çok daha düşük maliyetle, çok daha fazla kâr sağlayan bir işletme modeli ortaya çıktıysa, bilinmelidir ki, bu model muhtemelen zaman içerisinde o sektörde norm haline gelecektir… Herhangi bir üniversitede görülen aşırı emek sömürüsü de aynı şekilde şu anda başka bir üniversitede nispeten daha iyi koşullarda çalıştığını düşünen akademisyenlerin gelecekte karşılaşacağı kaderdir.”

El öpen ve öpmeyen profesörler

Yıldırım Bayezit Üniversitesi’nde Tayyip Erdoğan’a törenle fahri doktora verilmiş. Hem de hukuk doktorası, şaka gibi! Ardından, hukuk fakültesi dekanı Fatih Uşan, Erdoğan’ın önünde eğilip elini öpmeye yeltenmiş. Bu kadar dalkavukluk Erdoğan’a bile fazla gelmiş herhalde, öptürmemiş elini.

Bu profesörün yönettiği fakültede dünyevi iktidara karşı hukukun üstünlüğünün, temel hak ve özgürlüklerin kişisel kaprislere feda edilemeyeceğinin, oy almanın haklılık ispatı demek olmadığının öğretilebileceğini zannetmiyoruz herhalde, değil mi?

Bambaşka bir yere ve zamana uzanalım şimdi. İktidar sahiplerinin entelektüellerden biat beklediği, aksi takdirde işsiz bırakmakla tehdit ettiği başka bir döneme.

1949’da, ABD’de McCarthy’ci paranoyanın yükseldiği dönemde, Kaliforniya Üniversitesi’nin mütevelli heyeti bütün üniversite çalışanlarını bir “sadakat yemini” imzalamaya zorladı. Özellikle komünizm korkusuyla hazırlanmış bu yeminde, imzalayan ABD anayasasına bağlı olduğunu, hükümetini devirmeyi savunan herhangi bir örgüte ne üye olduğunu ne sempati duyduğunu beyan edecekti.

Pek çok akademisyen, öğrenci ve çalışan, anayasaya, akademik özgürlüğe ve beraber yönetişim prensibine aykırı olan bu metne imza koymayı reddetti. İmzalamayan 31 profesör ve pek çok idari çalışan 1950 yazında işten atıldılar. Bu olay Amerikan üniversite tarihine kara harflerle geçti.

İmzalamayı reddedenlerden biri de seçkin ortaçağ tarihçisi Ernst H. Kantorowicz idi. Komünizme son derece uzak ve muhafazakâr bir kafada olmasına rağmen, akademik namusu nedeniyle böyle bir yemini kabul edemezdi. 1950 sonbaharında hazırladığı “Temel Mesele” başlıklı bir belgede imzalamayı reddedişinin sebeplerini çok etkileyici bir dille açıkladı. Aşağıdaki alıntılar bu belgeden.

ernst_kantorowicz

Ernst Kantorowicz (1895-1963)

Tartışmanın başından beri temel meselenin ne olduğu benim için apaçıktı. Belki hassasiyetimin nedeni Nazi Almanya’sındaki hem tarihçi olarak profesyonel tecrübemin hem de kişisel tecrübelerimin beni, aşina olduğum sesleri tekrar duyduğumda dikkatimi toplamaya şartlamasıdır. Hayatımın ta kendisini oluşturan bu tecrübeyi inkâr etmek yerine, onu mesleklerinin ve üniversitelerinin vakarı için mücadele eden meslektaşlarımla paylaşmak isterim.

İmza atmak, arkama yaslanıp oturarak bahçemle, kitaplarımla ve yayınlarımla ilgilenmek, böylece “yemin tartışması” sırasında bir kez daha karikatürize edilen o “naif profesör”lerden olmak en kolayı olurdu. Ancak, insani prensipler ve Beşeriyat (Humanitas) söz konusu olduğunda sessiz kalamam. Mücadeleyi tercih ederim.


Sözkonusu ettiğim şey siyasi kolaylık veya akademik özgürlük değil, hatta baskı altında alınan bir yeminin anında geçersiz sayılacak olması da değil. Tehlikedeki asıl temel meseleyi vurgulamak istiyorum: Mesleki ve insani şeref.

Cüppe giyme hakkı olan üç meslek vardır: Yargıç, din adamı, bilim adamı. Bu giysi giyenin zihinsel olgunluğunu, hüküm verme bağımsızlığını, ve doğrudan doğruya kendi vicdanına ve tanrısına sorumlu oluşunu temsil eder. Cüppe, birbiriyle ilişkili bu üç mesleğin kendi içlerindeki özerkliklerinin simgesidir. Bu meslekler baskıya boyun eğmemeli ve zorbalığa geçit vermemelidir.

Neden imzalamadım?

Çünkü baskıyla hareket etmeyi, muhbirlerin tehditkâr nezareti altında çalışmayı, zora boyun eğmeyi, korkutulmayı ve ekonomik baskıyı reddettim.

Çünkü akademik kadrom ve bilimsel şerefimle, kanaatlerim ve vicdanım karşılığı alışveriş yapmayı reddettim.

Çünkü, öğretim üyelerine karşı yürütülen işlemlerden sorumlu olanların baştan sona sergiledikleri dürüstlük, edep ve adalet eksikliği ile aşırı ayrıntıcı düzenbazlık ve hile eğilimi beni şok etti ve tiksindirdi.

El öpmeyenler, boyun eğmeyenler, insanlığın ve aklın vakarını savunanlar tarihe şerefle geçer. Üç kuruşluk çıkarları için diktatörlere cüppe giydirenler ise çiğnenmiş bir sakız gibi unutuluşun çöplüğüne atılırlar.

LYS 2014: Fizik, matematik ve ilahiyat kontenjanları

Üniversite anfisi

Birkaç gün önce LYS sonuçları açıklandı. Tek tek her programın kontenjanı ve kaç kişinin yerleştirildiğine dair verileri içeren bir dosyayı ÖSYM’nin sitesinden indirdim ve bazı bölümlerin durumlarını inceledim. Özetle, fizik bölümlerinin düşüşü devam ediyor, diğer Fen-Edebiyat bölümlerinin durumu genelde iyi, ama ilahiyat bölümleri hepsini sollamış durumda.

İki hafta önce Dünya gazetesinden İsmet Özkul üniversite kontenjanlarının bir yıllık değişimini alanlara göre ayırarak analiz etti. Üretim yerine hizmetlere yönelik kontenjanların ağır bastığı görülüyor. Mühendislik, sosyal bilimler, eğitim, idari bilimler, temel bilimler gibi alanlarda kontenjanlar geçen yıla göre azalırken, hizmet elemanı, sosyal hizmetler ve ilahiyat gibi alanlarda ciddi bir artış var.

Alanlara göre LYS 2014 kontenjanları

Alanlara göre LYS 2014 kontenjanları (Dünya, 17.7.2014)

Tablodaki en büyük artış, %43 ile ilahiyat alanında. En büyük düşüş ise %30 ile fen bilimleri alanında. İki alanın kontenjan sayıları değiş tokuş edilmiş neredeyse. Bu artış ve düşüş, diğer alanlardaki değişimlerle kıyaslanamayacak kadar büyük.

İktidarın yıllardan beri sürdürdüğü bilim karşıtı söylem ve açıkça zikredilen “dindar nesil” yetiştirme amacını hatırlarsak, bu değişimin amaçlı bir sosyal politikadan kaynaklandığını tahmin edebiliriz. İmam-Hatip’e dönüştürülen binlerce lisenin mezununa bir şeyler ayarlayacaklar tabii.

Boşalan fizik bölümleri

Fizik bölümlerinin boş kaldığı haberlerine birkaç yıldır alıştık. Bu yıl da aynı trend maalesef devam ediyor. Vatan gazetesi, ondört fizik bölümünün hiç öğrenci almadığını bildirdi.

Tam bir yıl önce ÇOMÜ’den Necdet Yücel fizik bölümlerine yerleştirmeleri analiz etmişti. Ben de bu yılki verilerle aynı analizi tekrarladım. Fizik öğretmenliklerini saymadım, ve aynı üniversitede içindeki farklı programları (farklı burslar, KKTC kontenjanı vs.) birleştirdim. Manzara şöyle.

  • 48 üniversitede 50 fizik bölümü var (Ankara’da hem fizik, hem fizik mühendisliği var; Gazi’de ise iki ayrı FEF mevcut). Necdet hoca geçen yıl için 36 üniversitede 38 bölüm saymıştı. Bir yıl içinde 12 yeni fizik programı açılmış olamaz. Yanlış mı saydım diye kontrol ettim, ama farkın nedenini tam bulamadım.
  • Artık hiç bir üniversite fizik alanında ikinci öğretim vermiyor.
  • Geçen yıl hiç öğrenci almayan yedi fizik bölümü varken, bu yıl sayı 14’e çıkmış: Adıyaman, Ağrı, Aksaray, Bingöl, Dumlupınar, Erciyes, Fırat, Gazi (Polatlı), Kafkas, Karamanoğlu Mehmetbey, Kastamonu, Muğla, Pamukkale, Yüzüncü Yıl. Her biri 11 öğrencilik kontenjan açmış.
    Bunlardan Gazi (Polatlı), Muğla ve Pamukkale geçen yıl da hiç tercih edilmemiş.
  • Sadece bir öğrenci alan fizik bölümleri: Atatürk, Bozok, Celal Bayar, Cumhuriyet, Dicle, Osmangazi, Harran, Sakarya, Süleyman Demirel, Trakya. Bunların da her birinin 11 kişilik kontenjanı varmış.
    Yazık o tek öğrenciye. Beraber ders çalışacak kimse bulamaz, canı isteyince dersi asamaz. Hayatı zor.
  • Tam dolu veya doluya yakın 14 bölüm var: Ankara (fizik müh.), Boğaziçi, Ege, Gebze YTE, Hacettepe, Bilkent, İstanbul, İTÜ, İzmir YTE, Kocaeli, Koç, Marmara, ODTÜ, Yıldız. Geçen yıla göre daha fazla.
  • Fizik lisans programı bulunan (bildiğim kadarıyla) yedi vakıf üniversitesinden Işık, Fatih, Doğuş ve Kültür bu yıl fiziğe öğrenci almamışlar. Yeditepe ise tam burslu beş kişilik kontenjanını doldurmuş ama yarım burslu on kişilik kontenjanına kimseyi çekememiş. Koç ve Bilkent ise kontenjanı tam doldurmuşlar.
  • Açılan 1042 kişilik kontenjana 516 öğrenci yerleştirilmiş.

Akademisyen olma amacıyla fizik okumaya karar veren yeni mezunlardansanız, kendinizi Bad Luck Brian gibi hissedebilirsiniz. Verebileceğim tek tavsiye, henüz yaşınız gençken başka bir işe geçin.

auto-bad-luck-brian-269570

Fen-Edebiyat fakülteleri (şimdilik) batmıyor

Fizik bölümlerinin büyük kısmı öğrenci çekemiyor, tercih edilmiyor. Sebebi basit gibi görünüyor; ne de olsa fizik diploması karın doyurmaz, iş imkânı kısıtlıdır. Öyleyse, eğer öğrenciler kolay iş bulunmayacak bölümlere girmekten kaçınıyorlarsa, Fen-Edebiyat fakültelerinin bütün bölümlerinin aynı krizle karşı karşıya olması beklenir.

Bunu test etmek için, fizik kadar “işe yaramaz” olan matematik bölümlerinin de doluluk oranlarına baktım. Bu alanın durumu çok farklı. Tam 90 üniversitede 92 matematik programı (birkaçında matematik-bilgisayar veya matematik müh. adıyla) mevcut, ve bunların çok büyük çoğunluğu kontenjanını tam doldurmuş. Pamukkale, Muğla, Gazi (Polatlı) gibi, fiziğe hiç öğrenci çekemeyen üniversitelerin matematik bölümleri tamamen dolmuş, hem de sırasıyla 62, 67, 47 öğrenci alarak.

Matematik bölümlerinde 4077 kontenjana 3823 öğrenci yerleşmiş. Doluluk oranı %94.

Derleme işi biraz zahmetli olduğu için diğer bölümlere dair ayrıntılı istatistik veremiyorum (ÖSYM bir spreadsheet dosyası verme nezaketini göstermemiş, verileri PDF üzerinde arama yaparak elle derledim). Ama gördüğüm kadarıyla, biyoloji, kimya, sosyoloji, arkeoloji, gibi diğer fen-edebiyat bölümlerinin de çoğunun kontenjanı dolmuş. Hem de fizik bölümlerinden daha yüksek kontenjanlı olmalarına rağmen.

Öğrencisizlik probleminin özellikle fizik bölümlerinde daha kuvvetli olduğu anlaşılıyor. İş bulma kaygısı fen-edebiyat bölümlerine gelişi kısıtlıyor olabilir, ama fizik alanında başka bir caydırıcı faktör daha olsa gerek. Ne olduğunu bilemiyorum.

Hayat kime güzel?

Kontenjanı geçen seneye göre yarı yarıya artırılan ilahiyat alanındaki bölümlere bakalım şimdi de.

Bu alanda 55 üniversitede bulunan ilahiyat fakültelerinin yanı sıra, 14 üniversitede de islami ilimler fakülteleri mevcut. Ve bunların kontenjanları az buz da değil, Pek çoğu 100, 150, 200, hatta 250 civarında öğrenci alıyor. Her iki tip fakültenin toplam kontenjanı , doğru saydıysam, 15 582. Ve bir tane bile boş kontenjan yok, hepsi tamamen dolu.

Yukarıda verdiğim haberde de zaten 16 354 sayısı verilmiş. Aradaki fark gözden kaçırdığım bazı bölümlerden kaynaklanıyor olabilir. Her halükarda gayet yüksek bir sayı.

Buradan anlıyoruz ki, ilahiyat okumak isteyenlerin gelecek kaygısı yok.

Koca fakülteyle fizik, matematik gibi tek bölümleri karşılaştırmak doğru mu diye sorulabilir. Evet, çünkü ilahiyat ve islami bilimler fakültelerinin altında tek program var. Tıp fakültesinde sadece tıp programı olması gibi.

Neden fiziği ilahiyatla karşılaştırıyorum da, mesela diş hekimliği veya mühendislikle karşılaştırmıyorum? Çünkü ilahiyat ile fen bilimleri meslek kazandırma açısından aynı kulvardalar; ikisi de “faydasız”, ikisi de iş hayatına doğrudan uygulanabilecek bir mesleki beceri kazandırmıyor.  Ama temel bilimci “mezun olunca ne iş yaparım” diye düşünürken ilahiyatçının muhtemelen bu konuda kafası rahat, yoksa ilahiyat kontenjanları da boş kalırdı.

Başka alanlarda “her üniversite mezunu iş bulacak diye birşey yok” diye kestirip atanlar, din eğitimi alanları piyasanın arz-talep mekanizmasından korumak için her şeyi yapıyorlar. “Merak etmeyin, biz size iş ayarlarız” mesajı veriyorlar.

Tekrar din-bilim kavgası

Sürekli söylüyoruz; temel bilim eğitimi, sonunda akademik kariyer yapılmasa bile iyi bir eğitimdir. Kişinin doğayı anlamasını sağlar, incelikli düşünme yöntemlerini öğretir. Doğru verilirse olgulara çok yönlü bakmaya, analiz etmeye, sayıları kullanmaya, görüntüye aldanmamaya alıştırır. Temel bilim eğitimi almış birisinin zekâsı zor kavramlarla boğuşarak bilenmiştir, o yüzden birçok başka işi de kolaylıkla yapar.

Mutaassıp kesim ise, tersine, din eğitiminin meziyetlerini över. Bu tür bir eğitimin ahlâk, namus, toplum düzeni, büyüklere saygı, yerini bilme gibi şeyleri pekiştirdiği ileri sürerler.

(Muhafazakâr demiyorum, çünkü ne tarihi eserleri, ne doğayı, ne de ahlaki değerleri muhafaza ettiklerini görmedik. Para hırsı uğruna yok etmeyecekleri hiç bir şey yok.)

Bir açıdan bakınca, sadece bir ön kabul meselesi gibi görünüyor. Biz “bilim öğrenmek iyidir, çünkü akılcılık iyidir” kabulüne göre davranırken, diğerleri “din öğrenmek iyidir, çünkü manevi değerler önemlidir” kabulüyle hareket ediyor. Biz olsak, temel bilim eğitimi almış insanlara şöyle veya böyle bir istihdam sağlardık. Aynı kıyağı şu anda gücü elde bulunduran mutaassıplar din eğitimi alanlara yapıyor, ne olmuş?

Rölativizm batağına saplanmaya lüzum yok. İspata, gözleme dayalı delillere ve akıl yürütmeye dayanan bilimsel düşünce ile, eski masalların evrilip çevrilip sorgusuzca kabulune dayanan dini düşünce denk değildir. Birincisi eleştiriyi, sorgulamayı, araştırmayı teşvik eder, ikincisi ise safsataları, söyleneni olduğu gibi kabul etmeyi, otoriteye boyun eğmeyi. Mutaassıp bir iktidarın din eğitimini teşvik etmesinde şaşacak bir şey yok.

Uzaya çıkalım, nanoteknoloji yapalım, biyoteknoloji üretelim demek, inovasyon, ar-ge, silikon vadisi gibi tekerlemeleri sayıklamak kolay, ama bunların yapılması öyle siparişle ve emirle olmuyor. İstediğiniz kadar para verin, elinizde bilimsel yeterliliği belli bir eşiğin üstünde olan bir toplum yoksa, taşıma suyla değirmen döndürürsünüz. Bir yığın para çarçur edildikten sonra, göstermelik bir şeyleriniz olsun diye, kuşaklar boyunca bilimsel eğitime yatırım yapmış ülkelerin kapısına gidersiniz. Onlar da size bir kapalı kutu verirler, onunla eğlenirsiniz. Her şeyi geriden takip eder, başkalarının eline bakarsınız.

Ama başarısızlığın sorumluluğunu üstlenmezi muhakkak ahlâk eksikliğine veya iç-dış düşmanlara yüklersiniz. Bu çok mühim.

uzay1

Sonunda bir gün gelir, belki savaşla, belki ekonomik sömürüyle, sizi olmuş bir armut gibi avuçlarının içine alırlar. Veya aklı bir yana atarak tahrip ettiğiniz doğa sizden intikam almaya karar verir. O gün geldiğinde bütün ilahiyatçılarınızın toplu duası bile sizi kurtaramaz.

Üniversite seçmek

Üniversite tercihleri için son gün. Üniversitenin spor salonunda kurulmuş tanıtım masalarında “konsomasyon”dayım. Bölüm hakkında soru sormak isteyenler olur mu diye beklerken bir yandan da, bugün 18-19 yaşımda olsam nasıl bir tercih yapardım diye düşünüyorum.

Üniversite yazılarına abidevi bina fotoğrafı koymak lazımmış. Değişiklik olsun, Rice'dan bir fotoğraf.

Üniversite yazılarına abidevi bina resmi koymasak olmaz. Değişiklik olsun diye Rice’dan bir fotoğraf.

Zor karar, çok zor. Üniversite diploması almak iyi bir iş bulma garantisi sağlamıyor maalesef. Genç bir insan sevdiği alana yönelmekle geçimini sağlayabilmek arasında kararsız kalıyor. Bir nevi vicdan-cüzdan paradoksu. Üstelik bu önemli kararı vermek için gerekli hayat tecrübesi de eksik.

İşin kötü tarafı, hem üniversitelerdeki niteliksizlik arttı, hem de niteliksizliği örtbas etmek için kullanılan yaldızlama taktikleri gelişti. Çarşaf çarşaf gazete ilanları, abuk subuk tanıtım filmleri, göz boyayan broşürlerle kıran kırana öğrenci çekme savaşları yapılıyor. Sonucunda da bazıları, gerçekten birşeyler öğrenmek isteğiyle kayıt yaptıran öğrencilerde hayal kırıklığı yaratıyor. İnternette resimlerini görüp beğendiğiniz bir otelin fare yuvası olduğunu görmek gibi. Tek fark, otelden hemen ertesi günü çıkabilecekken üniversiteyi ancak ertesi sene değiştirebilirsiniz.

Şimdi tercih yapacak olsam tavrım herhalde yirmi küsur sene önceki gibi olurdu: Ne istediğimi belirleyip, o konuda iyi bir şöhreti olan bölümleri tercih etmek. Fizikçi olmaya karar verdikten sonra tercih listesine sadece üç bölüm yazmıştım: Bilkent, Boğaziçi, ve ODTÜ’nün fizik bölümleri. O zamanlar puanımızı bilmeden tercih yapıyorduk, bu yüzden önceki yılın puanlarına bakarak tercih sıralaması yapıyorduk. Bu yüzden biraz riskli bir işti, ama orta puanlı tercihime (BÜ Fizik’e) girmeyi başarmıştım.

Neden sadece üç tercih yaptım? Fizik okuma kararının kendisi riskliydi zaten; fizikçi zengin olmaz, şanslıysa ancak geçimini sağlar. Bu kararın ardından, sadece en iyi bölümleri yazmak riski artırmaz, tersine azaltırdı. Bu üniversitelerden mezun olunca yurtdışında akademik kariyere devam etmemin daha kolay olacağını tahmin ettim, ve tahminim doğru çıktı. Bugün olsa İTÜ ve Koç’un fizik bölümlerini de listeme yazardım muhtemelen (tam burslu ise tabii – para vererek fizik okunmaz). Ayrıca matematik ve biyoloji bölümlerini de eklerdim.

Benim gibi tek bir alana kararlılıkla yönelenler çok az elbette. Ne istediğinizi tam olarak bilmemeniz normal. O durumda en azından ne istemediğinizi iyi bilin. Sırf tercih listesi boş kalmasın diye okumaktan zevk almayacağınız bölümleri yazmayın. Olur a, eskaza girerseniz ne olacak?

Yaygın bir ikilem: “X bölümü istiyorum, hangi üniversite olursa olsun” ile “Y üniversitesi istiyorum, hangi bölüm olursa olsun“. Elbette bu iki aşırı ucun arasında olunuyor genellikle, ama yine de zor bir durum. Böyle bir kararsızlıkta tavsiyem şudur: Öncelikle iyi üniversiteyi tercih etmeli, tam istediğiniz bölüme giremeseniz bile.

Sözgelişi, bilgisayar mühendisi olmak istiyorsunuz, ama Boğaziçi’nin ilgili bölümüne puanınız yetmiyor. Orta kalitede bir üniversitenin bilgisayar mühendisliğine gireceğinize, Boğaziçi’nin matematik veya fizik bölümlerine girin (bu bölümlerin puanının daha düşük olduğunu ve bu konulardan nefret etmediğinizi varsayıyorum). Bu bölümleri bitirdikten sonra, pek çok şeyin yanı sıra, bilişimci de olabilirsiniz.

Eskiden fikrim farklıydı, bölüm seçmeye öncelik vermeli derdim. Ama bir üniversitenin genel kalitesi (veya kalitesizliği) bütün bölümlerine yansır. Bazı bölümleri pespaye olan bir üniversitenin birkaç bölümü üstün akademik nitelikte olamaz. Akademik kalitenin öğrenci olarak sizi ilgilendirmediğini düşünebilirsiniz, ama yarattığı temiz veya kirli atmosfer aldığınız derslerde, hocalardan edindiklerinizde, kampüsteki gündelik hayatınızda pek çok şeyi etkileyecektir. Bunların bazıları gözle görülmeyen, ama gayet gerçek ve kuvvetli etkilerdir. Bazı üniversitelerin net bir karakteri olması bu etkenler sayesindedir.

Bölüm değil üniversite seçmek için başka bir sebep de beraber ders alacağınız diğer öğrenciler. Şaşırtıcı gelebilir ama, çok iyi hocaları olmayan, akademik açıdan niteliği düşük, ama büyük şehirde bulunması sebebiyle yüksek puanlı öğrenci çeken üniversitelerin mezunları gayet yetenekli ve başarılı olabiliyorlar.

Üniversiteye giriş sınavı sıralaması bir zeka testi değil, ama öğrencinin çalışma disiplini ile yakından ilişkili bir gösterge. Benzer başarıda öğrenciler biraraya geldiklerinde, hocaları onlara birşey veremese bile, zekalarını kullanarak kişisel okumalar, sosyal etkileşimler ve büyükşehirin imkânlarıyla bir yerlere gelebiliyorlar. Üniversitede kurulan arkadaşlık ağları de kariyeri kuvvetlendiriyor. Yani, üniversite seçerken küçük havuzda büyük balık olacağınıza, büyük havuzda küçük balık olun daha iyi.

Aynı etki bazen tersine işliyor. Vakıf üniversitelerinin yüzde on oranında burslu öğrenci almaları şart. Belli bir programdaki burslu öğrenci belki sıralamada otuz bininci iken, onunla aynı sınıfta aynı dersi alan burssuz öğrenci ikiyüzellibininci sıradan girmiş olabiliyor. Ders verirken çok net bir şekilde yaşadığım bir sıkıntıydı: Anlattığım temel kavramı birkaç öğrenci hemen kapıyor, bazıları biraz gayretle anlıyor, geriye kalan bir kısım ise bön bön bakıyor, anlamak için gayret bile göstermiyor. İncelediğinizde, bu dağılımın bölüme giriş sıralamasıyla ilişkili olduğunu görüyorsunuz. Böyle bir ortamda hoca hızlı ilerleyemiyor, seviyeyi düşük tutmak zorunda kalıyor, bu yüzden çabuk kavrayan ve daha fazlasını öğrenmek isteyen öğrenciler zamanlarını boşa harcamış oluyorlar. Bu duruma düşmemek için, öğrencilerin başarı sıralamasının büyük farklılık gösterdiği bölümlere girmemeye çalışın.

Son tahlilde akılda tutulması gereken en önemli şey, başarının kişisel gayrete bağlı olduğu. En iyi üniversiteden mezun olmak size kapıları otomatik olarak açmadığı gibi, kötü bir üniversiteye girmek de hayatınızı karartmaz. Yeteneklerinizi geliştirmenin ve kabiliyetinizi somut şekilde göstermenin yolları var.

Yine de bölümünüzden memnun değilseniz değiştirmekten çekinmeyin. Bir senem yanar diye düşünmeyin; hayatınızın geri kalanı içinde bir sene devede kulaktır. Zaten o bir sene boşa gidecek diye birşey yok. İngilizce öğrenin, internetteki derslere kaydolun, kitap okuyun, gezin dolaşın.

Bayan Higgs, oğlunuz çok zeki ama çalışmıyor

Duymayan kalmamıştır, bu yılın Nobel Fizik ödülü İskoç fizikçi Peter Higgs’e gitti. Higgs’in yaptığı işin önemi çok büyük. Ayrıntılar için Açık Bilim’deki şu yazıya bakabilirsiniz.

higgs_postcard

Cuma günü The Guardian, Higgs’le yaptığı bir röportajı yayınladı. Higgs diyor ki:

Bugün olsa akademik bir iş bulamazdım. Bu kadar basit. Yeterince üretken bulunmazdım sanırım.

Araştırmaların değerlendirilmesi sırasında bölüm için bir utanç kaynağı olurdum. “Lütfen son yayınlarınızın listesini verin” diyen bir yazı bölümde dolaşırdı. Ben de “yok” yazar geri gönderirdim.

Meslek birliklerine üye olup üniversite idarecileri ile çatışması da buna eklenince, Higgs aslında çok önceden işten atılabileceğini, ama 1980’de Nobel alacağı dedikodularının çıkmasıyla kurtulduğunu söylüyor. Daha sonra öğrendiğine göre dekan “bekleyelim bakalım, Nobel’i almazsa istediğimiz zaman atarız nasılsa” diyesiymiş.

Bu hikaye, bugünün “performans odaklı”, makale ve atıf sayılarına dayanan bilim yapma usulünden şikayet eden bizlere çok sempatik geliyor elbette. Tonton, idealist, solcu bilimci kötü idarecilere karşı. Düşünsenize, temel fiziğe olağanüstü bir katkı yaparak Nobel almış birisi bile akademik performans yüzünden idarecilerle karşı karşıya gelebiliyor.

Bakalım bu göründüğü gibi siyah beyaz bir hikaye mi sahiden?

Higgs’in bilimsel yayınlarına baktığımızda 1966’ya kadar gayet üretken olduğunu görüyoruz. Nobel almasını sağlayan makale 1964’de yayınlanmış. Ancak 1966’dan, emekli olduğu 1996’ya kadar sadece bir orijinal araştırma makalesi var, o da 1979’da yayınlanmış. (Gördüğünüz diğer yayınlar orijinal çalışma değil)

Otuz yıl içinde sadece bir yayın yapan birisinin “yeterince üretken bulunmaması” bence olağanüstü nazik bir ifade.

Higgs, ne parçacık fiziğinde, ne de doktora konusu olan molekül fiziğinde yeni gelişmeleri takip edemediğini, bu konuda “temel bir beceriksizliği” olduğunu söyleyecek kadar dürüst. Elli yıldır yayın yapmamaktan rahatsız değil. Seksenini geçmiş bir adamın artık böyle şeylere kafayı takmaması da normal zaten. Yılları geriye saracak hali yok kimsenin.

Ancak, “akademik özgürlük” adına böyle bir tavrın yüceltilmesi çok yanlış olur. Bir bilimci bilgi üretmelidir. Bu kadar zeki bir adamın yavaş veya hızlı, küçük veya büyük, şu veya bu alanda düzenli olarak çalışması mümkün değil miydi? Ders kitapları yazamaz mıydı?

Nobel laneti diye birşey vardır, Nobel ödülü alanların bilimsel işleri bırakmalarını betimler. Belki yapılacak her şeyi yapmış olma ruh hali, veya Nobellik işlerini aşacak bir çalışma yapmaya çalışmak yüzündendir. Higgs Nobel’i o zaman almadı elbet, ama 1964’deki yayınları ile şöhret kazandı, ödüller aldı. Belki de bu rahatlık yüzünden emekliliğine kadar birşey yapmadı.

Bilimcilerin istedikleri konuda, istedikleri tempoda çalışmalarına izin verilmesi esastır tabii. Ama hiç bir şey üzerinde çalışmayan, gençliğindeki başarılarının üzerine yatıp bilime katkıda bulunma görevini yerine getirmeyen birisini örnek almak doğru olmaz.

Buna karşılık, Andrew Wiles örneğini düşünün. Fermat’nın son teoremini ispatlamak için, başka bir şeye bakmadan altı yıl çalıştı. Üzerinde hızlı yayın baskısı olsaydı bu işi başaramazdı. Ama Higgs’in durumu böyle değil; kariyerinin çoğunda bilimsel araştırma yapmamış. Bence sadece bu devirde değil, o devirde de akademik bir görevi haketmiyormuş, hele Edinburgh gibi bir üniversitede.

Röportajda, Higgs’e bir kürsü verilmemesinin sebebinin bazı konularda idareye direnmesi olduğu iddia ediliyor. Belki öyledir, ama otuz senede tek bir yayın yapıp kürsü sahibi olan başkası var mı, bakmak lâzım.

Higgs’e sempatiyle bakıyor olabilirsiniz. Şunu düşünün: Nobel almasaydı da onun bu boşvermişliğini onaylayacak mıydınız?

Yayın yapma baskısı ifratına karşı, bilgi üretmeden ömrünü geçirme tefritini kabul edemiyorum. 15 saat ders verip yine de yayın yapabilen insanlar tanıyorum. Olağanüstü zeki ve üretken olup, kırk yaşında hâlâ kalıcı bir iş bulması mümkün olmamış bilimciler tanıyorum. Bahanesi ne olursa olsun, otuz sene bilimsel iş yapmamanın “ama bak Nobel aldı” diye yüceltilmesi her şeyden önce bu insanlara haksızlık.

Yeditepe Asistan Dayanışması

Akademik kariyer amacıyla yüksek lisans ve doktora çalışması yapanları desteklemenin şimdiye kadarki yaygın yolu, bu öğrencileri üniversitede asistan (araştırma görevlisi) olarak istihdam etmekti. Böylece hem düzenli bir gelir ile kafaları rahat olarak bilimsel çalışmalarını yapabilirler, hem de üniversite aktivitelerinin içinde olarak ilerideki mesleklerine hazırlanabilirlerdi.

Ancak, son yıllarda vakıf üniversitelerimizde başka bir usul yaygınlaştı: Lisansüstü öğrencileri burslu göstererek okul ücretlerini affetmek, ve burs karşılığında belli bir süre (tipik olarak haftada 10-20 saat) çalıştırmak.

(Devlet üniversitelerinde de çok rahat sayılmazlar hani, ama konuyu dağıtmayalım.)

Bu anlaşmada avantaj üniversitede. Burslu öğrencilere istediği her türlü işi (öğretim, idari) yaptırabiliyor, ama işçi olarak çalıştırmadığından iş kanununun getirdiği yükümlülüklerden kurtuluyor. Emeklilik primi ödemiyor ve istediği zaman bursunu kesmek, yani fiilen kovmak hakkına sahip. Sorgu sual edilemiyor.

Yaptırılan işlerin akademik niteliğini ve çeşitliliğini Yeditepe Asistan Dayanışması’nın kamuoyu duyurusundan okuyalım (vurgular orijinal metinden):

Her üniversite çalışanınin veya öğrencisinin bildiği gibi, hepimiz bölüm ve üniversite çapında sınav gözetmenliği, tanıtım görevi, her tür idari işin yürütülmesi, e-dönüşüm ve planlama sorumluluğu / takibi, akademik danışmanlık, öğrenci kayıtları ve ders çizelgesi takipleri, ERASMUS danışmanlığı, proje danışmanlığı, laboratuvar sorumluluğu, YÖK, Dekanlık ve Enstitülerden gelen her türlü idari/bürokratik iş (FEDEK, MÜDEK, Faaliyet Raporları, Bologna raporlamaları, vs.) gibi çeşitli görevleri fiilen yürütmekteyiz. Söz konusu işlerle ilgili şifre ve yetkilerimiz son aylarda elimizden alınmış, bölümlerde aynı işleri hâlen fiilen yapmakta olduğumuz halde emeğimiz kâğıt üzerinde görünmez kılınmıştır. Emeğimizi görmemekte direnen sadece YÖK ve üniversite yönetimidir.

…..

Her vakıf üniversitesi belli sayıda burslu öğrenci okutmakla yükümlüdür ve bunun karşılığında devletten yardım alır. Bizi bu şekilde çalıştırarak üniversite,

  • Burslu öğrenci kotasını doldurmakta,
  • Sigortasız, düşük maliyetli, “esnek” emek gücü yaratmakta,
  • İdari iş yükünü bize yükleyerek işe alacağı idari personelden tasarruf etmektedir.

Burslu öğrenci statüsünün yol açtığı istismarın boyutunu linkteki metinde okuyabilirsiniz.

Bazı durumlarda bir öğrenci bir vakıf üniversitesinde okul ücreti karşılığı 10 saat görev yaparken, geçinebilmek için başka bir üniversitede asistan olarak çalışabiliyor. O zaman haftalık 30 saat araştırma dışı iş yüklenmesi gerekiyor. Ne zaman araştırma yapacak?

Hatta, aynı üniversitenin bir bölümünde kayıtlıyken başka bir bölümünde asistan olarak çalıştığı için bu kadar iş yüklenmek zorunda olanlar da tanıyorum. Kendi asistanından okul ücreti almak çok trajikomik bir zırva, ama “işine gelirse” cevabı her şeye kadir.

Asistanlar “Prekarya” olmaya mahkum edilince, bir akademisyen olmanın belki de en önemli parçası olan medeni cesaretleri kırılıyor. Bursum kesilirse ne yaparım diye düşünerek her şeyi kabul etmeye, hiç bir şeye ses çıkarmamaya hazır duruma geliyorlar. “Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” olmanın cezasız bırakılmayacağını düşünüyorlar.

Halihazırda büyük bir korku imparatorluğu ve niteliksizlik hiyerarşisi olan üniversite sistemimize, korkutulup sindirilmeyi işlerin normal usulü zanneden yeni üyeler eklemenin iyi sonuçlar doğurmayacağı belli.

Neyse ki buna karşı biraraya gelerek ses çıkaranlar var. Birçok üniversitede asistan dayanışma birlikleri kuruldu, Yeditepe de bunların arasında.

Yeditepe Asistan Dayanışması, bursları kesilip fiilen kapı önüne koyulan üç asistan için 31 Temmuz Çarşamba 12:00’de bir protesto eylemi düzenliyor.

yeditepe

İşten çıkarılan asistanlarla yapılan mülâkatı dinleyerek daha ayrıntılı ve sarsıcı bilgiler alabilirsiniz.

Ancak bu yapılan hukuki değil. Bilkent benzer bir durumda haksız bulundu. Mahkeme, iş tespiti sonucu, yapılan işin araştırma görevliliği olduğuna karar verdi ve öğrencinin özlük haklarının iadesine hükmetti. Bu karar, diğer görünmez asistanlar için emsal olabilir.

Bu protestoyu bütün kalbimle destekliyorum. Üniversite mensuplarının, müstakbel meslektaşlarının hem bilimsel yeterlilik, hem de entelektüel namus açısından iyi yetişmesini talep etme hakları vardır; hatta buna mecburdurlar. Akademide korku, baskı, ürkeklik kültürüne itiraz etmek hepimizin boynunun borcu.

Üniversitede özgürlükler başka her yerden daha geniş olmalıdır. Bu özgürlük, bilimsel ve entelektüel ilerlemenin ön şartıdır; dahası toplumsal özgürlüklerin zamanla genişlemesine de önayak olur. Bunu üniversite sağlamazsa başka hangi kurum sağlayabilir?

Bütün bu yapılanlara “neoliberal politika”, “sermaye baskısı” gibi açıklamalar bulunabilir, doğrudur da. Ama baltanın sapının bizden olduğunu unutmamak lâzım. Özgeçmişi başarılı bir kariyerle şişmiş, Amerika veya Avrupa’nın bilim kurumlarında yıllar geçirmiş insanlar, profesör/dekan/rektör olduklarında, bir bakıyorsunuz, “üstünün” her sözüne boyun eğen Şarklı küçük memurlara dönüyor, akademik namusu ve medeni cesareti unutuveriyorlar. Bu erdemleri hatırlama “küstahlığını” gösterenler çıkınca da ümüklerine çöküveriyorlar.

Üniversitenin büyük görevi

Türkiye’yi yönetenler bir üniversitenin büyük görevi nedir bilmiyorlar. Oysa ki, kendi TÜBİTAK’larının çıkardığı, Harvard’ın eski Fen-Edebiyat fakültesi dekanı Henry Rosovsky’nin Üniversite isimli kitabını okusalar bir fikir edinirlerdi.

12_1

Harvard’da akademik yılların çoğunda, öğrencisi en fazla olan ders, Ekonominin İlkeleri dersi olmuştur. Bu derse, normal olarak, bin civarında öğrenci kaydolur ve öğrencilerden, okul ücreti geliri olarak yıllık üç milyon dolar sağlanır. Şimdi bundan ekonominin Orta Doğu dillerinden veya termodinamikten daha önemli olduğu anlamı mı çıkar? Bu, önemden ne anladığımıza bağlıdır.

Herhangi bir akademik önder (rektör, dekan, bölüm başkanı) bu şekilde akıl yürütmenin anlamsız bir parodi olduğunu ve sadece yıkıcı sonuçlar verebileceğini bilir. Elbette öğrencinin eğitimle ilgili istekleri karşılanmalıdır, fakat bu daha büyük bir görevin sadece bir parçasıdır. Bizler, büyük geleneklerin kuşaktan kuşağa geçmesini sağlarız. Günümüzde pek talep edilmeyen, ya da çağımızın sorunlarıyla ilgisiz gibi gözüken konu ve yaklaşımları da korur ve geliştiririz. Çünkü gerçekten önemli olan ile günümüzde yüksek talebi olan düşünceler arasında çoğu zaman pek az ilişki olduğunu biliriz. Günümüzün ikilemlerinden bazılarının, yüzlerce yıl önce yaşamış düşünürlerin sahip olduğu anlayışa ve bilgiye başvurmakla çözülebileceğinden eminim. Ve biz o hazinelerin koruyucusuyuz. Bir keresinden rektöre, Harvard’da Latin dilleri öğrenmek isteyen tek bir öğrenci kalmasa bile (o sırada pek popüler bir konu değildi) bölümü ayakta tutmak zorundayız demiştim. Neden? Çünkü Fransız, İspanyol ve İtalyan edebiyatının klasikleri paha biçilmez bir mirastır. Onların yaşayan etkisini yitirmek karanlık çağlara geri dönmek demektir. Üniversite maliyet muhasebecileri tarafından yönetilemez; üniversite sadece değişen pazarlara göre tepki veren bir ticari kuruluş gibi yönetilemez. Bu bizim için kötüdür, hizmet vermeye çalıştığımız toplum için daha da kötüdür.

Birçoğumuz, eğer üniversitenin görevini ciddiye alıyorsak, piyasanın yanlış sinyaller gönderdiğini anlarız ama iç ve dış baskıları da gözardı edemeyiz … Faydacı kararlar çalışma alanlarına ve kişilere öncelik verecektir, ama bunlar kişisel faaliyetlerin özündeki değerlerle doğrudan ilgili olmayacaktır.

Karşılaştırılması imkânsız iki konuyu, Sanskrit ve bilgisayar bilimlerini ele alalım. Şüphesiz bilgisayarların önemi üzerinde fazla durmaya gerek yoktur … Piyasa zorlamaları gereği [bilgisayar bilimcisi öğretim üyeleri] yüksek ücretler ve özel ayrıcalıklar elde edeceklerdir …

Sanskritçe uzmanları ise kendilerini oldukça farklı bir durumda bulurlar. ABD’de çoğu pek küçük olmak üzere sadece yedi Sanskritçe bölümü vardır. Ben dekanken bütçe olanakları Harvard’da sadece bir profesör ve bir doçenti kaldırıyordu …

Sanskritçe öğretiminin ve araştırmalarının artırılması gerektiğini ileri sürüyor değilim; bu konuda arz ve talep dengede görünüyor. … [Ama] Bir Sanskritçe uzmanının üniversiteye yaptığı katkının, bir bilgisayar uzmanınınkinden daha az değerli olduğunu kimse iddia edemez. Hepimiz fen ve edebiyat bahçesine emek veririz – koruruz, keşfederiz, öğretiriz. Üzerinde çalışmayı seçtiğimiz özel alanlar elmalar ve portakallar gibi değişik ürünler verir. Gerçek dünyayla ilgisi yokmuş gibi görünen bir dersi alan tek bir öğrenciyi aydınlatmak, dünyayı değiştirmek açısından, kalabalıklar arasında revaçta olanı vermekten çok daha anlamlı olabilir.

(3. baskı, s.242-245, çeviren Süreyya Ersoy.)