Kategori arşivi: Akademik Sahtecilik

Tez fabrikaları

Cennet vatanımızdaki iş kalitesi hiç bir zaman gelişmiş ülkelerdekinin yanına bile yaklaşamıyor, ama sahtekârlık numaralarını hızla ithal edip benimsemekte üstümüze yok.

Conilerin “essay mill” dediği sahtecilik şirketleri bizde de mevcut uzun zamandır. ABD’de bu şirketler genellikle, lise ve üniversite seviyesinde düzenli olarak verilen araştırma ödevlerini para karşılığı hazırlama “hizmeti” veriyorlar. Bizim eğitim sistemimizde araştırma ödeviyle falan zaman kaybedilmediği için bu iş alanı kapalı. O yüzden, yüksek lisans ve doktora tezlerine saldırmış durumda buradaki şirketler.

Sahtekârlığa gayet açık bir pazar var zaten. Emeksiz yemek isteyen de çok, zahmete girmeden ünvan edinmek isteyen de.

CV’de güzel durur diye tırışkadan bir yüksek lisans, hatta doktora yapmak istiyorsunuz, ama bütün gün çalışıyorsunuz, e akşamları da yeni çıkmış filmleri izlemeniz lazım. Siz de insansınız, yazık. O zaman başkası sizin yerinize yazsın tezi, siz alın ünvanınızı. Parasıyla değil mi?

Mesela şöyle bir şirket imdadınıza yetişir:

İntihal garantisi veren tez yazma şirketi

“İntihal garantisi” — Evet, orası doğru.

Link vermiyorum özellikle; sahtekârlara kolaylık sağlama niyetim yok. Zaten “benimle dalga geç” diye bağıran bir site. “İntihal garantisi” vermeleri harika mesela. Aslında “özgün yapıyoruz, kes yapıştır yapmıyoruz” demek istemiş, ifade etmeyi becerememiş (bir de buna akademik tez yazdıracaklar). Ama istemeden doğruyu söylemiş, çünkü böyle bir hizmeti aldığınızda buz gibi intihal yapıyorsunuz.

Bitirme ödevi, yüksek lisans tezi, hatta doktora tezi yazıyorlarmış. Sitede şöyle diyor:

AKADEMİSYENLER TARAFINDAN DOKTORA TEZİ HAZIRLANMAKTADIR.

Çalışan veya zamanı olmayanlar için oldukça uygun ve hızlı olarak hazırlanmaktadır.

Hazırlanan projeler İNTİHAL (Türk Dil Kurumu: Aşırma) garantilidir.

Telefon – Mesaj – Whatsapp – Mail yolu ile aklınıza takılan veya öğrenmek istediğiniz konuları sorabilirsiniz.

Konunuzu belirlemediyseniz, konu seçiminde yardımcı olabiliriz.

Hipotez oluşturulur, yazılır size sadece okula teslim etmek kalır.

Okulun yazım kuralları göz önünde bulundurularak hazırlanmaktadır.

İnternetteki tez yazım sitelerinden alacağınız rakamlardan cok daha uygundur.

Konu seçimi onlardan, hipotez onlardan, araştırıp yazmak da onlardan. Anahtar teslim tez. Size sadece okula götürüp vermek kalıyor. Tez savunmasından nasıl geçeceğiniz size kalmış; o kadarını da becerin artık.

Söylemek zorunda kalmak acı veriyor ama söylemeliyim, çünkü anlamayan pek çok insan olduğu belli: Başkasına yazdırılan tezle akademik ünvan veya geçer not elde etmek ahlaksızlıktır. Dersten aldığınız not, okuldan aldığınız diploma, o işi bildiğinizi gösteren bir belgedir. Kendiniz öğrenmeyip başkasının yaptığı işle diploma alıyorsanız sahtekârsınız, o kadar.

Ama ben yine kendim öğrendim. Başkası yapmış olabilir araştırmayı, ben oradan okudum öğrendim.” Hadi ordan, yazılmış teze şöyle bir göz atmakla hiç bir şey öğrenmediniz! Kaldı ki, bitirme ödevlerinin ve tezlerin amacı bir konuyu öğrenmek değil, o konuyu araştırmayı öğrenmektir. Tezini hakkıyla yapan birisi başka bir konuyu da araştırıp öğrenir kolaylıkla. Sahtekâr bunu yapamaz.

Hele doktora! Doktora çalışmasının tek amacı, bir problemi incelemek ve kimsenin bilmediği özgün bilgi çıkarmaktır. Araştırmacılığın çıraklığıdır doktora çalışması. Doktora tezinizi bir başkası yazdıysa, doktor ünvanı size değil ona aittir.

Ama ben çalışıyorum, zamanım yok.” O zaman doktora yapmayıverin. Doktora tam zamanlı bir iştir. Yemek yapmaya zamanınız yoksa dışarıda yersiniz, temizlik yapmaya zamanınız yoksa temizlikçi tutarsınız. Ama doktora yapmaya zamanınız yok diye, parayla tez yazdıramazsınız.

 

Bir açıdan içim rahat aslında, çünkü dişe dokunur bir iş çıkmaz bunlardan. Düşünsenize, kabul edilebilir bir tez üretmek için yıllar boyu çalışıyor insanlar. Yazması bile aylar sürüyor, ince ince düşünerek. Oradaki gölge yazar, alacağı üç kuruş için çok mu didikleyecek sanıyorsunuz? Alacak İngilizce metni, otomatik çeviri programlarına koyacak, çıkan zırvaları duvarda tezek kurutur gibi patpat koyacak arka arkaya.

Tezek kurutma duvarı

Elinize verilen tez ve ekleri (temsili).

Psikolog Dan Ariely, ödev üretme şirketlerinden kaygılanan akademisyenlerden biri olarak bir deneme yapmış. Dört değişik şirkete belli konuda araştırma ödevi ısmarlamış. Konu da, ironik olarak, kandırma ve aldatma çeşitleri. 12 sayfalık ödev için 150$-216$ arası ücretleri de peşin ödemişler.

Sonuç tam bir hüsran (öğrenciyseniz elbet)! Ariely gelen ödevlerin tamamen zırvalıktan ibaret olduğunu söylüyor. Kaynaklar saçma sapan, referans tarzı tutarsız, dili çok bozuk, paragraflar arası uyum yok, hatta yazılan şeylerin konuyla ilgisi bile yok.

Sonuç Ariely’nin içini rahatlatmış. Gönderilen yazı o kadar berbat ki, bu hizmetleri kullanan bir öğrencinin bir daha aynı hatayı yapmayacağını düşünüyor. Dahası, metinde intihal edilmiş pek çok kısım tespit etmiş. Bunu şirkete bildirdiğinde, şirket onu (bir öğrenci sanarak) durumu okula bildirmekle tehdit etmiş! Tüketici hakları filan hikaye yani.

Düşünün bakalım, on sayfalık ödevde bu kadar baştan savmalık yapılıyorken, teziniz iddia ettikleri gibi okula teslim etmeye hazır halde mi olacak?

Ama akademik sahtekârlığı yapabilecek tıynette olanlar, berbat bir metni bile utanmadan tez diye verebilecek pişkinlikte olabilirler. Burada tez danışmanına ve jüri üyelerine görev düşüyor. Danışmanın görevi, öğrencisine yol göstermek ve ilerleyişini adım adım takip etmektir. “Git hazırla gel” deyip tez süresinin sonuna kadar yüzüne bakmazlık yapamaz, saçma sapan bir metni de sebebi ne olursa olsun kabul edemez. Sahtekârlık yapan öğrencinin çalışmasını kabul eden hoca aynı sahtekârlığı yapmış sayılır.

Ezberden değil, tecrübeden konuşuyorum. Karşıma sahtekârlık ürünü bitirme tezi de geldi, yüksek lisans tezi de. Getiren öğrencinin sızlanmalarına bakmadan geri çevirdim. Çeşitli seviyelerdeki idarecilere gittiler, belgeleri önlerine atıp ağızlarını kapattım. Akademik ahlakınız da kalmadıysa, hiç bir şeyiniz kalmamış demektir.

Aynı şey tezi değerlendiren jüri üyeleri için de geçerlidir. “Nasılsa danışmanı okumuştur” diye hiç bakmadan onay verme hakkınız yok. Siz saksı olarak değil, tarafsız bir göz olarak orada bulunuyorsunuz. Sahtekârlık tespit ettiğinizde gözlerine sokma, tutanağa geçirtme, şerh koyma, reddetme sorumluluğunuz var. Bölüm içindeki ayak oyunları ve entrikalar size mesleki şerefinizi unutturmamalı.

Bu sahtekârlığı bir şekilde yutturup doktorasını alan birinin öğretim üyesi olduğunu hayal edin. Bilimsel çalışma nasıl yapılır bilmediği için bütün hayatını hile hurdayla geçirecek, safsata yayacak, öğrencilerin aklını çamurlu ayaklarıyla ezecek.

Bir tezin sahtecilikle yazıldığı ortaya çıktığında sadece öğrenciye değil, danışmana ve jüri üyelerine de ağır bir ceza verilmesi, sahtekârlığın azalması için şart. Şimdi, eskaza bir intihal yakalansa “haberim yoktu” deyip çıkıyorlar işin içinden.

 

Birkaç yıl önce bu meselelerden bahsetmek bir anlam taşıyordu. Oysa şimdi, “operasyon var, paraları sıfırla” diye telefonuna korkuyla fısıldayan bir sesin sahibinin ülkenin en büyük makamına taşındığı bir ülkedeyiz. Bu ortamda akademik ahlaktan bahsetmek Titanik batarken yatak örtülerini düzeltmek kadar anlamlı ancak.

Biz yine de not düşelim. Biz göremesek de torunlarımız görür belki ülkenin medenileşmesini.

 

YÖK disiplin yönetmeliği değişti – her şey aynı

YÖK’ün disiplin yönetmeliği değiştirilmiş. Normalde böyle şeyler dikkatimden kaçar, ama “basına demeç verenler kamu görevinden atılacak” mealinde tweetler görünce merak edip baktım. İtiraf edeyim, ben de önce aynı tweetlerden attım, ama bakınca öyle birşey olmadığını gördüm.

Dün Resmi Gazete’de yayınlanan değişikliklere bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz. Eski yönetmelik de YÖK’ün web sayfasında mevcut (ama yakında yeni düzenlemeyle değişecektir). Bu ikisini karşılaştırdığımda, “Bilimsel tartışma ve açıklamalar dışında, yetkili olmadığı halde basına, haber ajanslarına veya radyo ve televizyon kurumlarına resmi konularda bilgi veya demeç vermek” diye ifade edilen suçun(!) cezasının eski yönetmelikte kademe ilerlemesinin durdurulması iken, yeni yönetmelikte “sadece” kınama olduğunu gördüm.

Yani, Polyannacılık yapmak istiyorsak yeni bir yasak konmadığını, cezanın hafifletildiğini söyleyebiliriz. Öte yandan, benim gibi hiç bir şeyden memnun olmayan bir huysuz iseniz, üniversite hayatını düzenleyen bir kanunda bir akademisyenin ifade özgürlüğünü kısıtlayan bir maddenin bulunmasından bile rahatsız olabilirsiniz. Her halükarda ortadaki gerçek, bu eylemin kamu görevinden çıkarmakla cezalandırılmadığı.

(Ek: YÖK özellikle bu konuya dair bir basın açıklaması yayınladı. Diyor ki:

1982 yılında yapılmış bir düzenlemenin devamında niçin yarar görüldüğü sorusu akla gelebilir. Buradaki etken, düzenlemede herhangi bir yarar görülmesi yahut bu yasağın haklı bulunması değil, 657 sayılı devlet memurları kanunun amir hükümlerine uymak zorunluluğudur. Disiplin suç ve cezaları 2547 sayılı kanunda ve 657
sayılı kanunda düzenlendiği ve 2547 sayılı kanunda hüküm olmayan hallerde 657 sayılı
kanunun uygulanması bir zorunluluk olduğundan, 657 sayılı kanun ise bu tür eylemleri
yasaklayan bir kanun hükmü içerdiğinden (bkz. 657 sayılı kanun, m.125), böyle bir
düzenleme zaruri görülmüştür. Nitekim, bu yönetmelik düzenlemesi olmasa dahi aynı
eylemin öğretim elemanları ve memurlarca işlenmesi halinde zaten bu kanun hükmü
uygulanacağından yapılan değişiklik sadece yönetmeliğin kanuna uygun hale getirilmesi
şeklindedir

Madem zaten 657’deki hüküm uygulanacak, bu düzenleme gereksiz demektir, niye var? Bir ayıp eksilse olmaz mı? Üstelik, devlet memuru olmayan akademisyenler de bu yönetmeliğe tâbi, niye onlara da dayatılıyor aynı ceza?)

Aynı şekilde, “kamu görevinden çıkarma” cezası verilen durumların listesi de, iki değişiklik hariç, önceki yönetmelikle aynı.

En önemli değişiklik, intihal suçunun kamu görevinden çıkarmayla cezalandırılması. Bir süre önceki bir olaya yönelik bir düzenleme olduğunu sanıyorum. İntihal yaptığı için, eski YÖK yönetmeliğine uygun olarak öğretim üyeliğinden çıkarılma cezası verilen birisi idari dava açtı. Danıştay, böyle bir ceza tanımlı olmadığı için kararı bozdu (karar metni burada).

İstanbul Üniversitesi’nin konuyla ilgili iç yazışması geçen Aralık ayının başında internete sızınca, böyle şeyleri önemseyen küçük bir kesim içinde bu karar, biraz da sansasyonel bir biçimde, “intihal serbest bırakıldı” şeklinde sunuldu, ama asıl mesele yasaların özensiz hazırlanmasından doğan bir boşluk bulunmasıydı. Danıştay, intihali disiplin suçu olmaktan çıkarmamıştı. Yönetmelikteki yeni düzenleme bu boşluğu doldurmaya yönelik gibi görünüyor.

Ancak, yönetmeliğin çoğunlukla eski halinde kalması, her şey yolunda demek olmuyor. Kamu görevinden çıkarma cezası öngörülen eylemlere bakalım. Meselâ:

a- İdeolojik, siyasi, yıkıcı, bölücü amaçlarla eylemlerde bulunmak veya bu eylemleri desteklemek suretiyle kurumların huzur, sükun ve çalışma düzenini bozmak; boykot, işgal, engelleme, işi yavaşlatma ve grev gibi eylemlere katılmak ya da bu amaçlarla toplu olarak göreve gelmemek, bunları tahrik ve teşvik etmek, yardımda bulunmak

Hükümetin işine gelmeyen her şeye “ideolojik, siyasi” yaftasını yapıştırdığını biliyoruz. Bu maddeyle, herhangi bir şekilde muhalif bir ses çıkaran birisi işinden atılabilir.

Başbakan başörtüsü için “velev ki ideolojik, ne olmuş yani” demişti, ama başka ideolojik konularda bu kadar rahat ve geniş değil ne yazık ki.

Diyelim aşırı çalıştırılan ve sömürülen bir asistansınız, sesinizi duyurmak için kampüsünüzde protesto düzenlediniz. Öğrencisiniz, siyasi bir eylem yaptınız. Hocasınız, bu eylemleri desteklediniz, belki kapınıza bir poster astınız. Huzuru bozdunuz işte, güle güle.

Veya şu: “b- Yasaklanmış her türlü yayını veya siyasi veya ideolojik amaçlı bildiri, afiş, pankart, bant ve benzerlerini basmak, çoğaltmak, dağıtmak veya bunları iş yerine veya iş yerindeki eşya üzerine yazmak, resmetmek ve asmak, teşhir etmek veya sözlü ideolojik propaganda yapmak

Mesela benim ofis duvarımda Gezi direnişi yadigarı, TKP’nin “Boyun Eğme” afişi asılı. Bu yasaktı, değildi, tartışmak boş. Birileri emreder, mahkeme tak diye yasak ilan eder.

Diyelim ağzınızın ayarı kaçtı “bu neoliberal hükümet ülkeyi mahvetti” diye lafa başladınız, hop, ideolojik sözlü propaganda. Sayın muhbir arkadaşınız amirinize yetiştirdiği anda iş bitti.

Yönetmelikteki “amir”, “maiyet” lafları da birer diken gibi batıyor bana. Akademisyen emir mi alır da amiri olsun, emir mi verir de maiyeti olsun? Memur yasasından aktarılan “disiplin” yönetmeliği ve emir-komuta zihniyeti akademik düşünceye taban tabana zıt.

Amaan, sen de çok deşiyorsun, intihale ağır ceza vermişler işte, bu da bir gelişmedir” diyebilirsiniz. Ama intihal eskiden de disiplin suçuydu, kaç kişi intihalden soruşturuldu? Cim karnında nokta. Profesör Kayhan Kantarlı bu düzenlemenin intihali azaltmayacağını yazıyor, çünkü intihal düzenli olarak örtbas ediliyor, soruşturmalar engelleniyor.

Darbe döneminde, emir-komuta anlayışıyla hazırlanmış bir yönetmeliğe “sivil” hükümet tarafından neredeyse hiç dokunulmamış olması, intihale verilen cezanın artmasından duyduğum mutluluğu gölgeliyor.

Ha, unutmadan, yönetmelikte bir değişiklik daha var.

Eski yönetmelikte kamu görevinden çıkarma gerektiren fiillerden birinci madde “Cumhuriyetin niteliklerinden herhangi birini değiştirmeye veya ortadan kaldırmaya yönelik eylem yapmak; ideolojik, siyasi, yıkıcı, bölücü amaçlarla eylemlerde bulunmak…” diye başlarken, yeni yönetmelikte bu yok. Yukarıda verdiğim gibi, “İdeolojik, siyasi, yıkıcı, bölücü amaçlarla eylemlerde bulunmak…” diye başlıyor.

Cumhuriyetin her şeyine bayılmak zorunda değiliz. Her vatandaş elbette cumhuriyetin beğenmediği niteliklerini değiştirmek isteyebilir, bunun için eylem de yapabilir. Ama bütün diğer kısıtlamalar, “ideolojik”ler “siyasi”ler “yasak yayın”lar filan yerinde dururken bir tek bunu kaldırmak, nasıl demeli, biraz “manidar”!

Şişme dergiler, yeniden

Energy Education Science and Technology dergisinden geçtiğimiz yıl içinde bahsetmiştim. Matematik Dünyası’ndaki yazımın yayınlanmasından sonra, başka araştırmacıların da aynı rahatsızlığı paylaştığını görme imkânım oldu.

Hacettepe Üniversitesi Bilgi ve Belge Yönetimi bölümü hocalarından Umut Al, bilimsel yayıncılık istatistikleri konusunda çalışan en üretken uzmanlardan biri. Aynı bölümden çalışma arkadaşı İrem Soydal ile beraber yazdıkları “Dergi Kendine Atıfının Etkisi: Energy Education Science and Technology Örneği” başlıklı makaleleri geçen ay Türk Kütüphaneciliği dergisinde yayınlandı.

Al ve Soydal özenli bir analizle EEST dergisinin şaibeli işleyişini ve atıf manipülasyonunu göz önüne seriyorlar.

3 Temmuz 2012 tarihi itibariyle EEST’deki 633 adet yayına 7727 kez atıf yapılmıştır. Bu atıfların sadece 481’i EEST dışındaki dergilerden gelirken, EEST için dergi kendine atıf oranı yaklaşık olarak %94’tür. Derginin “erişilebilen” az sayıdaki makalesi incelendiğinde, genellikle atıfların grup olarak yapıldığı ve yazıların içeriğinden çok derginin etki faktörüne katkı sağlayacak nitelikte olduğu görülmektedir. Daha önceki örneklerle karşılaştırıldığında, bu durumun dergi etki faktörünü yükseltmek için uygulanan manipülatif bir yaklaşım olabileceği ve derginin her an Journal Citation Reports dışında kalma riski ile karşı karşıya bulunduğu düşünülmektedir.

Ama işin kötü tarafı şu ki, ticari kaygılarla çalışan Thomson Scientific, bir dergiyi Journal Citation Reports‘dan çıkarsa bile atıf veritabanı olan Web Of Science‘dan çıkarmıyor. Oysa Türkiye’de atama-yükseltme kriterleri ve yayın teşviki ödülleri Web of Science listelemesine dayalı.

Tekrar görüyoruz ki, bilimsel niteliği yükseltmek istiyorsak, kâr amaçlı kuruluşların sayısal göstergelerine bel bağlamaktan vazgeçmek mecburiyetindeyiz. Her dergi, her araştırmacı, her makale kendi başına değerlendirilmeli.


EEST dergilerinde yayınlanan makaleler açık erişimli değil. Kütüphanelerin abone olduğu yaygın veri tabanlarında da bulunamıyorlar. Yani evrensel bilime katkıları yok. İnternette bulunabilen bazı makaleler, EEST’nin atıfları nasıl şişirdiğini (polisiye dizilerdeki deyimle, modus operandi’sine) görmemize yardımcı oluyor.

Bu konuda Hacettepe’li araştırmacılar Umut Al ve Haydar Demirel’den çok kıymetli bilgiler aldım. Elbette hatalarımın sorumluluğu bana aittir.

Özetle durum şu: Editörler makalenin herhangi bir yerine, özellikle yuvarlak bir cümleye, pat diye 10-15 EEST makalesi referansı koyuyorlar. Referansların tam metinlerine de ulaşılamadığı için, atıfın orada yeri var mı yok mu belirsiz kalıyor.

Atıf şişirmesi yapan bütün dergilerde görüldüğü gibi, makalenin uzunluğuna göre çok fazla sayıda referans veriliyor. EEST referansları, referans listesinin sonunda arka arkaya verilmiş oluyor.

Referans vermenin bir standardı yok; referans listesi ne alfabetik sırada, ne de makale içinde anılma sırasında. Hoş, derginin formatında hiç bir şeyin standardı yok. Makalenin ortasında yazı puntosunun değiştiği bile oluyor.

Birkaç örnek:

  • E. Taş vd., The effects of web-supported and classical concept maps on students’ cognitive development and misconception change: a case study on photosynthesis

    Bu makalenin içinde “Overcoming misconceptions is very crucial during the learning processes of individuals. Therefore, a lot of researchers reported that traditional teaching approaches are not particularly effective at changing misconceptions [1, 56-72].” şeklinde bir referans var. Bir seferde 18 atıf yapılıyor, bunların on tanesi EEST’ye, bir kısmı da yazarların kendi makalelerine. Kaldı ki referans verilen makaleler doğrudan bu cümleyi (yani, geleneksel eğitim yaklaşımlarının yanlış kavrayışları değiştirmediğini) ispatlamıyor. Referanslar arasında “Astrofizik kavramlarını ebru sanatı ile öğretmek” veya “Kimya denklemlerini dengelemek için cebirsel ve matris yöntemlerini kullanmak” gibi başlıklar var. Torbayı doldurmak için tıkıştırılmışlar.

  • T. Ç. Akıncı vd., Coherence analysis between hydrogen flow and electricity current in fuel cells

    Yakıt hücrelerindeki hidrojen akışını inceleyen makalede, yazının akışına hiç uymayan bir şekilde damdan düşme bir cümle görüyoruz: “Renewable energy sources such as, solar irradiation, wind, and water flow, biogas, biohydrogen and other biofuels are particularly interesting [5, 7, 21-32].” Evet, bu 14 referansın hepsi EEST dergisinden!

  • Ö. Özyurt, Analysis of asynchronous dialogues to reveal the effect of discussions on learning programming languages by candidates of computer programmers.

    Internet forumlarından bahsedilen bu makalenin en sonuna şu cümle ve beraberinde bir kitlesel atıf eklenmiş: “If we take all the characteristics of ADFs into consideration, we see that these mediums are rather useful, beneficial, available and interactive sources [41-48].

    Atıf yapılan makalelerin başlıklarına bakacak olursanız alâkasız şeyler görüyorsunuz: “Social, economic, environmental and policy aspects of biofuels” (Biyoyakıtların sosyal, iktisadi, çevresel ve politik yönleri – yazan EEST’nin baş editörü), veya, “Effect of late coming during the lecture on the rate of learning performance” (orijinal başlığın saçmalığına sadık kalarak çevirirsek: Ders sırasında geç gelmenin öğrenme performansı oranına etkisi).

  • Daha güzeli de var. R. Yumrutas ve M. Unsal’ın “Modeling and performance analysis of a house heating system with a ground coupled heat pump” başlıklı makalesinde metin içi atıflar en fazla 23’e kadar gidiyor, ama referans listesinde 28 başlık sıralı. 24-28 arası referansların hepsi EEST makalelerine, ama metin içinde hiç zikredilmemişler.

    Amaan, Thomson Scientific’in atıf sayma sekreterleri makalenin içine mi bakıyor sanki. Uğraşma cümle uydurmaya, listeye koy gitsin.

    Bu makale bu haliyle EEST sitesindeki “Top Articles” listesinde de mevcut.

  • Dergilerin yayıncısı olan Sila Science şirketi, “Top Articles” başlığıyla bazı makaleleri açık erişime sunmuş. Geçen yaz baktığımda yoktu, herhalde yeni. Bu listeden birini alalım: “Passive cooling methods for energy efficient buildings with and without thermal energy storage – A review” (N. B. Geetha, R. Velraj)

    Referans listesinde 182-199 arası silme EEST makalesi (başka referanslar da var). Makalenin son iki paragrafında bu onsekiz makaleye, ikiye bölünmüş olarak, toplu atıf var. Referansların bulunduğu cümleler yine damdan düşme, ve referanslarda yine alâkasızlık var. Sözgelişi, pasif soğutma yöntemi seçiminin iklime ve yapı malzemesine bağlı olduğunu ifade eden cümlede verilen referansların bazıları:
    A new validation tool of weather forecast for engineering applications” (Mühendislik uygulamaları için yeni bir hava tahmini doğrulaması aracı),
    Nanotechnology in vehicle’s weight reduction and associated energy savings” (Aracın ağırlık azaltımında nanoteknoloji ve ilgili enerji tasarrufu),
    Renewable energy and its university level education in Turkey” (Yenilenebilir enerji ve Türkiye’de üniversite seviyesinde eğitimi).

    Ayrıca bu toplu atıf yapılan cümleler makalenin diğer kısımlarına göre çok bozuk bir İngilizceyle yazılmış. Bütün bunlar, eklemenin sonradan yayıncı eliyle yapıldığını düşündürüyor.

Bu ve benzeri dergilere yayın gönderen araştırmacıların bilmesi gereken önemli birşey var: Bu laçkalık saklı kalmıyor, herkes tarafından görülüyor. Amacınız bilime katkıda bulunmaksa, ayak oyunlarıyla yüksek tesirli gibi gösterilen ama aslında dünyada kimsenin okumadığı dergilere makale yollamayın. Daha iyi araştırma yapın ve daha iyi dergileri hedefleyin. Yok, amacınız bilim yapmak değil de sadece kadro almaksa, bilin ki değerlendirme komisyonları ve jüriler bu dergilerin nasıl şeyler olduğunu şıp diye anlıyor.

Şu haliyle bu dergiler, gerek İngilizcelerindeki özensizlik, gerek bilimsel seviyelerinin şüphe götürürlüğü, gerekse özensiz formatlarıyla hiç bir saygı uyandırmayan haldeler. Yazık. Oysa istenseydi, az bir çabayla güzel ve ciddi bir bilimsel mecra olabilirdi.

Açıkça yazılmasa da, birkaç farklı yerden, dergide makale yayınlama ücreti olarak 600 TL talep edildiği bilgisi geldi. Bu doğruysa, kolay kazanç hırsı bilimsel niteliği sürgün etmiş demektir.

A. Murat Eren: Türkiye’den Tez Manzaraları

Türkiye’de akademik sahtekârlıkların başka bir çeşidi de yüksek lisans ve doktora tezlerindeki etik ihlâlleri. Herkesin bildiği ama uluorta konuşulmadığı için boyutunun anlaşılamadığı bir kangren bu.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji’nin bugünkü sayısında bu sessizlik kırıldı. Akademik ahlâksızlıklara açıkça karşı çıkan birkaç kişiden biri olan Dr. A. Murat Eren’in kaleme aldığı kapsamlı bir dizinin ilk kısmı yayınlandı. Yazıda bahsedilen tezlerin büyük bir kısmı yıllardır etik ihlâllerini takip eden Dr. Tansu Küçüköncü’nün samanlıkta iğne ararcasına çalışmasıyla ortaya çıkmış.

[Ekleme: Yazının genişletilmiş halini subjektif.org sitesinde bulabilirsiniz. Aşağıdaki PDF’lerden daha okunaklı, ayrıca ilgili belgelere bağlantılar veriyor.]

Yazının “Türkiye’den tez manzaraları: Öğrenciler ve danışmanları” başlıklı ilk kısmında (PDF) beş tane değişik tez çifti karşılaştırılıyor ve intihal edilmiş kısımlar gösteriliyor. Bu tezler gecekondu üniversitelerinde yazılmamış: Örneklerin ikisi ODTÜ’den, biri Fatih, biri Sakarya, biri de Yıldız Teknik Üniversitesi’nden.

Sayfadaki yer kısıtlaması kaçınılmaz bir eksiklik yaratmış.Tezlerin benzerliği ekran görüntüleriyle gösterilmeye çalışılmış, ama çözünürlük de seçilen kısımlar da okuyucunun kendi kararını vermesi için yeterli değil. İki sayfalık yerde başka türlü olması da maalesef mümkün değil. Bu yazı bir tartışmayı tetiklerse ve tezler bütün olarak paylaşıma açılırsa, isteyen herkesin kendi değerlendirmesini yapması mümkün olur.

Murat akademik ahlâkın bir gelenek olarak hocadan öğrenciye aktarılması gerektiğini vurguluyor. Etik ihlâli yaparak doktora alanın, kendi öğrencilerine de etik dışı çalışma aşıladığını örnekleriyle gösteriyor.

Yazının “Türkiye’de Yayımlanmış Tezlere Ulaşmak Zor” başlıklı ikinci bölümü (PDF 1, PDF 2), tez sahtekârlıklarının nasıl gizlenebildiğini açıklıyor. YÖK’ün bir ulusal tez veritabanı var, ama yazar özel olarak izin vermedikçe tezin tam metnine ulaşmak mümkün değil. Halen üç yüz binden fazla tezin yarısından fazlası erişime kapalı.

Henüz hakemli yayına dönüşmemiş tezlerin fikir hırsızlığı korkusuyla erişime kapatılmasını anlarım, ama bunun bir süresi olmalı. Nitekim 2006’dan sonraki tezler sadece üç yıl erişime kapalı, ama daha öncekilerin erişime açılması için yazarın form doldurup izin vermesi gerekiyor. Kapalı tezlerin bu kadar çok sayıda olmasının önemli bir sebebi de bu. Muhtemelen benim yüksek lisans tezim de şu anda kapalı, ama onun için form doldurup vermeye üşeniyorum. Tam tersi olmalı: Yazarı özel olarak talep etmedikçe bütün tezlere açık erişim sağlanmalı.

Murat’ı, Tansu’yu, ve katkıda bulunan herkesi tebrik ederim. Bu yazı vesilesiyle dönüştürücü bir tartışma açılmasını umut ediyorum.

Nature El Naschie davasını kazandı

Elsevier’e bağlı Chaos,Solitons&Fractals’ın efsanevi (!) editörü El Naschie‘nin marifetleri 2008’de Nature dergisinde duyurulmuştu. Hemen ardından El Naschie dergiye ve makalenin yazarı Quirin Schiermeier’e karşı hakaret ve karalama davası açtı. Dava üç yıl sürdü ve bu hafta içinde sonuçlandı: Hâkim davacıyı hiç bir konuda haklı bulmuyor, haberi kamu yararına yönelik sorumluluk sahibi gazetecilik olarak değerlendiriyor.

Resim: elnaschiewatch.blogspot.com

Davayı inceleyen yargıç, 1993 ile 2008 arasında CSF’de 290 makalesini yayınlayan El Naschie’nin baş editörlük görevini istismar ettiğine, makalelerinin hakem incelemesinden geçip geçmediğine dair hiç bir belge sunamadığına, haberin hakemli dergilerin dürüst işleyişi ve bu dergilerin editörlerinin sorumlulukları gibi konular hakkında kamuoyunu bilgilendirme amaçlı olduğuna hükmediyor.

Bu uzun ve masraflı dava, İngiliz yasalarının hakaret ve karalama konularındaki bazı dengesizliklerini de tekrar göz önüne sermiş. Anlaşılan İngiltere’de bu konudaki eskimiş kanunlar, hakaret davalarında davacıya büyük avantaj sağlarken, davalıya büyük zorluklar çıkarıyorlar. Bireyler ve güçlü çıkar grupları dava tehdidi kullanarak kusurlu ürünler hakkında konuşulmasını engelleyebiliyorlar.

Sözgelişi, bilim yazarı Simon Singh çıkıkçıları (chiropractor) eleştirdiği bir yazı sebebiyle dava edildi (dava sonradan geri çekildi). Kardiyolog Peter Wilmshurst NMT isimli bir tıbbi malzeme şirketinin gazabına uğradı, dört yıl süren dava NMT’nin kapanması sebebiyle düştü. İş o dereceye varmış ki, başka ülkelerin vatandaşlarının dava açmak için İngiltere’ye gelmesiyle ülkede bir “hakaret davası turizmi” oluşmuş.

Bu davalar artık bilimsel ifade özgürlüğüne ve halkın haber alma özgürlüğüne müdahale haline gelmiş. Eleştirinizde haklı bile olsanız, masrafları karşılayacak paranız ve karmaşık hukuki işlemlere dayanacak sağlamlıkta sinirleriniz yoksa kazanmanız çok zor. Dava açma tehdidi bile insanları susturmaya yetiyor. Nature davası üç yıldan fazla sürmüş ve mahkeme masrafları 1,5 milyon sterline (4,2 milyon TL’ye) ulaşmış. (Davayı kaybettiği için bu masrafları El Naschie ödeyecek.) Bu ve benzeri sebepler yüzünden İngiliz hakaret yasalarının reformu için bir kampanya başlatılmış.

Bizim böyle şeyleri anlamamız zor tabii. Bizim memlekette kimseye fikrini açıkladığı için hakaret davası açılmaz, her türlü eleştiri olgunlukla karşılanırAkademik özgürlükler ve halkın haber alma özgürlüğü garanti altındadır. Özellikle siyasetçilerimizin engin hoşgörüsü dünyaya örnektir. İleri demokrasi ile köhne bir krallık arasındaki fark bu işte!

Şişme Dergiler ve Etik İhlâlleri

Matematik Dünyası‘nın önümüzdeki ay çıkacak sayısında “Şişme Dergiler ve Yayın Etiği İhlâlleri” başlıklı bir yazım yer alıyor. Yazıyı MD’nin arşivinden indirebilirsiniz, ama yine de bu zengin içerikli dergiyi bayiden satın almayı ihmâl etmeyin.

Yazıda daha önce bu blogda bahsettiğim konulara ek olarak, öz be öz Türk, SCI’da indekslenen “Energy Education Science and Technology” dergileri de yer alıyor. ULAKBİM verilerine göre, bu dergilerdeki makaleler, yayınlanmaları üzerinden bir yıl bile geçmeden 50-90 atıf alıyorlar. İlk bakışta insanın göğsü kabarsa da, ikinci bakışta bu atıfların büyük çoğunluğunun aslında aynı dergiden veya aynı editörün yönettiği kardeş dergiden geldiğini görüyorsunuz.

Bu vesileyle bir kere daha hatırlıyoruz ki, bilimsel niteliği yayın ve atıf sayılarıyla ölçmek yanlış sonuçlara götürür. Bu yaklaşım atıf indeksine girmeyen kaliteli dergilerin gözardı edilmesine sebep olur, salam dilimleme ve intihal gibi etik ihlâllerine yol açar, sayıları kaliteyle değil danışıklı oyunlarla şişiren kişi ve dergilerin gereğinden daha değerli görülmesine cevaz verir.

Benzer yazılar:

Ek (27.6.2012): Yukarıda bahsettiğim derginin editöründen uzun bir e-posta aldım. Uzunluğuna rağmen ne yazık ki derginin işleyişine yönelik eleştirilerime cevap vermiyor. Kişisel bir mesaj olduğu için buraya aktaramıyorum. İsterse bu blog kendisine açıktır.

Akademik yayın dalavereleri: Her yerde

Anladım ki editörlük dalavereleri hikayeleri bitmez. Bir tek yeri eşeleyince neler çıktı, devam edilse kimbilir daha neler bulunur. Ama şimdilik amacım ansiklopedik bir katalog hazırlamak değil, bu düzenin nasıl işlediğini anlatmak. Ve tabii bir de, atıf, tesir, h-indeksi gibi sayıların yüksek olmasının her zaman büyük bilimsel başarıya delalet etmediğini göstermek.

Başa dönüp toparlayalım. Beş yılda tam 279 “makale” üreten matematikçi Ahmet Yıldırım’ın yayın listesine baktığınızda birçok El Naschie ve Ji-Huan He bağlantısı görüyorsunuz. İlk görülen, He’nin “homotopy perturbation” yöntemini kullanan bir yığın makale. Kendi başına bu yanlış değil, ama He’nin çalışma usulünü bildiğimiz için şüphemizi çekiyor.

Yıldırım’ın yayınları çok çeşitli dergilerde basılmış. Hepsinin editöryel işleyişinin arka planını bilmek imkânsız, ama He’nin parmağı olan dergiler göze çarpıyor. Sözgelişi:

  • Chaos, Solitons & Fractals dergisinde 4 yayın. El Naschie döneminin sonuna yetişmiş.
  • Önceki yazıda bahsettiğim, He’nin editöryel oyunlarla “zirveye taşıdığı” IJNSNS‘de 8 yayın. Derginin foyasının çıktığı 2010 yılından sonra yayın yok.
  • He’nin editörlüğü altındaki Computers & Mathematics with Applications dergisinde 15 yayın.
  • Yine He’nin editörlüğündeki Zeitschrift für Naturforschung‘da 14 yayın.
  • World Applied Sciences Journal dergisinde 76 yayın. Editörünü söylememe lüzum var mı?

Ve saire ve saire. Bu kadarı da çürümüşlüğü görmek için yeterli.

Bana arkadaşını söyle…

Yıldırım’ın çalışma arkadaşlarına baktığınızda Syed Tauseef Mohyud-Din ismi dikkat çekiyor. Bu kişi Pakistan’da bir üniversitede profesör, ve uygulamalı matematik bölüm başkanı. Web sitesinde 350 makalesi olduğunu söylüyor.

Mohyud-Din tam ondört derginin baş editörü. İşini ciddiye alan, bilimsel kaliteye önem veren kimsenin bu kadar fazla sayıda editörlüğü hakkıyla yapabileceğine inanamam. Bunlar yetmiyormuş gibi beş derginin editör heyetine dahil, üstelik birkaç tane de misafir editörlüğü var. Apaçık El Naschie ve J.-H. He taktikleri. Nitekim Mohyud-Din’in editörlük yaptığı ve hakem olarak katkıda bulunduğu dergilerin listesine baktığınızda J.-H. He’nin dalavere dergileriyle açıkça örtüşme görebiliyorsunuz.

Sözgelişi boş bir dergi olan “World Applied Sciences Journal“in baş editörlüğünü Mohyud-Din He’den devralmış. Keza “Middle East Journal of Scientific Research” da öyle. Uzatmayayım; isteyen J.-H. He’nin editörlük yaptığı dergilerin listesiyle karşılaştırabilir.

Bir uygulamalı matematikçinin “International Journal of Physics“, “World Engineering & Applied Sciences Journal” gibi başlığı olan dergilere nasıl baş editörlük yapabildiğini anlayabilen bana da anlatsın.

İşin asıl hoş yanı, Mohyud-Din’in gururla şöyle yazması:

8.479 tesir katsayısıyla (şimdiye kadar herhangi bir matematik dergisine verilen en yüksek değer) BİR numara olan “International Journal of Nonlinear Sciences and Numerical Simulation” dergisi dahil olmak üzere, otuzbeş dergiye hakemlik.

IJNSNS’in ne mal olduğunu artık bütün dünya bilirken bunu yazabilmek büyük cesaret.

Mohyud-Din’in “seçilmiş yayınlar”ının listesi aşırı kabarık. Seçilmiş yayınlar deyince bir araştırmacının en önemli beş on makalesi anlaşılır, ama Mohyud-Din tam 298 makalesini “seçilmiş” diye listelemiş. Evlatları gibi, aralarında ayrım yapamıyor zahir. Ana sayfasında 350 makalesi olduğunu söylüyor. 52’sini niye beğenmedi de koymadı, bilinmez.

Bu seçilmiş(?) yayınları yıl yıl inceleyince ilginç bir zaman serisi çıkıyor: 2006’dan eski hiç makale yok. 2006 tarihli 2 tane, 2007’de 9 tane, 2008’de 36 tane. 2009 ise bir “annus mirabilis”: Tam 100 yayın. 2010’da Mohyud-Din kendini aşıyor ve 111 yayın yapıyor. Nedense 2011 tarihli “sadece” 38 yayını var.

E şimdi bunu görünce beş yılda 279 yayın yapan Ahmet Yıldırım’ı niye yadırgayalım?

Hakkını vererek çalışan orta yaşlı bir profesörün çalışmaları birkaç yılda patlamaz; zamana yayılmıştır. Beş yılda sıfırdan 300’e çıkabilen birinin içyüzü, hele El Naschie ve Ji-Huan He tezgahları biliniyorsa, bellidir. Nitekim Mohyud-Din’in çoğu yayını kendi yönetimindeki dergilerde çıkmış.

Özetle, Mohyud-Din de aynı saadet zincirinin bir parçası. Gerek Yıldırım’la gerek başkalarıyla He’nin yönteminin suyunu çıkarmakla, bir yığın boş makale ve boş atıf üretmekle meşgul. Bu şekilde şişirdiği sayılarla idareci oluyor, Matta etkisi sayesinde editörlüklerine editörlük ekliyor, böylece nüfuzu artıyor. Şebeke üyeleri birbirlerini balon gibi şişirilmiş atıflarla zirveye taşıyorlar, ama altları boş. Patlaması bir iğneye bakıyor.

Kötü bilim

Bakınca üzülüyor insan. Yayın ve atıf oyununda boncuk toplamak için şebeke kurup dalavere çevirene kadar biraz ciddi gayret gösterselerdi, üçyüz değil de üç beş tane, ama eli yüzü düzgün, içi sağlam çalışma yapsalardı dünyaya daha fazla şey vermiş olurlardı. Hadi en üst seviyede olmasın da orta seviyedeki dergilerde yayın yapsınlar; imkânsız mı? Değer mi bu rezilliğe?

Belki de kendilerini hakkı yenmiş olarak görüyorlardır. “Batı”nın ayrımcı dergileri ve editörlerinin onlara hayat hakkı tanımadığını düşünüyor olabilirler (ki bütün bütüne yanlış bir his değil bu). Bunun üzerine kendi yayın mecralarını çıkarmışlar, ama bu mecralar kaliteli bilim yayınından ziyade, ego tatmini derlemesi haline dönüşmüş.

He’nin veya Mohyud-Din’in baş editörlük yaptığı dergilere bakın; içi boş. Yıldırım’ın editörleri arasında bulunduğu “Scientific & Academic Publishing” yayınevi, geçen yıl birdenbire tam 113 tane dergi başlatmış, bilimin neredeyse her alanında. Ama hepsi boş; dergilerin daha editörleri yok ama makale kabul etmeye başlamışlar. Ne hayır gelir böyle bir işten?

Bu numaraları çevirenler kısa vadede kazançlı çıkıyorlar. El Naschie gibi nüfuz ticareti yapıyorlar, He gibi “yükselen yıldız” sayılıyorlar, Mohyud-Din gibi bölüm başkanı oluyorlar, ödüller alıyorlar. İlk birkaç yıl radarın altında kalıp yerini sağlamlaştırdıktan sonra eleştirileri susturmak kolay: Dünya kabul etmiş benim kalitemi, sen beni anlamadıysan ne yapayım!

Bu zihniyette çalışan profesörlerin yetiştirdiği öğrenciler de bilimsel çalışmanın böyle birşey olduğunu zannediyor, dalavereyi devam ettiriyorlar. İyi niyetle düşünürsek, belki Ahmet Yıldırım da bu tezgâhın kurbanı. Akademik kariyerinin başında ona bu iş böyle yapılır demişler, bravo aslansın kaplansın diyerek sırtını sıvazlamışlar. Dünya standartlarında yayın yapmak nasıl olur göstermemişler. Sonra doçentlik başvurusunda duvara toslayınca feleğini şaşırmış.

Yıldırım’ı haklı olarak eleştirirken, doktora hocasını es geçmemeliyiz. Bilim pratiğini ona öğretmesi gereken kişi odur. İlk birkaç makalesindeki ortak yazarlardan biri olduğuna göre bu düzene ortak olduğu kesindir.

Sayı oyunları

İşin acı tarafı, iyi niyetli bir bilimci topluluğu sıfırdan bir bilim dergisi çıkarmaya girişse, tamamen temiz bir etikle temayüz edebilecekleri şüpheli. Bütün bilim camiası, dürüstçe veya değil, boncuk toplama oyununa boğazına kadar gömülmüş durumda. Yeni kurulan bir bilim dergisi eğer düzenli olarak kâfi sayıda kaliteli makale çekemezse, çekse bile bunlara yeterli atıf almayı sağlayamazsa, atıf indekslerine giremez. İndekslere giremeyince de kaliteli makale çekmesi mümkün olmaz, taramalarda çıkmadığı için atıf alamaz. Kısır döngü.

Yerini sağlamlaştırmış dergiler mükemmel yayın etiği uygulayabilir; ama küçük ve yükselmeye çalışan bir derginin o kadar da akça pakça olmayan küçük zorlamalar yapması beklenebilir. Elbette, son üç yazıda anlattığım abartılı pespayelikleri kastetmiyorum. Kastım, “bizim dergiye atıf yap”, “bizim dergide yayınla” tarzı bazı küçük zorlamalar. Ahlâken gri bölgeye giren ama kalite kontrol sistemi çok gevşetilmedikçe zararlı olmayan uygulamalar.

Bernard Shaw’un Pygmalion’da yazdığı gibi:

PICKERING Sende hiç ahlâk yok mu kardeşim?
DOOLITTLE Gücüm yetmez paşam. Benim kadar fakir olsan senin de gücün yetmezdi.

Belki en büyük dalavereciler El Naschie, He, Mohyud-Din, Yıldırım, veya benzeri Şark kurnazları değildir. Problemin asıl kaynağı atıf, tesir katsayısı, h-indeksi gibi sayıların kullanılmasını empoze eden, ve bu bilgileri sunan tek yer olduğu için tekelleşen Institute of Scientific Information olabilir.

Ve elbette, belki tembellikten belki ödleklikten, her türlü değerlendirme için kendi muhakemesi yerine sayısal ölçeklere güvenmeyi tercih eden bilim camiası da bu kabahate ortak.

Akademik yükselmeler, ödüller, proje ödenekleri ve her türlü taltif ISI’nin sayılarına bağlı olduğu sürece, yayın dalaverelerini yok etmek ne yazık ki mümkün olmayacak.

Akademik yayın dalavereleri: Sayılar nasıl şişirilir?

Bu yazılara “Yıldırım’ın aydınlattıkları” başlığını koysam yeridir. Matematikçi Ahmet Yıldırım‘ın üç hafta önce ortaya çıkan olağanüstü üretim listesini inceleyince çok ilginç bir ilişkiler ağı görüyorsunuz. Bu ilişkilerden biri, yayınlarının çoğunda atıf yaptığı Çinli Ji-Huan He, diğeri de tam 115 yayında ortak yazarı olan Pakistanlı Syed Tauseef Mohyud-Din. Bu yazı birincisinin marifetlerine dair; ikinciyi sonraya bırakacağım.

Yeri gelmişken, “Akademik Çürüme Monitörü“nün önceki yazıma katkısına teşekkür ederim; bu yazıyı okumaya sabrı olmayan onu okuyabilir.


Ji-Huan He‘den El Naschie’yi anlatırken bahsetmiştim: Chaos, Solitons &Fractals dergisinin bölge editörü idi. El Naschie ile birbirlerine karşılıklı paslaşmalar yaparak atıf sayılarını astronomik hale getirmişlerdi. CSF‘in foyası meydana çıkınca bütün editör heyeti ile beraber He de uzaklaştırıldı, ama bir yığın başka dergide editörlüğe devam etti. El Naschie Watch sitesi He’nin editörlük yaptığı tam 66 dergi listeliyor.

Dünyanın en önemli bilim kuruluşlarından Society of Industrial and Applied Mathematics (SIAM)‘ın eski başkanı Douglas Arnold ve Kristine Fowler, 2011’de yayınlanan “Nefarious numbers” başlıklı incelemede, tesir katsayısı (impact factor), bilimcilerin değerlendirildiği atıf sayısı ve h-indeksi gibi sayıların bilimsel üretimi ölçmek için kullanılmasını eleştiriyorlar. Bu sayıların nasıl kolayca manipüle edilebildiğine örnek olarak da J-H. He’nin baş editörü olduğu International Journal of Nonlinear Sciences and Numerical Simulation (IJNSNS) dergisini inceliyorlar. Bu incelemeyi biraz etraflıca aktaracağım çünkü çok önemli editörlük istismarı mekanizmalarını görmemizi sağlıyor.

IJNSNS, içeriği açısından, uzmanlar tarafından üçüncü sınıf kabul edilen bir dergi. Buna rağmen tesir katsayısı (impact factor) ölçülerinde 2006-2009 dönemi boyunca her yıl birinci sıraya oturuyor, hem de açık farkla.

Öncelikle tesir katsayısının ne olduğunu hatırlayalım: Institute of Scientific Information (ISI), takip ettiği tüm dergilerde belli bir yılda (mesela 2008) yayınlanan tüm makalelerde, belli bir dergiye (mesela IJNSNS) önceki iki yılda (mesela 2006-2007) kaç atıf yapıldığını sayar. Bu sayının, o dergide o yıllarda yayınlanan makale sayısına bölümü tesir katsayısını verir. Kısaca, bir dergiye geçmiş iki yılda yapılan ortalama atıf sayısıdır.

Tesir katsayısının eleştirilecek yanı çok, ama şimdi dikkatimizi dağıtmayalım. Meraklısı makaleye veya Wikipedia’ya göz atabilir.

2008 yılında IJNSNS’in tesir katsayısı tam 8.91 olmuş. ISI’nin uygulamalı matematik kategorisindeki 175 dergi içinde en yükseği. Onun arkasından Courant Enstitüsü’nün Communications on Pure and Applied Mathematics (CPAM) ve SIAM’ın çıkardığı SIAM Review geliyor. Katsayıları sırasıyla 3.69 ve 2.80. Arada müthiş bir uçurum var.

Nasıl oluyor da uzmanların üçüncü sınıf dediği bir dergi, matematiğin olgun kurumlarının çıkardığı dergileri bu kadar büyük bir farkla geçebiliyor?

Arnold ve Fowler görüyor ki, IJNSNS’in müthiş tesirini yaratan atıfların en büyük kaynağı derginin editör heyeti! En çok atıf yapan kişi baş editör Ji-Huan He‘nin kendisi: 2008’de IJNSNS’e tam 243 atıf yapmış. Ondan sonra en fazla atıf yapan kişi (114 atıf) yine derginin editörlerinden D. D. Ganji. Onlardan sonra da 58 atıfla, sürpriz, bölge editörü El Naschie geliyor. Üç kafadar editör tesir katsayısını belirleyen atıfların üçte birini kendi yayınlarıyla sağlamışlar zaten.

Karşılaştırma olarak, aynı dönemde SIAM Review‘deki en yüksek üç atıfı yapanlar sırasıyla 7, 4, ve 4 atıf yapmış, hiçbiri de editör heyetinde değil.

Peki, üç editör dışındaki atıflar nereden gelmiş? Yine dolaylı olarak editörlerden. Dergi içindeki makalelerde 102 kendine atıf %7 ile önemli bir kalem (diğer dergilerden yüksek). Ama bu birşey değil: Journal of Physics: Conference Series dergisinin bir tek sayısı 294 atıf ile, tesir katsayısına tam %20‘lik bir katkı yapmış. Bu dergide belli bir ücret karşılığında konferansınızın tebliğlerini bastırabiliyorsunuz, ancak hakemlik işlemleri tamamen organizatörlere ait. ISI tarafından tarandığı için atıf sayısını etkiliyor.

Derginin sözkonusu sayısı J.-H. He’nin kendi üniversitesinde düzenlediği bir konferansın tebliğlerinden ibaret. Tabii o sayının editörlüğünü de kendi yapmış; kim bilir hakemlik nasıl yapılmıştır.

(ISI artık tebliğleri tesir katsayısı hesabına katmıyormuş. Muhtemelen bu işin patlamasından sonra verilen bir karardır.)

Sırada, 206 atıf (%14 katkı) ile Topological Methods in Nonlinear Analysis dergisinin özel sayısı var. Misafir editörler J.-H. He ve Lan Xu. Ayrıca bu dergiye J.-H. He kısa bir makale vermiş, üç sayfalık metinde otuz referans veriyor.

Yine aynı ikili, yine misafir editör olarak Journal of Polymer Engineering dergisinden IJNSNS’e 50 atıf devşiriyorlar.

Tabii He’nin editörlüğünü yaptığı Zeitschrift für Naturforschung A‘dan gelen 50 atıfı da unutmayalım.

Önemli bir katkı da eski dostumuz El Naschie’nin CSF’inden geliyor: Yıl içine dağılmış tam 154 atıf.

İşin ilginci, 2008’de IJNSNS’e yapılan bütün atıfların %71.5‘i önceki iki yıldaki makalelere yapılmış, yani tesir katsayısının hesaplandığı dönemdekilere. Oysa genel olarak uygulamalı matematik alanında 10-20 yıl önceki makalelere bolca atıf yapılır. Nitekim aynı oran CPAM için %16, SIAM Review için sadece %8. Sanki editörler “haydi katsayımızı yükseltelim” kararı vermiş ve hem kendilerine hem diğer yazarlara sadece yakın zamandaki makalelere atıf yapmaları talimatını vermiş gibi.

Özetle burada olan şu: Editörler yazarlara, gizli veya açık, “bana veya şu dergilere bol bol atıf yapın, ben de ne yazarsanız yazın yayınlayayım” mesajı veriyor. Bilimsel kalite değil, sayıları kabartma peşindeler. Buna ortak olan yazarlar da elbette suçlu. Bir nevi “cemaat” yapılanması: Şeyhin elini öp, o da seni kollasın.

Bu oyuna dahil olanlar, yakından bakmayanları, veya dalavereyi anlayabilecek uzmanlığı olmayanları da “ben en etkili dergilerde yüzlerce makale basıyorum“, “benim teorimi binlerce makalede kullandılar” diye kandırıyorlar. Para ödülü alıyorlar, idareciliğe geçiyorlar, kadrolaşıyorlar. Arada şaşıp, iyi zannederek o dergiye makale yollayan dürüst araştırmacılar da haksız yere töhmet altında kalabiliyor.

Araştırmacıları değerlendirmekte kullanılan h-indeksi de atıf sayısına göre hesaplanıyor. Ji-Huan He kendi h-indeksi değerinin 39 olduğunu söylüyor; yani her biri 39’dan fazla atıf almış tam 39 makalesi var. Nobelli bilimciler için bu değer tahminen ortalama 35 kadar (bazen daha da azdır — bir çığır açıcı makale ile Nobel alan Harry Kroto meselâ). Editörlük sorumluluğu atıf oyunları ile çiğnenince böyle şeyler görmek normal.

Bu yazı çok uzadı, burada keselim, sonra devam ederiz.

Ek

Doug Arnold’un “Elsevier boykotunu desteklemek için daha fazla sebep” başlıklı yazısında gördüğüm korkunç ötesi bir makaleyi paylaşmak istedim.

Makale başlığı “A computer application in mathematics“. İki sayfayı bile bulmayan bu makalede yazarlar geometrideki “paralellik varsayımını” bir şekilde ispatladıklarını söylüyorlar. Ne yaptıkları belli değil, ne dedikleri bile belli değil. Referanslar dört tane web linki ve yazarların kendilerine iki atıftan ibaret. İçinde ne bir formül ne de herhangi bir akıl yürütme var.

Yayınlandığı dergi Elsevier bünyesindeki “Computers and Mathematics with Applications“. SCI’da taranıyor. O zamanki editörü Ji-Huan He.

Akademik yayın dalavereleri: El Naschie vakası

Ucunda kazanç olan her türlü iş eninde sonunda manipülasyon ve dalavereye maruz kalıyor. Bilim kariyeri de bu genel kurala tâbi. Güncel olaylar çerçevesinde, bilimsel yayın dalaverecilerinin meşhurlarından El Naschie’yi hatırlamakta fayda var.


Mısırlı Muhammed El Naschie Almanya’da eğitim gördükten sonra, 1974’de University College London’dan inşaat mühendisliği doktorası aldı. Matematik veya fizik eğitimi almamış olmasına rağmen teorik fiziğe el attı ve “E-sonsuzluk teorisi” adını verdiği bir “fraktal kozmoloji modeli” oluşturdu. 1991’de Elsevier bünyesinde “Chaos, Solitons & Fractals” (CSF) isimli bir dergi kurdu, baş editörlüğünü üstlendi, ve bu dergide 1993’den 2009’a kadar tam 322 makalesini yayınladı.

Uzun zaman saman altından su yürüten El Naschie’nin ismi sonunda 2008’de bir skandalla dünya çapında duyuldu. Teorik fizikçi Zoran Škoda CSF Aralık 2008 sayısında çıkacak olan 36 makaleden beş tanesinin El Naschie tarafından yazıldığını fark etti. Dahası, o sayıdaki diğer makalelerin en az 11 tanesi de El Naschie’nin teorisi ile ilgiliydi ve onun makalelerine 58 atıf yapılıyordı. Bitmedi: 2008 yılında CSF’de El Naschie imzalı tam 60 makale yayınlanmıştı. Bütün bunlar ciyak ciyak “yayın sahtekârlığı” diye bağırdığı için gözler CSF’e ve editörüne çevrildi.

Škoda bu durumu CSF’nin editör heyetine bildirdi. Karşılığında, heyetin hukuk müşaviri olduğunu söyleyen birinden, “hakaretamiz” mektuplar yazmaya devam ederse dava edileceği tehdidi aldı.

Škoda’nın çalışma arkadaşı fizikçi John Baez, El Naschie’nin makalelerini okuyunca içlerinin tamamen boş olduğunu gördü. Blogunda, bu makalelerden biri için şöyle yazdı:

Bu makale etkileyici moda terimlerle cilalanmış disiplinsiz nümerolojiden ibaret. Von Neumann’ın sürekli geometrileri ve Alain Connes’in çalışmalarına atıfla başlıyor ama bu fikirleri hiç kullanmıyor. “E-sonsuzluk” terimi belli ki Naschie’nin “teorisi”nin adı, ama bu teorinin ne olduğunu anlatmıyor. Kısacası makalenin başlığının ve özetinin, muhteva ile ilgisi çok az.

Özetle: Bu makale Bogdanoff kardeşlerin yazdıkları kadar bile incelikli değil. El Naschie’nin okuduğum diğer makaleleri de benzer kalitede.

Her gün bu tür çöpler içeren emailler alıyorum, hepsini cevap vermeden siliyorum. Ancak El Naschie’nin bu makaleleri yüzeysel de olsa itibara sahip, editörlüğünü yaptığı bir dergide yayınlatması bu vakayı farklı kılıyor.

Kısa zaman sonra haber yayıldı ve Nature vakayı 27 Kasım 2008 tarihli sayısında ele aldı. Böylece hikâye dünya çapında duyuldu.

El Naschie (ülkemizde de alışık olduğumuz gibi) hukuk terörüne başvurdu. John Baez’i dava açmakla tehdit ederek susturdu. Nature dergisine hakaret davası açtı. John Baez yazısını, Nature haberini sitelerinden kaldırdı. Ama ok yaydan çıkmıştı; 2009 Mart başında El Naschie CSF editörlüğünden el çektirildi ve bir süre sonra editör heyetinin tamamı gönderildi. Dergi bir süre kapalı kaldıktan sonra yeni bir heyetle tekrar açıldı.

El Naschie şimdi emekli; Mısır’da ve İngiltere’de yaşıyor. Hakkı yenmiş büyük bilimci pozlarına devam ediyor. Kendisini Nobel ödüllülerin arkadaşıymış gibi gösteren fotoşoplu resimler sergiliyor, hakettiği Nobel ödülünün Yahudi lobisi tarafından engellendiğini iddia ediyor. 2012 seçimleri için Mısır devlet başkanlığına aday.


El Naschie’nin diğer sahte-bilimcilerden farkı bilimsel yayın oyununun nasıl oynandığını iyi anlamış olması. Makale sayısı tek başına artık pek etkileyici değil. Bu yayınların işe yararlığı onlara kaç atıf yapıldığıyla, hatta yayının yapıldığı derginin “impact factor”u ile sorgulanıyor. “Impact factor” belli bir yılda yayınlanan bütün makaleler arasında, belli bir dergiye önceki iki yılda makale başına yapılan atıf sayısıdır. Doğru veya yanlış, “impact factor”ü yüksek dergilerin iyi, düşük olanların kötü olduğu algısı yaygındır.

Bu algının bilincinde olan El Naschie, safsata teorisini kabul ettirmek için sadece makale sayısını şişirmekle kalmamış, o makalelere yığınla atıf yapmış ve yaptırmış. El Naschie’nin CSF makalelerine toplam 4992 atıf var; bunların yaklaşık 2000 tanesini kendi kendine yapmış. Böylece hem kendisi atıf indeksinde yüksek sıralara çıkmış, hem de CSF dergisini layık olduğu yerin çok üzerinde göstermiş. Sözgelişi 2007’de atıf sayılarına göre yapılan sıralamalarda CSF, “Matematik, Disiplinlerarası Uygulamalar” kategorisinde ikinci olmuş.

Aynı taktik sayesinde, El Naschie’nin ziyaretçi profesör olarak göründüğü İskenderiye Üniversitesi, Times Higher Education Supplement üniversiteler listesinde 2010 yılında atıf sayısına göre sıralamada dünya çapında dördüncü sırada görünüyor. Stanford, Rice ve Harvard’ın üzerinde!

El Naschie sadece kendine atıf yapmış olsa kolay yakalanırdı. Bunu engellemek için, ona atıf yapan makalelerin CSF’de yayınlanmasında “kolaylık sağlamış”, böylece başkalarından da atıf gelmesini sağlamış. Bunu yaparken tabii hakemlik prensiplerini epeyce yumuşatmış, niteliği şüpheli makaleleri yayına kabul etmiş.

Bir dergiye sadece kendi içinde atıf yapılması da kolay yakalanabilir, o yüzden bir önlem daha almış: Başka dergilerdeki kafa dengi editörlerle karşılıklı makale ve atıf paslaşmaları yapmış.

Sözgelişi, CSF’in bölge editörü Çinli makine mühendisi Ji-Huan He, aynı zamanda International Journal of Nonlinear Science and Numerical Simulation (IJNSNS) isimli bir derginin kurucusu ve baş editörü. El Naschie de IJNSNS’in editörlerinden biri. Bu ikisi, yönettikleri dergilerde karşılıklı birbirlerinin makalelerini (veya onlara atıf yapan makaleleri) yayınlamışlar ve birbirlerine bol bol referans vermişler.

El Naschie’nin foyasının çıkmasıyla yayın dünyasının temizlendiğini düşünmek saflık olur. Niteliksiz yayınlar zincirine pek çok kişinin dahil. Bunlar kendi içlerinde dönüp duran, dünyadan izole yayın ve atıf döngüsünü sürdürüyor, bu şekilde makam ve ödül kovalıyorlar.

Devam edeceğiz.

Meraklısı için

Bilimsel yayın rekoru (?)

2011’in son gününde Ekşi Sözlük’e bir haber eklendi: “5 yılda 270 makale yazan akademisyen“.

Ege Üniversitesi Matematik bölümünde çalışan Ahmet Yıldırım, 2007’den başlayarak bugüne kadar tam 279 bilimsel yayına imzasını koymuş (tam liste). Bu kadarla kalmamış, birçok dergiye editörlük, sayısız makaleye hakemlik yapmış.

Gel gör ki Yıldırım gücenik; doçentlik başvurusu reddedilmiş. Bir ay önce Zaman gazetesi “Doçent olabilmek için daha ne yapsın” başlığıyla Yıldırım’ı haber yapmış.

Ekşi Sözlük deyim yerindeyse patlamış; sözkonusu başlık altında bir hafta içinde tam altmış sayfalık yazı yazılmış. Hepsini okudum, şiddetle tavsiye ederim. Maddelerin birçoğu aktif araştırmacıların yazdığı, ayakları yere basan, realist eleştiriler. Bilimsel yayın pratiğinin nasıl işlediği (ve nasıl istismar edildiği) hakkında çok değerli yorumlar içeriyor.

Olağanüstü çalışkanlık ?

279 yayın için olağanüstü demek bile az kalır. Matematik alanında yılda bir iki yayın yapmak normal kabul edilir; çokça üretken olanlar, birçok doktora öğrencisi ve postdok araştırmacısı olanlar, belki yılda beş altı yayın yapar. Oysa Yıldırım’ın yayın yapma hızına baktığınızda ortalama olarak haftada birden fazla yayın yapmış görünüyor.

Çalışmış yapmış işte” demenizden önce, bilimsel makale denen şeyin gazetelere pazar yazısı yazmaya benzemediğini hatırlatırım. Önceden bir literatür taraması yapılır, ön bilgi edinilir. Çalışırken tıkanılır, yanlış yollara sapılır, uzun uzun düşünülür. Sonunda da yazılır, ki matematiği yazmak bile zaman harcayıcı birşeydir. Başkalarıyla işbirliği yapmak bu yükü biraz azaltabilir, ama çok değil. Üniversitede haftada 9-10 saat ders veren, ailesi ve sosyal hayatı olan, her şeyi bırakın normal uyku uyuyan birinin haftada bir yayın çıkarması mümkün değil.

Erdöş’ün üretkenlik rekoru

Yine de ikna olmadıysanız bir karşılaştırma yapalım. Tarihteki en üretken matematikçilerin Leonhard Euler ve Paul Erdöş olduğu kabul edilir. Erdöş daha yakın zamanda yaşadığı için karşılaştırma için onu kullanalım.


Erdöş ömrü boyunca, 1930’lardan başlayarak 1996’daki ölümüne kadar (bir konferansta kalp krizi geçirdi, yani çalışırken öldü) 1525 bilimsel makale yayınladı. Ortalama olarak yılda yaklaşık 25 makale. Gençliğinde bu ortalamanın daha düşük olması muhtemeldir.

Buna karşılık Ahmet Yıldırım’ın yıllık ortalaması 50’nin üzerinde, Erdöş’ün iki katı!

Belki de Yıldırım’ın şartları araştırma yapmaya Erdöş’ten daha uygun, zamanı ve imkânları daha fazladır. Gerçekten öyle olup olmadığını anlamak için Erdöş’ün hayat tarzına ve çalışma usulüne bakalım.

Erdöş’ün çok sıradışı bir hayatı vardı. Hiç evlenmedi, aile kurmadı, hatta bir yere yerleşmedi bile. Hayatının çoğunda yanında annesiyle şehirden şehire, ülkeden ülkeye gezdi, beraber çalıştığı matematikçilerin misafiri olarak yaşadı. Kariyerinin başında çeşitli üniversitelerin kadrosunda çalışmışlığı vardı, ama o zaman bile hep geziyordu, yani ders vermek veya idari görevler gibi şeylere zaman harcamıyordu.

Erdöş çoğu çalışmasını işbirliği yaparak hazırladı. Hayatı boyunca 511 matematikçiyle beraber matematiğin farklı alanlarında yayınlar yaptı. Beraber çalıştığı matematikçiler büyük Erdöş’le çalışmanın şerefine karşılık bu çalışmaların yazılması, yayıncıya yollanması, takibi vs. gibi angaryaları seve seve üstlenirlerdi. Şahsi işleriyle de annesinin ilgilenmesi sayesinde Erdöş her gün yirmi saat matematik düşünür, başka şeye kafa yormazdı. Kafasını çalıştırmak için uyarıcı amfetamin hapları alır, aşırı miktarda kahve tüketirdi.

Bu hayat tarzını tabii kimseye tavsiye etmem, ama bir bilimcinin bundan daha fazla çalışmasının mümkün olmadığını takdir edersiniz herhalde.

Bir benzetme yapmak gerekirse: Atletizm rekortmeni Usain Bolt yüz metreyi 9.72 saniyede koşarken birisi çıkıp “ben beş saniyede koşuyorum” dese, fazla incelemeden bu iddiayı reddedebiliriz. Zahmet edip incelerseniz muhtemelen ya kullandığı “metre” daha kısadır, ya “saniye”si daha uzundur, ya da giden bir trenin üzerinde filan koşmuştur!

Yüz metreyi beş saniyede koşma iddiasını çürütmek çok kolaydır. Bilimsel yayın alanındaki benzer iddialarda ise durum daha karmaşık, çünkü bibliyometri (bilimsel yayın ölçümü) yöntemlerindeki boşluklar yüzünden bu iddialar bir şekilde savunulabiliyor. Bilimsel yayıncılığın “metre”si “saniye”si muğlak. Bu boşlukları iyi anlamak ve muhtemel istismarları farkedebilmek çok önemli.