Kategori arşivi: Ateizm

Anaokulunda din dersleri

Hayatımızı tamamen din kurallarına göre düzenliyorlar. Gizli saklı da değil, göstere göstere, gitgide artan bir tempoda. İslamın baskıcı, saldırgan, boğucu atmosferi her yerimize sıvaşıyor. Cahil bir hatibin şahlandırdığı kasaba taassubu aile düzenimize, kadın erkek ilişkilerine, özel hayatımıza, yiyip içtiğimize, giydiğimize bile burnunu sokuyor.

Milli Eğitim Şurası yapılmış. Düzenli olarak çocukların aklını nasıl mahvedelim, zihinlerini çalışmaz hale getirelim diye düşünenler iki parlak (!) fikir yumurtlamışlar. Birincisi, karma eğitimi kaldıralım, öğrencilerin öğretmenleri bile karşı cins olmasın. İkincisi, din eğitimini daha da erken başlatalım, anaokulunda din eğitimi verelim.

Karma eğitimi kaldırma isteği, gündem dışı olduğu için komisyonda kabul görmemiş. Ama bu önemli değil, çünkü yobaz takımı uzun süredir bu isteği dillendirip duruyor. Bildiğimiz taktik: Önce acaip bir şeyi ortaya atarlar, haa huu deriz, çekilirler, bir zaman sonra tekrar ısıtıp getirirler. Bu arada yandaşlar fikri beğenmiş olur, muhalifler de “off, belliydi zaten geleceği” yılgınlığına girerler. Fevri tepkimiz sönmüş olduğu için durumu kabulleniriz. Saman alevi gibi olan öfkemizi nasıl idare edeceklerini biliyor yobazlar.

Nitekim din eğitiminin ilkokul bire, hatta anaokuluna indirilmesi Şura’nın ilgili komisyonunda kabul edilmiş. Biz de bu fikre alışmıştık zaten çoktan. Ha ilkokul dörtte, ha anaokulunda, ne farkeder değil mi?

Şura’nın organizasyon yapısını ve kararların bağlayıcı olup olmadığını bilmiyorum, ama bunlar yapılacak, orası kesin. Şura’nın açılışında Tayyip Erdoğan “anaokulundan itibaren hayat tarzı sunacaklarını” söylemişti. Lafın önünü ardını şekerleyerek söylemiş olsa da, amaçlananın ne olduğu açık.

Aynı konuşmada eğitimin kendi iktidarları öncesinde insan formatlama aracı olarak kullanıldığını da söylemiş. Kendisinin en rezilane şekilde işlediği kabahatleri başkalarına yükleyerek şikayet etmek âdetidir. Nasılsa meydan boş, karşısına çıkıp konuşabilecek kimse yok.

Din dersi diye değil de “değerler eğitimi” diye kabul edilmiş o ders. Teklifi veren Eğitim Bir Sen denen örümcekli örgüt memnun, “zaten din eğitimidir o” diyorlar. Sahiden de öyle, kendi tecrübemden biliyorum. Küçük oğlum anaokuluna giderken “değerler dersi” diye birşeyleri vardı. Biz istemediğimiz için katılmıyordu o derse. Haliyle etik felsefesi anlatacak değillerdi, din propagandası ve peygamber hikayeleri anlatıyorlardı.

Ben istemiyorum çocuğumun böyle bir ders almasını, ne olacak? Tayyip Erdoğan açılış konuşmasında “başkalarının değerlerine saygının öğretilmesi gerektiğini” söylemiş. Benim değerlerime göre de küçük çocuklara din eğitimi verilemez. Çocuk aklı erdiği zaman öğrenir, istediği yolu seçer. Benim değerlerime saygı duyuyorsan böyle bir dersi dayatmazsın.

Teklif tartışılırken bir komisyon üyesi küçük çocukların soyut düşünme kabiliyetinin gelişmediğini, o yüzden Allah, cennet, cehennem gibi kavramları öğretemeyeceklerini söylemeye yeltenmiş. Hemen saldırmışlar “sen Allah’ı mı tartışıyorsun? Bu görüş değil dinsizlik!

Yobazlarla bilimsel, rasyonel tartışma yapılamaz. Yobazlıklarına yapılan en küçük bir itirazı bile “sen dinsiz misin” diye karşılık verirler.

Evet, Allah’ı tartışıyorum, var mı diyeceğiniz? Allah’ın varlığına dair ispatın varsa göster, yoksa beni ve çocuğumu rahat bırak.

“Mutedil” müslümanlar da eriyecek böyle. Müslümanım diyen ama başını örtmeyen, çocuğuma dinimi evde öğretirim diyen, namaz kılmayan, karma okula giden, işyerinde kadın erkek beraber çalışan, plajda mayoyla güneşlenenler “bu dine aykırı, sen dinsiz misin?” dendiğinde ne cevap vereceklerini düşünsünler. Taassubun sonu yok, bir yobazdan daha yobazı her zaman vardır. Dizginlenmeyen “sen dinsiz misin” sorusu iki kutuptan birine sürükler: Ya Arabistan karanlığına iniş, ya da “evet dinsizim” cevabı.

İşte laiklik tam da bu işe yarıyordu. Devletin ve gündelik hayatın dini kurallara dayandırılamaması kuralı sayesinde “sen dinsiz misin?” sorusuna “sana ne” cevabı verebiliyor, bu kutuplaşma sarmalına girmeyebiliyorduk. Evet, sakat bir laikliğimiz vardı, ve mahalle baskısı yüzünden “sana ne” demek pek kolay değildi, ama şimdiki durumdan daha iyiydi.

“Müslümanlar inançlarını yaşayamıyorlardı” yalanı var ya, asıl şimdi müslümanlar inançlarını yaşayamayacaklar. “İçki içiyorum, camiye gitmiyorum, ama müslümanım, kime ne?” deme hakları kalmıyor. Laiklik bu hakkı veriyordu işte, kıymetini bilmedik, kısır bir başörtüsü tartışmasıyla harcadık gitti.

Peki ben ve benim gibiler şimdi ne yapacak? Küçücük çocuğumun din dersi görmesini istemiyorum, ama tek başıma ne yapabilirim? Hangi çerçevede örgütlenebileceğiz? Laikliğin kıymetini anlamaya başladığımız bu dönemde, eskiden laikliği en çok gündeme getiren parti olan CHP’de mi? Tabii ki hayır. O da iki kutba bölünmüş durumda. Bir tarafta, dinsiz görünmeyeyim diye mutaassıp yığınlara “ben de sizdenim yav” diye göz kırparak üç beş oy kapmaya çalışanlar, öbür tarafta da hiç bir sosyal ve ekonomik programı olmadan eski zartzurtlarla geçinmeye çalışan takozlar. Didişip duruyorlar, ne bize ne de kendilerine faydaları var.

Dinsiz otistiklere din terapisi

Aslında bugün çok güzel bir fizik simülasyon programı hakkında yazacaktım, heyhat, memleketin abuk subukluğu yine yakama yapıştı. Aldırma geç desem, içim rahat etmeyecek. Neyse, yarın tatil nasılsa, blogda fazla mesai yaparım.

Gazete haberine göre, Adana Otistik Çocuklar Sağlık ve Eğitim Derneği Başkanı Sosyolog Fehmi Kaya “Otistik çocukların beyinlerinde inanç alanı olmadığı için Allah’a inanmayı bilmiyorlar” demiş, ve devam etmiş:

Otistik çocuklara uygulanacak farklı terapi yöntemleriyle, çocukta farkındalık yaratmak gerekiyor…. bir yaratan olduğunu insanların buna inanıp ibadet ettiğini anlaması, kavraması, içselleştirmesi gerekiyor. Böylece beyinlerinde inanç alanı oluşturulabilir.

Araştırmacılar ABD ve Kanada da, ateizmin, otizmin bir farklı versiyonu olduğunu söylüyor.

Habere göre, dernek ve Yüreğir Belediyesi’nin ortak çalışmasıyla otistik çocuklara ücretsiz terapi merkezleri açılacak, burada otistik çocukları inançlı çocuklar haline getireceklermiş.

Neresinden tutsam bilemedim ki.

Bir kere beyinde “inanç alanı” diye bir yer yok. Hadi diyelim, beyinlerinin bunu yapmaya elverişli olmadığını kastediyor. Otizm terapiyle iyileştirilebilecek bir hastalık değil ki. Terapide yapılan şey, kişinin özel durumuna uyum sağlayan özel bir eğitim vererek hayata katılmasını sağlamak.

Otistiklere yardım ettiğini iddia eden bir derneğin, onları üretken ve bağımsız kılmaya değil de inançlı olmalarına öncelik vermesi çok mutsuz edici. Fehmi bey hayatın sillesini yemiş çocukları kafalarının alamayacağı bir şeye zorlayacağına, onları yeteneklerine uygun şekilde hayata nasıl katabileceğini düşünmeli. Uygar ülkeler, otistiklerin aşırı dikkat ve sistemlilikleri sayesinde topluma üretken bir birey olarak katılmalarını sağlıyor.

Otizm ile dindarlık arasındaki ilişkiyi inceleyen araştırmalardan biri Caldwell-Harris vd.’nin 2011’de Cognitive Science Society konferansında sundukları Religious Belief Systems of Persons with High Functioning Autism başlıklı bir çalışma. Bu çalışma tek değil elbette, daha çok var, ama temel bilgi edinmemiz için yeterli (makaleyi bulan Yusuf Arslan‘a çok teşekkürler).

Bütün otistikler Yağmur Adam gibi değil. Aslında tercih edilen terim Autism Spectrum Disorder (otizm yelpazesi bozukluğu diye çevrilebilir). Tamamen içine kapalı, iletişim kuramayan, en ufak değişikliklerden bile şiddetle korkan en ağır durumların yanı sıra, başkalarına biraz “acaip” gelseler de toplum içinde yaşayabilen “high functioning” (işlevsel) durumlar da var. Bu ikisinin arasında neredeyse sonsuz değişik durum olabiliyor. Otizmin hafif hallerine Asperger sendromu da deniyor.

Otizm yelpazesinin bir ucu o kadar “normal”e uzanıyor ki, insan otizmin bir hastalık olup olmadığından şüphe ediyor. En tanınmış otizm araştırmacılarından Simon Baron-Cohen Autism Spectrum Quotient (otizm katsayısı – AQ) adı verilen bir test hazırlamış. Bu teste göre, yüksek derecede matematiksel yeteneğe sahip olanların AQ’su ortalamanın üstünde çıkıyor.

Grup ortalamaları olarak AQ sıralaması şöyle: Otistikler > Asperger’liler > matematikçiler > fen bilimciler > öğretim üyeleri > bütün erkekler > bütün kadınlar.

Akıllı insanların hepsinin hafifçe otistik olduğunu söylemek yanlış olur, ama otizme yol açan özelliklerin, teorik düşünme yeteneğini kuvvetlendirdiği kabul ediliyor. Bunun muhtemel bir sonucu olarak sözgelişi Silikon Vadisi gibi matematiksel düşünme yeteneği olan insanların yoğunlaştığı yerlerde daha çok otistik çocuğun doğduğu görülüyor. Bu yetenekli insanların bazılarının AQ’su yüksek. Otizmin büyük ölçüde genetik olduğu, bu yüzden hem anne hem babanın AQ’sunun yüksek olması halinde çocuklarda otizmin daha sık görülebileceği düşünülüyor.

Baron-Cohen’e göre otizm bir “aşırı sistemlilik” durumu. Otistiklerin bazılarının üstün yetenekleri de bununla ilgili. Otistikler ayrıntılara aşırı dikkat ediyorlar, ayrıca “böyleyse şöyledir” şeklinde kurallar geliştiriyorlar. Çok akılcılar. Bu özellikleri bazı alanlarda üstün başarı getirebiliyor, ama aşırıya kaçması düşünmeye sekte vurabiliyor. İleri derecede otistik olanlar o kadar çok ayrıntı görüyorlar ki, nesneleri kategorize edemiyorlar. Meselâ “iskemle” kavramını oluşturamıyorlar, çünkü onlar için her iskemle birbirinden çok farklı. Kurallara aşırı bağlanmaları ise, çevrelerindeki en küçük değişiklikte bile sinir krizi geçirmelerine sebep olabiliyor.

Yani, otizme sebep olan neyse, baharat gibi küçük dozda bulunduğunda bilimsel düşünmeyi kuvvetlendiriyor, fazla olduğunda ise her şeyi berbat ediyor.

Fehmi beyin şikayetine dönersek: Otistikler ateist olabiliyor, çünkü sistemli kurallar çerçevesinde düşünmeleri onları rasyonel kılıyor. Rasyonel düşünen hiç kimse, otistik olsun olmasın, “Allah vardır, çünkü ben var diyorum” argümanını kabul etmez.

Fehmi bey rasyonelliği bir beyin sakatlığı zannediyor. Başkalarının inandığını göstererek rasyonel bir bireyi inanmaya ikna edebileceğini sanıyor. Bence asıl bozukluk onun beyninde, ama endişe etmesin, tedavisi var. Bir süre mantık ve matematik okursa muhakemesi düzelecektir.

Peki tersi doğru mu, yani ateistler otistik mi? Caldwell-Harris vd.nin çalışmasında, dindar olmayan bireylerin AQ’su, dine inananlardan daha yüksek çıkmış. Bunun sebebi de AQ’su yüksek olanların daha rasyonel olmasıdır muhtemelen. O zaman belki ateistler gerçekten nispeten otistik olabilir.

Peki ne olmuş? Biyolog Temple Grandin’in, Fields madalyalı matematikçi Richard Borcherds’in, Nobel ödüllü iktisatçı Vernon Smith’in otistik olmaları, onların bilimsel çalışmalarını geçersiz kılıyor mu? Dinsizlerin otistik olması dinin doğruluğunu ispatlamaz. Hatta, otistiklerin dikkatli ve sağlam düşündüklerini göz önüne alırsak, dinin doğruluğundan şüphelenmemiz için bir sebep daha sağlar.

Suç işliyorum!

Bir yıl önce Fazıl Say yazdığı ve aktardığı tweetler sebebiyle mahkemeye verilmişti. Bugün mahkeme sonuçlandı ve Fazıl Say 10 ay hapse mahkum edildi.

Yani, inanmadığını söylemek, dinsiz olmak, artık hapisle cezalandırılıyor.

Hakaret makaret hikaye. Gözü olan herkes yazılanlarda hakaret filan olmadığını görür. Şunu artık açıkça öğrenmemiz gerekiyor: Düşünce özgürlüğü hoşa gitmeyen fikirler içindir. Hoşa giden fikirlerin özgürlüğünün korunması zaten gerekmez.

Fazıl Say beş yıl boyunca denetim altında; bu süre içinde “suçunu” tekrarlamazsa, dilini tutarsa, hapse girmeyecek.

Ama diğerleri, siz, ben, aynı keskin kılıcın altında yaşıyoruz. Biz dinsizlikten hüküm giydiğimizde haberlere konu olmayacağız, dünya kamuoyu bizim için imza toplamayacak. Nitekim bugün küçük bir haber daha vardı gazetede: Bir Facebook kullanıcısı, Muhammed’e hakaret ettiği iddiasıyla, alâkasız bir Facebook kullanıcısı tarafından mahkemeye verilmiş ve mahkum olmuş.

“Halkın bir bölümünün benimsediği dini değerleri aşağılama” suçundan hüküm giyenler nedense hep inanmayanlar. Oysa Aleviliği, Hıristiyanlığı, Yahudiliği, veya hiç bir dini benimsemeyenleri düzenli olarak aşağılayanlara, ama gerçekten iğrenç şekilde aşağılayanlara, hiç ceza verildiğini görmüyoruz. Veya şunlara:

Fazıl Say'ın tahrik ettiği masum gençler

Şu yukarıdakiler değil de Fazıl Say’ın söyledikleri suç sayılıp cezalandırılıyorsa, mahkemeler adaletten iyice uzaklaşmış demektir. Aynı suçu şimdi de ben işliyorum. “Suçu ve suçluyu övmek” suçunu yukarıda işledim zaten; bir de dinsizlik suçu işleyeyim.

Hiç bir dine inanmıyorum. Başkaları neye inanırsa inansın, ben onlarla aynı şeye inanmak zorunda değilim, susmak zorunda da değilim.

“İnanca saygı” denen şey kabul etmek ve susmak değil, kimseye inancından ve düşüncelerinden dolayı zarar vermemektir. Yani “saygı” bekleyenlerin yaptığının tam tersidir.

Tanrı/Allah/Yehova/Zeus/Odin/Brahma yoktur, din yalandır.

Madem Ömer Hayyam şiirlerini aktarmak suç, o da eksik kalmasın. Sabahattin Eyuboğlu’nun çevirisinden.

Dilerim ölünce şarapla yıkanayım
Şarap şiirleriyle talkınlanayım
Mahşer günü arayan olursa beni
Meyhanenin önündeki topraktayım.

Benden Hayyam’ a selam söyleyin demiş peygamber;
Sözlerimi yanlış anlamışsa çiylik eder:
Ben şarabı herkese haram etmiş değilim ki
Hamlara haramdır, doğru, ama olgunlar içer.

Bu dünyadan başka bir dünya yok, arama;
Senden benden başka düşünen yok, arama!
Vaz geç ötelerden, yorma kendini:
O var sandığın şey yok mu, o yok arama!

Şarabım, kasem, sevgilim, bir de çimen;
Bırak bana bunları, al cenneti sen.
Cehennemmiş, kuru laf bunlar:
Kim gitmiş cehenneme, kim dönmüş cennetten?

Seccadeye tapanlar eşek değil de nedirler?
Küfelerle riya çamuru yüklenirler gezerler.
İşin kötüsü, din perdesi arkasında bunlar,
Müslüman geçinirken gavurdan beterdirler.

Sen sofusun, hep dinden dem vurursun;
Bana da sapık, dinsiz der durursun.
Peki, ben ne görünüyorsam oyum:
Ya sen? Ne görünüyorsan o musun?

Dert çekme boşuna, hep gül de yaşa;
Zulüm yolunda hakkı bul da yaşa;
Sonu yokluk madem bu dünyamızın
Yok bil kendini, özgür ol da yaşa.

Putların, Kabenin istediği: Kölelik;
Çanların, ezanın dilediği: Kölelik;
Mihraptı, kiliseydi, tespihti, salipti
Nedir hepsinin özlediği? Kölelik.

Ek: Yukarıda “Düşünce özgürlüğü hoşa gitmeyen fikirler içindir” yazdığımda elbette orijinal bir söz etmediğimin farkındaydım. İşin komiği bu sözü daha bir ay önce, “Türkiye’de İfade Özgürlüğü” konulu (fantastik edebiyat konferansı olsa gerek) toplantıda Adalet Bakanı da söylemiş:

Hoşa gitmeyen, rahatsızlık veren, hatta şoke eden fikirlerin, en az zararsız ve etkisiz gibi görülen, makul ve makbul sayılan fikirler kadar hoşgörüyle karşılanması gerekir.

Ardından Yargıtay başkanı:

İfade özgürlüğü sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız görülen veya ilgilenmeye değmez bulunan haber ve düşünceler için değil aynı zamanda aleyhte olan, çarpıcı gelen ve rahatsız eden düşünceler için de uygulanmalıdır. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri olup, bunlar olmaksızın demokratik toplum olmaz.

Ben ne söylerim, tamburam ne çalar?

Tabii standart sığınak, “efendim yargıçlar bağımsızdır, biz karışmayız”. Bunun gerçek olmadığı, yargının bütünüyle hükümetin denetimine girdiği biliniyor. Özel emir göndermeye gerek yok artık; başbakanın söylediği sözlerin tonuna bakarak hüküm veriliyor.

Göstermelik olarak kapatırlar bu işi nasılsa. Meselâ Yargıtay kararı bozar, görüntü kurtarılır. Ama Fazıl Say gibi tanınmış olmayan insanlar ne olacak? Onların tepesindeki mahalle baskısı sopası kalkacak mı?

Dinsizlik suçu


Geçen hafta Fazıl Say’ın birkaç tweet’i olay oldu. Aslında büyütülecek birşey yoktu; birkaç retweet (başkasının tweetini aktarmak), birinde Ömer Hayyam’a atfedilen iki mısra, öbüründe de 22 saniyede biten akşam ezanına dair bir şaka vardı.

“Hakaret edildi” korosu hemen devreye girdi ve yine akıl almaz edepsizlikte saldırılar başladı. Cevap verenlerin Fazıl Say’ın ne yazdığını okudukları bile şüpheli. Birileri “dine hakaret” der, onlar hemen atlar.

Sosyal medya cangıl gibidir, böyle şeyler olur, geçer gider. Ama hassasiyeti çok yüksek bir vatandaş olayı büyütmüş, Fazıl Say’ı “dini değerlere hakaret” ve “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” ettiği için mahkemeye vermiş.

Hakaret veya tahrik bahanesinin gerçek olmadığını tabii herkes biliyor. Maksat, aykırı görüşleri sopa göstererek susturmak. Artık çok “demokratik” olduğumuz için DGM’ye gidilmiyor, onun yerine yobaz kitleler kışkırtılıyor, bu da “milletin sesi” oluyor.

Hatırlarsanız Bahadır Baruter bir karikatüründe, ancak çok dikkatli bakılarak görülebilecek şekilde “allah yok, din yalan” yazılı olduğu için, yukarıdaki gerekçelerle mahkemeye verilmişti.

“Saygı” bahanesi

Bu terörü estirenlerin ağzında dolaşan yave hep aynı: “İnanmasan da saygı duyacaksın, yoksa fena yaparız.

Bir kere, birisi bir şeye inanıyor diye, başkası aynı şeye saygı duymak zorunda değil. Özellikle de saygı inançtan kaynaklanıyorsa. Sözgelişi, dinsiz birisi peygamberin isminin başına “Hazreti” sıfatını getirmek, sonuna “s.a.v” yazmak zorunda değildir, çünkü onun kutsal bir kişi olduğuna inanmıyordur. “Saygı” diye bunları söylemeye zorlamak, “sen de benim inandığıma inanacaksın” demektir.

Zaten saygı talep edenlerin tepkilerini takip ettiğinizde tam da bu tavrı görüyorsunuz. İnançsızlık beyanı sözlü veya fiziksel saldırıya uğramak için yeterli. “Saygı” ile kastettikleri şu: “Benimle aynı fikirde değilsin, demek ki benim fikrimi beğenmiyorsun, demek ki bana saygılı değilsin. Madem ki saygısızlığı sen başlattın, ben de sana her şekilde saldırabilirim.

Bugün ateistliği ifade etmek saygısızlık. Yarın namaza gitmemek, Kuran’ı ezberlememek, çarşaf giymemek, sakal bırakmamak saygısızlık olacak.

Saygı talep edenlerin çok saygılı üslubuna da bir bakın hele. Bu yüksek ahlâki seviyeyi görünce insanın ihtida edesi geliyor.

Dinsizlik korkusu

Biri “Allah yok” deyince bu hakaret sayılır, ama Başbakan “Tabii ki dindar nesil yetiştireceğiz. Kimse bizden ateist yetiştirmemizi beklemesin” diyebilir. Milletvekili “Ateistlerden hiç bir zaman hayır gelmemiştir” diye kin ve düşmanlığa tahrikin âlâsını yapabilir, ama onlara dava açılmaz.

Yüzde doksanbilmemkaç müslüman olan bir ülkedeki bu ateizm korkusu, büyük felâketlere gebe olmasa komik olabilirdi. Sanki başıboş bırakılırsa büyük katliam yapacak dev bir kitleden bahsediyoruz. 90’ların şeriat korkusu bile daha gerçekçiydi (ki o korkunun haklı çıkma ihtimali günden güne artıyor).

Peki neden bu mantıksız korku? Zaten suya sabuna dokunmadan sessizce yaşayan birkaç bin ateist neden birdenbire yakın ve açık tehlike oldu?

Tahminimce ilk sebep, hükümetin laiklik prensibine dair uygulamaları ateizm olarak etiketleyip, laikliği ortadan kaldırma taktiği benimsemiş olması. Bu mantıkla, okulda din dersi olmasın, memurlar başörtüsü takmasın, mahkemelerde din kitabına el basılmasın, devlet dinî söylemler kullanmasın demek, hep ateistlik oluyor. Böylece özgürlükçü ve laik muhalefet çok Müslüman halkımızın duygu duvarına ve nazik hassasiyetlerine çarpıp kırılıyor.

Siyasi felsefe olarak hiç bir zaman çağdaş incelikte bir ülke değildik, ama şimdi düpedüz Ortaçağ’a geri döndük.

Bunun yanında ikinci, daha derin bir sebep var. Dinî otoritelerin yüzyıllarca dinsizleri ve kâfirleri vahşetle ezmelerinin altındaki sebep.

Meselâ birisi Dünya’nın düz olduğunu söylediğinde ne yaparız? Hiç. Çünkü Dünya’nın biçimine dair elimizde bir yığın kanıt var, ve hiç biri düz olduğunu göstermiyor. Saldırmayız, “saygı” diye bağırmayız, kazığa bağlayıp yakmayız. Sadece güleriz.

Ama din, herhangi bir dayanağı olmayan bir kurallar silsilesidir. Deneye, gözleme, herhangi bir gerçeğe dayanmaz. Bu yüzden, birinin “inanmıyorum” demesi çok yıkıcı olabilir. Bir inançsızın açtığı çatlaktan birçok kişi kaçabilir. Dinin otoritesi sarsılır, ona gözü kapalı itaat edenlerin sayısı azalır, inandırıcılığı düşer. Bunu engellemek için daha çocuklukta insanların beyinleri yıkanır, ve aykırı sesler zaman geçirmeden susturulur. Gülmeye ve şakaya yer yoktur.

Birçok samimi inançlı, temiz kalpli dindar tanıdım. Farklı düşünenleri olduğu gibi kabul eder, inançlarını makul ve mutedil şekilde yaşarlar. Onların medeniliğine karşılık, yobaz neden saldırgandır?

Korkuyordur çünkü. İnancını kaybetmekten korkuyordur. Kalben ve kafaca zayıftır aslında. Birisinin farklı çıkışına nasıl karşılık vereceğini düşünemez, birçoğu düzgün bir cümle bile kuramaz, o zaman da şiddet kullanır, “vurun, konuşturmayın” diye bağırır. Ödü kopar karşısındakine kanıp imanını zedelemekten; inancı kırılgandır.

Tanrısına inancı bile tam değildir. Karşısındaki inançsızı kendi eliyle cezalandırmayı tercih eder. Ne olur ne olmaz, belki Tanrı vermez o cezayı, kendisi vermelidir. Oruç tutmayanı bıçaklar, yazı yazanı bombalar, tipini beğenmediğini döver. Tanrı adına ceza dağıtmanın şirk koşmak olduğunu, yani dinince en büyük günahı işlediğini düşünmek işine gelmez.

Meselâ Sivas Katliamı sırasında duyulan “Allah’ım bu senin ateşin!“, “Cehennem ateşi işte.” bu sapıklığın mükemmel bir örneği.

Milyonlarca yobaz, birkaç bin ateistten korkuyor. Ateistlerin sadece varolması bile dini “tartışılmaz gerçek”ten “inanç” seviyesine indirir. Samimi inançlılar için birşey değişmez, ama şeyhlerin, papazların, ayetullahların otoritesi sarsılır. Bu yüzden ateistlerin daha görünür ve duyulur hale gelmeleri gerekiyor, kendilerini öldürtmeden tabii. Bakarsınız zannedildiğinden daha çok sayıda ve daha etkili oldukları ortaya çıkar.

Bitirirken Fazıl Say’ı dinleyerek ağzımızın tadını yerine getirelim.

Şüpheci Melek’ten bir hatıra

Cesur bloglardan Şüpheci Melek ne yazık ki bir süre önce kapandı ve silindi. O blogda özellikle beğendiğim bir fotoromanın kaybolmasına gönlüm razı gelmedi, burada paylaşmak istedim. Çeviri Şüpheci Melek‘e aittir. Orijinali: http://i.imgur.com/1BXxi.jpg

“Kutu yalan söylemez. Bu bir ördek. Son parçayı da yerine koymadıkça ördek olmadığını ispatlamış sayılmazsın.” Meseleyi ne kadar güzel özetlemiş.