Kategori arşivi: Politika

Oyların eşitliği ve demokrasi

Birkaç yıl önce manken/tarihçi Aysun Kayacı TV’de “dağdaki çobanın oyuyla benimki bir olur mu?” demişti. İlk başta biraz kızmıştık, demokrasi böyle olmaz demiştik. Gelgelelim zaman geçip oy verme sisteminin çürüyüşüne, ve seçmenlerin ne kadar büyük bir kısmının aklıyla değil kıçıyla oy verdiğine şahit oldukça, “yahu haklıydı galiba” diye fısıldamaya başladık. Ve bugün başka bir meşhur isim Erol Evgin’in bir röportajda söylediği şu sözleri okuduk: “Okuma yazma bilmeyen, oyuna parmak basan bir kardeşimizle, ablamızla, annemizle 3 üniversite bitirmiş birinin birer oy hakkı olması adaletli mi geliyor size sorarım. Hiç hakça değil.

Erol Evgin kibar bir insan. İnsanları küçümseyen bir havada olduğunu görmedim şimdiye kadar. Cımbızlanmış bir cümleye değil röportajın tamamına baktığınızda iyi niyetli olduğunu, bu cümleyi haksızlıklara isyan olarak söylediğini görüyorsunuz zaten.

“Herkesin oyu aynı olamaz” fikrinin havada dönüp dolaştığını, birçok aydın kişinin açıkça söylemekten ar ettiğini, ama fısıldayarak sık sık söylendiğini tahmin ediyorum. Bence “herkesin oyu aynı olamaz” dediğimizde bazılarının daha aşağı olduğunu söylemeye çalışmıyoruz; demokrasimizdeki yozluğa işaret etmeye çalışıyoruz aslında, ama elimizde daha uygun cümleler olmadığı için bu hazır kalıpla ifade edebiliyoruz fikrimizi.

Meselemizi özetleyelim: Türkiye’de seçmenlerin büyük çoğunluğu akılcı düşünerek, partilerin ülke sorunlarına teklif ettiği çözümleri karşılaştırarak oy vermiyor. Bu bütün partilerin seçmenleri için geçerli. Ancak özellikle son yıllarda, iktidar partisine giden oyların iyiden iyiye rasyonellik dışında kaldığını, ülkenin geleceği düşünülerek değil anlık ham duyguların istismarıyla kazanıldığını görüyoruz.

Lafı dolandırmayalım: Seçmenlerin çoğu cahil. Okuma, düşünme, farklılıklara tahammül etme kabiliyetleri yok. Tayyip Erdoğan’ın dünya lideri olduğunu sanacak kadar dünyadan habersizler. En basit ve saçma yalanlara kanmaya hazırlar. Oysa demokrasinin işlemesi için seçmenlerin eğitimli olması ve az da olsa akıllarını kullanmaları gerekir. Eğitimsiz bir kitleyle demokrasi değil, ancak çoğunluk zorbalığı yerleşir, ki şu anda içinde yaşadığımız durum bu.

(Cahilliğin tek bir partinin seçmeniyle sınırlı olmadığını vurgulamak isterim. Ama bir parti içinde daha fazla toplanmış olduğu kesin. Kendileri söylemişti zaten “eğitim seviyesi arttıkça hitap ettiğimiz alan daralıyor” diye.)

Madem ki demokrasi için eğitimli bir kitle şart, o zaman eğitimlilere daha çok oy hakkı vermek ilk bakışta makul gibi görünüyor. Ama değil. Hümanist sebeplere de hiç ihtiyaç yok, tamamen pratik sebepler yüzünden böyle bir sistem kurmak mümkün değil. Şöyle ki:

Diyelim ilkokul mezununun oyu bir, üniversite mezununun iki sayılsın. Ya ortaokul, lise? Birbuçuk mu diyeceğiz? Master, doktora yapanlar üç oylu mu sayılacak? Belki lise mezunu adam formel eğitimden geçmedi ama harıl harıl okudu, Bülent Ecevit gibi mesela. Sözlü sınav mı yapacağız?

Peki her üniversite mezununun eğitimi bir mi? Birisi çıkıp “benim şanlı şöhretli üniversitemin oyuyla dağbaşı üniversitesinin oyu bir olur mu?” derse ne olacak? Veya öyle liseler var ki hâlâ, oradan mezun olup üniversite okumayanlar, başka bazı üniversitelerin mezunlarından daha aklıbaşında. Nasıl ayarlayacağız puanları?

Üstelik okulda çok zaman geçirmek sağlıklı düşünebilmenin garantisi değil. Hatta tersi doğru gibi. Lisans derecesinden sonra iş hayatına geçen birçok arkadaşım var ki, Türk üniversitelerindeki profesörlerin yüzde doksanına toz yutturur. Hem her profesör aynı mı? Burhan Kuzu da hukuk profesörü, Baskın Oran da. İkisinin oyu eşit mi olacak?

Yani, işin içinden çıkamıyoruz. Kişilerin oy hakkını farklılaştırmak çekici bir fikir de olsa, bunu sağlayacak kriterleri hakkaniyetle tanımlamak imkânsız. O yüzden unutalım bu fikri.

Zaten bunlar yeni tartışmalar değil. İnsanlar dünyanın her yerinde aşağı yukarı aynı. Her ülkede cahiller eğitimlilerden daha kalabalık (bazılarının en cahili bizim en cahilimizden fersah fersah ileride bile olsa). Yüzlerce yıl ateş ve kan içinde demokrasiyi oluşturan ülkeler, bu meseleye çözümler oluşturmuşlar. Yapmamız gereken şey sadece bu çözümleri iyice öğrenmek ve uygulamak.

Belki en önemli olan iş, kuvvetler ayrılığının mükemmelen tesis edilmesi. Kötü niyetli bir politikacı, ufku dar seçmenlerin oylarını çeşitli numaralarla kapıp iktidara gelse bile, başıboş şekilde at koşturması mümkün olmaz. Bağımsız yargı kuvveti, demokrasiye zarar verebilecek düzenlemelere engel olur. Bu yüzden Tayyip Erdoğan yıllardır hep yargıya veryansın etti, “milli iradeyi engelliyorlar” diyerek propaganda yaptı, ve sonunda yargı bağımsızlığı ortadan kalktı. Oysa milli irade istediği her şeyi yaptıramaz, demokrasiye ve mevcut kanunlara aykırı şeyler “halk istiyor” diye herkese dayatılamaz. Yargı bağımsızlığı bunun garantisidir.

Kuvvetler ayrılığının yanı sıra ifade özgürlüğü, özgür basın, sivil toplum kuruluşları, toplanma ve gösteri özgürlüğü gibi demokratik haklar yine sağlam bir demokrasinin temel taşlarıdır. Bu haklar yerinde durduğu sürece cahil bir seçmen kitlesinin vereceği zarar geçici ve sınırlı kalır.

Diyeceğim, demokrasinin düzgün işlemesi için herkesin oyu farklı olsun demeye gerek yok. Dünyadaki mevcut örnekleri doğru düzgün uygulayabilsek kafi gelir.

Ama geldiğimiz durumda düzgün bir demokrasiyi nasıl yaratabiliriz derseniz, bilmiyorum!

Je Suis Charlie ve fanatizmi bekleyiş

"Charlie Hebdo Tout est pardonné" by Source (WP:NFCC#4). Licensed under Fair use of copyrighted material in the context of Charlie Hebdo" href="//en.wikipedia.org/wiki/File:Charlie_Hebdo_Tout_est_pardonn%C3%A9.jpg">Fair use via Wikipedia.

Charlie Hebdo Tout est pardonné” Kaynak: Wikipedia.

Charlie Hebdo saldırılarından bu yana neredeyse iki hafta geçti. Bu saldırının tarihe bir dönüm noktası olarak geçmesi mümkündür. Muhtemelen artık Avrupa ülkeleri, içlerinde yaşayan Müslümanlara daha dikkatli bakacak, onların aşırılıklarına daha kuvvetli ve daha az tereddütlü tepki verecek. Ve maalesef, böyle zamanlarda hep olduğu gibi ırkçılık ve kör düşmanlık da yükselecek. Normal bir Avrupalı gibi yaşayan Müslümanlar (veya Müslüman gibi gözükenler) ayrımcılık kurbanı olacaklar.

Böyle bir ayrımcılığın yarattığı kutuplaşma tam da islamcı terörün istediği şey zaten. Avrupa hükümetlerinin bu kutuplaşma tuzağına düşüp düşmeyeceğini göreceğiz. Biz ise Türkiye’de çoktan bu dehşet girdabına girdik ve hızla dipsiz bir kuyuya sürükleniyoruz.

“Je Suis Charlie” sloganı bizim için çok anlamlı. Biz gerçekten de Charlie’yiz. Uzun zamandır siyasi islamın terörünün içinde yaşıyoruz ve bu terörün şiddeti gitgide artıyor. Charlie Hebdo katliamı önemli bir gösterge oldu. İslamcı kesimlerin baştaki tepkisi “Gerçek müslüman bunu yapmaz, ama onlar dinimize hakaret etmişler, hakettiler.” gibi çelişkili bir saçmalıktan ibaretti. Bir süre sonra ise daha tutarlı olmaya karar verdiler ve yarım ağızla bile cinayeti kınamaktan vazgeçtiler.

Fatih Camii’nde Kuaşi kardeşlere cenaze namazı kılan mağdur (!) müslümanlar.

Cumhuriyet gazetesinin Charlie Hebdo karikatürlerinin sadece bir kısmını yayınlamaya karar vermesi, eğreti üzgünlük maskelerinin düşmesini sağladı. Polis, hukuksuz bir şekilde matbaayı bastı. Yobaz grupları gazeteye yürüdüler. Başbakan ve cumhurbaşkanı makamında oturanlar hiç bir suç teşkil etmeyen bu yayınların “tahrik” olduğunu söylediler, gazeteyi linççi güruhlara hedef gösterdiler. Cumhuriyet yazarlarına isnat ettikleri “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçunu asıl kendileri işlediler.

Artık açıkça görülen bir gerçek var: Türkiye bir islam devleti haline getirildi. Henüz kanunlar buna göre değiştirilmedi ama bu sadece bir ayrıntı. Hukuk diye birşey kalmadı, kanunların uygulanması muktedirlerin kişisel keyfine bağlı. Devlet mekanizması islam kurallarına göre çalışıyorsa, Anayasa’daki laiklik ilkesi açıkça çiğnenebiliyorsa, islamcıların hakaret ve tahrik dolu söylemleri alkışlanırken muhaliflerin en basit eleştirilerine bile beş yıl hapis istenebiliyorsa, kanunlar ne derse desin farketmez.

Ve bu islamileşme burada kalmayacak. Yanıbaşımızı işgal eden, hükümetin desteklediği, ve yüksek ihtimalle Türkiye’de de örgütlenmiş olan IŞİD dehşetinin gölgesi üstümüzde. Birkaç yıla kadar sokaklarımızda IŞİD militanları devriye geziyor olabilir. Fanatiklerin bulunduğu yerde taassubun sonu yoktur; fanatik güzel olan herşeye düşmandır, özgürlüklerin her zaman daha da azalmasını ister. Bugün dine bağlılık ve geleneksel değerler adına islamileşmeyi alkışlayanlar bile yarın IŞİD fanatizmi karşısında şaşırıp kalacaklar, ama çok geç kalmış olacaklar.

Peki, biz modern laikler ne yapacağız? Uygarlık-barbarlık savaşında kılıçlar çekildi, cepheler çizildi, ve kendimizi bize düşman bir kalabalığın ortasında buluverdik. Kan dökücü, savaşçı, barbar değiliz. Dövüşmeyi bilmeyiz. Kendimizi nasıl koruyacağız, nasıl hayatta kalacağız? Bunu düşünmenin zamanı geldi artık.


Son zamanlarda okuduğum bazı güzel yazılar:

  • T24 gazetesi Charlie Hebdo’nun katliam sonrası sayısını tam olarak tercüme edip yayınladı. Buradan okuyabilirsiniz.
  • Yine bu CH sayısı içinde, derginin yazarlarından Gérard Biard, siyasi doğruculuk adına “evet, ama” diyenleri yerden yere vuruyor ve laikliğin kararlı bir şekilde savunulmasının ne kadar önemli olduğunu hatırlatıyor.
  • Derginin kapağında Muhammed’in yüzü gösteriliyor diye galeyana gelen kitleler, yakın zamana kadar birçok müslüman minyatüründe peygamberin resminin açıkça çizildiğinin farkında değiller. Şurada pek çok örnek var. Muhammed’in yüzünün örtülü olarak resmedilmesi 17. yüzyıldan sonra benimsenen bir adet. İslami terörün ilk öncülerinin yarattığı bir baskının sonucu.
  • Deli Gaffar’ın blogunu birkaç ay önce keşfettim. Bazen eğlenceli, çoğunlukla da derinlikli güzel yazılarından birinde politik doğrucu olmak uğruna kafayı kuma gömmenin sorunu nasıl büyüttüğünü anlatıyor: Avrupacı Liberaller ve Evrensel İkiyüzlülük
  • Deli Gaffar bir sonraki yazısında, Cumhuriyet’in kimseye yaranamasa da doğru dürüst gazetecilik yaparak mesleğin namusunu kurtarmaya çalıştığını anlatıyor ve soruyor: “Cumhuriyet’ten Özür Dileme Vaktimiz Gelmedi Mi ?
    Türkiye, tarihinde görülmemiş denli ikiyüzlü bir yönetimin zalim pençelerinden kurtulmaya çalışıyor. Charlie Hebdo saldırısı islamcıların ve onların mahçup destekçisi liberallerin, sözde solcuların, yancıların maskelerinin düşmesi anlamında bir milattır. Bugün İslamcı faşizme karşı bizi ayakta tutacak tek şey korkusuzca direnmek ve çok temel bir şeyi, düşünce özgürlüğünü savunmaktır.
  • Yusuf Salman, İngilizce yazdığı “Islamophobia, Fearing Islam, and Anti-Muslim Discrimination” başlıklı yazıda, islamofobinin ve müslümanlara karşı ayrımcılığın farklı kavramlar olduğunu, birincisinin siyasi islamcılarla bağlantılı bir düşünce kuruluşu tarafından islama karşı eleştirileri susturmak için uydurulmuş bir truva atı olduğunu anlatıyor.
  • Gazeteci Asra Q. Noumani, son on yılda islami fanatizme karşı her türlü eleştiriyi boğmak için çalışan bir “namus kıtası” oluştuğunu, bu grubun İslam Konferansı Örgütü tarafından desteklenerek bir “mağduriyet kültürü” yarattığını anlatıyor: “Meet the honor brigade, an organized campaign to silence debate on Islam
    [Namus kıtasının] resmi ve gayriresmi kanalları, sorgulayıcı müslümanları ve gayrımüslimleri taciz, tehdit ve mücadele etmekte uyumla çalışırlar. Önemli bir gerçeğe güvenirler: Malezya’dan Fas’a kadar uygulanan İslam, utandırmaya dayalı ataerkil bir kültürdür. Ele güne rezil olmaktakn kaçınmak ve namusu kurtarmak en önemli şeydir. İşte bu yüzden islamcı aşırılığı eleştirenleri susturmakta zorbalık ve baskı çok etkili olur.

Naif özgürlükçülüğün vadesi dolarken

Kendimi bildim bileli, siyasi görüş olarak özgürlükçülüğü benimsedim. Sağın da solun da, insan mutluluğunun üstünde olduğunu vehmettikleri yargılara dayanarak özgürlükleri kısıtlamalarını hiç kabullenemedim. Özgürlüklerin korunması ve giderek genişletilmesini temel düsturum oldu.

Ancak, yeni yeni farkediyorum ki iyi niyetli özgürlükçülük bazen naif bir hâle bürünebilir ve ironik bir şekilde özgürlük düşmanlarının aleti olabilir. Hiç bir özgürlük düşmanı “bu kadar özgürlük fazla, azaltacağız” diye ortaya çıkmaz, yenir yutulur olsun diye şekere bulayarak söyler. Çocuk değilsek şekere kanmamalıyız. Özgürlüğü korumak için özgürlük düşmanlarının önlerini kesmek gerekir.

(Fransa’daki Charlie Hebdo dergisine yapılan islamcı terörist saldırının haberini bu yazıyı bitirdikten sonra aldım. Burada göstermek istediğim tehlike maalesef bu vahşi saldırı sonucunda daha gözle görülür bir hal aldı. O konuyu daha sonraki bir yazıya bırakıyorum.)

Yeni bir şey söylemediğimin farkındayım elbette. Hatta belki banal derecede bariz. Ama içinde bulunduğumuz durumun, bu bariz fikri uygulayamamaktan kaynaklandığını düşünüyorum.

Şu anda Türkiye’de demokrasi, insan hakları, hukuk, güçler ayrılığı, siyasi islamcılar tarafından vahşice paramparça ediliyor. Kişilerin özel hayatlarına ait özgürlüklere bile tahammül edilmiyor. Üstelik, bu tahribatın özgürlük ve demokrasi adına yapıldığı söyleniyor. Önceki dönemlerin antidemokratik baskıları sürekli öne çıkarılarak şimdi kurulan görülmedik derecede rezil baskı düzeni temize çıkarılmaya çalışılıyor.

Baskı yeni başlamadı, orası doğru. İslamcı baskıdan önce asker baskısı vardı ve her kesim bu baskıdan az veya çok payını aldı. Özgürlükçü insanlar asker zorbalığına karşı yazar, çizer, konuşur ve eylem yaparken islamcılar burada bir fırsat gördüler: Kendi taraflarına “ezilen dindarlar” edebiyatı yaparken, diğer tarafa bir özgürlük şarkısı tutturdular. Böylelikle entelektüel kalemlerin onlar adına lügat paralamasını sağladılar.

Bu takiyyeye kananlar özgürlüklerin daha da genişleyeceğini ümit etmiş olabilirler, ama durum tam tersine döndü. Çünkü siyasi islamın özgürlük gibi bir derdi yoktu. “İnancımıza göre yaşayamıyoruz” diyerek destek ararken, inançlarının başkalarına da aynı dini yaşam tarzını dayatmayı gerektirdiğini söylemeyi unutuvermişlerdi.

Elbette islamcıların başarısı sadece bu desteğe bağlanamaz. Ama bu desteğin, otoriter yönetimler için çok önemli olan propaganda malzemesi sağladığı da bir gerçek. Geçmişe dönüp deney yapamayacağımıza göre, bu entelektüel destek olmasaydı durum değişir mi değişmez mi, bilmek imkânsız.

Şimdi takke düştü kel göründü, desteğe ihtiyaç kalmadı, özgürlükçüler kullanılıp sokağa atıldı. Özgürleşme adına AKP apolojisi yapanların bir kısmı kendilerini iktidara yamadılar. Rezillikler ayyuka çıkıp artık mızrağın çuvala sığacak hali kalmadığından beri, eski hallerinin bir karikatürü halinde, zırvalar sıralayarak vakit öldürüyorlar.

Diğerleri, gerçekten tufaya gelmiş olanlar, şimdi kafalarını duvara vuruyor olsalar da ele güne karşı kuyruğu dik tutmaya çalışıyorlar. Eleştirilere aşağı yukarı şöyle cevap veriyorlar: “Biz bunların böyle yapacağını bilmiyorduk. Başta özgürlükleri savunuyorlardı, biz de tabii ki onları destekledik. Kandırıldık, ama o zaman için doğru şeyi yaptık. Hiç olmazsa niyet okumadık, antidemokrat tavra girmedik.

Parmakla göstermek istemiyorum, çünkü bu gruptakilerin ruhunu şeytana satanlardan daha dürüst olduğunu düşünüyorum. “Yetmez-ama-evetçi” diye davul çalınıyor arkalarından, ama hatadan dönmeyi bilmişler en azından, çok yüklenmemek lâzım. Fakat, tavırlarındaki hafif kibirli ton, “benim yanlış yapmış halim bile sizden daha doğrudur” havası çok rahatsız edici.

Bu naif özgürlükçülerin arasında tecrübeli gazeteciler, siyaset bilimi profesörleri, siyasi yorumcular var. “Kandırıldık” da ne demek, gazozuna ilaç atılan saf kasaba kızları mı bunlar? Bu kadar yılda siyasi islamın ne olduğunu hiç anlamamışlar mı?

“Niyet okuma” diye küçümsedikleri şeyin, aslında işin nereye varacağını görme hasleti olduğunu kabul etmek lazım. Halktan kopuk denen sarı saçlı laikçi chp teyzesi, halkı siyaset profesörlerinden daha iyi tanıyormuş; islamcıların değişmeyeceğini daha baştan görmüş işte. Bunu kabul etmek çok mu zor?

Günah çıkarayım; ben de epeyce bir süre işlerin bu raddeye gelebileceğini düşünememiştim. Zamanla daha özgürleşeceğimizi düşünüyor, “tehlikenin farkında mısınız” diyenleri eski reflekslere takılıp kalmış gibi görüyordum. Fena halde yanılmışım. Ama hiç olmazsa ben siyaset uzmanı geçinmiyorum.

Neyse, anladık ki uzman, duayen, kanaat önderi vs. olarak siyaset hakkında fikir beyan edenlere inanmamıza hiç gerek yok. Müspet (yani ispata dayalı) bilimler dışındaki konularda, kendinize de “uzmanlar” kadar güvenebilirsiniz.

Bir konuyu incelemeye çok fazla dalan uzmanlar, yaprakları incelemeye dalarak ormandan çıkış yolunu kaybeden gezginlere benzeme tehlikesi içindedir. Ayrıntılar içinde boğulurlar, hayat boyu biriktirdikleri bilgilerin yarattığı önyargılarla yanlış yöne giderler. Daha az bilgili ve daha az dikkatli biri büyük resmi kolaylıkla görürken, uzman “olayın o kadar basit olmadığını” ispat etmek istercesine başka yorumlar üretmeye çalışır.

Montaigne dört yüz küsur yıl önce şöyle yazmıştı:

Günlük hayatımızda ve insanlarla olan alış verişlerimizde fazla parlak ve keskin bir zekâ göstermek de doğru değildir. Zekâmızı olaylara ve dünya işlerine daha elverişli bir hale getirebilmek için biraz ağırlaştırmak, körleştirmek, onu bu karanlık ve bayağı hayata uydurmak için karartmak ve bulandırmak lâzımdır. Yüksek ve ince felsefi düşünceler iş görmeye elverişli değildir. İşleri derin, inceden inceye düşünüp aydınlatmaya lüzum yoktur. Birbirine zıt birçok parlak fikirler ve biçimler içinde insan kendini kaybeder.

Başka bir deyişle, “demokrasi bir tramvaydır, ineceğimiz yere kadar bineriz sonra ineriz” diyen biri için, değişti mi, ne kadar değişti, demokrat mı olacak, acaba şöyle mi yapacak, yoksa böyle mi yapacak diye uzun uzun tartıp tahlil etmek yersiz. Bazı şeyler tam da göründüğü gibidirler.

“Neden her yerde aynı adamın resimleri…”

Eh, bir büyük yenilgi daha aldık. Diktatörlük yolunda bir adım daha atıldı.

Ayyuka çıkan bunca rezillik, yolsuzluk, yozluk, “milletin a…na koyan” işadamları, dolandırıcıların “önüne yatan” bakanlar.

Sürekli yalanlar. Gazze’yle duygu sömürüsü yapmak ama İsrail’e silah ticaretini sürdürmek. Irak’daki yobaz katil sürüsüne verilen açık destek. Kaçırılan ve rehin tutulan 49 kişi için hiç bir şey yapılmaması.

Şehirlerin, kamu arazilerinin, park alanlarının yağmalanması. Doymak bilmeyen para hırsıyla binlerce işçinin hayatına mal olan ihmalkarlıklar. Doğal hazinelerin talan edilmesi. Protestoların zorbalıkla bastırılması. Medyanın susturulması. İnsanların giyimine, içkisine, evlerinin içine bile karışılması.

Kuvvetler ayrılığının yok edilmesi. Meclise, zamanını uyumakla ve ara sıra patronlarının emriyle el kaldırmakla geçiren emir kullarının doldurulması. Yargının ezilmesi, istenmeyen şekilde davranan hakim ve savcıların sürülmesi. Her şeye rağmen aykırı bir karar çıktığında “güçleri yetiyorsa durdursunlar” diye meydan okuma.

Bunların bir tanesi bile iyi kötü demokrasi kültürü olan bir toplumda ciddi oy kaybına sebep olurdu; nerede kaldı baş aktörünü devletin zirvesine taşımak.

Doğrusu ben bu kadarını beklemiyordum. Evet, millet ne ki seçtiği ne olsun, ama ben birşeylerin değiştiğini, yaygın iletişim sayesinde eski propagandanın işlemeyeceğini düşünüyordum. Hiç de öyle olmamış.

Bunu cahilliğe veya haber kaynaklarının boğulmasına bağlamak da doğru olmayabilir. Seçimden sonra bir yakınımın RTE’ye oy verdiğini duyunca şaşırıp kaldım. Bu yakınım yüksek eğitim almış, uzun yıllar üst düzey yöneticilik yapmış, takıp takıştırıp dolaşmayı seven bir kadındır. Gezi’den ve yolsuzluklardan gayet iyi haberi var, Facebook aracılığıyla bütün paylaştığım haberleri görüyor. “İnanmıyorum ben onlara. Ekonomi iyi gidiyor.” deyip çıkıyor işin içinden.

Siyaset bilimci Jan-Werner Mueller, yolsuzlukları ifşa etmenin popülist politikacıları yenmeye yetmeyeceğini söylüyor, çünkü ona oy verenler bir şekilde bundan faydalanacaklarını düşünüyorlar. Mueller’e göre çözüm, insanlara yolsuzluğun, kayırmacılığın, hukuksuzluğun onlara da zarar verebileceğini anlatabilmekte.

Ham hayal! İnsanların gözlerine bile sokulsa bunu görmeyecekler.

Soma’ya bakın mesela. Hani maden sahiplerinin kayrıldığı, tedbir alınmamasına göz yumulan, o büyük felaketin yaşandığı Soma. Hani RTE’nin binlerce polis olmadan girmeye korktuğu, kendisini protesto edeni şahsen tokatladığı, polisi insanlara saldırttığı Soma. Bu Soma’da RTE kazanmasa da %47 oy aldı.

Sonra Reyhanlı. Son yılların en büyük saldırılarından birine hedef oldu. Türkiye’nin desteklediği Suriyeli grupların işi olduğu söylendi, ama hükümet yayın yasağı koydu, hiç bir şey aydınlanmadı. En az 52 hemşehrilerinin ölümünü örtbas eden RTE’ye Reyhanlı’lıların tam %72’si oy verdi.

Kime daha hangi zararı anlatacaksın? Adam felaketi yaşamış zaten, ve anlaşılan pek beğenmiş.

Bundan sonra, birisi ülkedeki sistemin yozlaşmışlığından zarar gördüyse, hakkı çiğnendiyse, hakkını aradığında dayak yediyse, vah vah demeden önce soracağım: “Kime oy verdin?” Herşey ayan beyan belliyken, yağmadan bana da pay gelir umuduyla çeteye oy verdiysen ve şimdi çürümüşlük yüzünden mağdur olduysan, hiç merhamet bekleme benden.


Her tarafta devasa Tayyip afişleri duruyor hâlâ. Bir kısmı kaldırmaya zahmet etmedikleri seçim afişleri (ki YSK kurallarına göre seçim gününden önce kaldırılmalıydı), bir kısmı da yeni asılmış “hayırlı olsun” afişleri.

Başımı çevirdiğim her yerde bir kırpık bıyıklı Tayyip suratı görmek bana Atilla Yayla’yı hatırlattı. Hani 2006’da şöyle söylemişti: “[Avrupalılar] bize soracaklar, neden her yerde Atatürk heykeli var? diye soracaklar. ‘Neden her dairede bu adamın fotoğrafları asılı?” diye soracaklar. ‘Kemalizm Türkiye’nin problemidir’ falan diye. Bizimkiler şiddetle tepki gösterirler buna; ama eninde sonunda tartışacağız.

Çok doğru sözlerdi, ama ne yazık ki bu sözleri yüzünden üniversitedeki işinden oldu. Neyse ki aç kalmadı, başka işler buldu. Meselâ şimdi RTE dalkavukluğunu en ileri götüren gazetelerden Yeni Şafak’ta köşe yazarlığı yapıyor. RTE’ye mütemadiyen övgüler yağdırdığı yazılarından birinde “neden her yerde bu adamın fotoğrafları var” diye hiç sordu mu, bilmiyorum.

Memlekette “liberal düşünce”nin bayraktarı olanlar böyleyse, muhafazakarların bu kadar pespaye olmasına şaşılır mı?

Bıkkınlık

Üç aydır yeni birşey yazmadım. Yazasım gelmedi. Çok şey oldu malum, seçim sonuçları, 1 Mayıs, Soma faciası, Gezi yıldönümü, Lice, ve şimdi de güneyimizdeki yobaz ordusu. Ama burası bir haber sitesi değil elbet; daha ufak ama bu blogun konularına daha yakın zırvalıklar da var: Ankara hayvanat bahçesi müdürünün Tübitak’a atanması, İÜ fizik bölümündeki müthiş başarılı araştırmacılara yapılan mobbing gibi. Fakat birincilerin yanında ikinciler çok önemsiz kalıyor; Titanik batarken kemancının akortsuz çalmasından şikayet etmek gibi. Birinciler hakkında ise yeni bir lafım yok. Hep aynı rezillik çıta yükselterek tsunami misali üzerimize geliyor işte. Söyleyecek şey kalmadı. helpless1

Olan biteni gören dürüst insanların ruhu çok yoruluyor. İliklerine kadar “bu böyle sürmez, süremez, birşey değişmeli” diye hissediyorsun, ama hiç bir şey değişmiyor. Adalet duygun isyan etse de elin kolun bağlı, çıkış yolları kapatılmış. Çıldırır insan. Çıldırmamak için de kafayı başka şeylere vermeye çalışıyorsun.

Soma’da göz göre göre ihmal yüzünden 301 (307? 350?) can gittikten sonra arkadaşlarımdan biri “yarın insanlar hiç bir şey olmamış gibi işlerine gidecekler” diye hayıflanmıştı. Aslında bir şey olmamış gibi değiliz, aklımızda ve vicdanımızda onun yükünü taşıyoruz. Ama bu ve diğer rezaletlerin sorumlularına gerekli cezaları verme kabiliyetimiz yok. Hesap sorulsun diyenler gaddar devlet vahşetiyle karşılaşıyor. Vicdanımızın yarası kapanmıyor. Boşvermekten değil, çaresizlik hissiyle başedebilmek için gidiyoruz işimize.

İki üç haftadır doğru dürüst haber takip etmiyorum aklımı koruyabilmek için. Her gün yeni bir akıl uçurucu haber var. Derler ya, başka ülkelerde bir yılda olan olay bizde bir haftada oluyor diye, biraz da o yüzden insanlar duyarsızlaşıyor. Hangi birine yetişeceksin, hangi birini düşünecek, araştıracak, tartışacaksın? “Harrison Bergeron” hikayesinde gibiyiz; kafamızı toplayıp bir düşünce oluşturacak gibi olduğumuzda kulağımızda bir gürültü kopuyor, ne düşündüğümüzü unutuyoruz.

Kuvvetler ayrılığı ilkesinin mükemmel özeti

Biraz geç oldu ama, geçen haftanın rezaletlerinden birine dair bir not düşmem lâzım, bir kenarda bulunsun.

Başbakan müsteşarı (sonra İçişleri bakanı yapıldı) Efkan Ala ile BTK başkanı Tayfun Acarer telefonda konuşuyor. Bir gazetecinin web sitesinin kapatılmasını istiyor Ala. Acarer her şeye rağmen tereddütlü. Ala Acarer’i iknaya çalışmaktan bıkıyor, kestirip atıyor:

Ya kardeşim biz yasa yapan yeriz, gerekirse hangi yasa yapılıyorsa onu yapar, sizin yaptığınızı suç olmaktan çıkarırız. Merak etmeyin siz, anlatabildim mi? Koca %50 oy almış partinin idaresini söylüyorum ben, boş ver gerisi, siktir et afedersin. Hiç önemli değil.

Montesquieu’dan beri yazılmış binlerce cilt tumturaklı siyaset teorisi kitabı içinde, kuvvetler ayrılığının önemini bu kadar açık ve veciz biçimde, hem de siktir et gibi renkli bir ifadeyle anlatan bir cümle bulunabileceğinden şüpheliyim.

Ha, bir de aynı kişinin, “Derhal bu adam alınsın. Savcı birşey diyorsa savcıyı da alın.” diye bir talimatı da var valiye, tüy diken.

Örtbas edilen yolsuzlukları, kadrolaşmaları, polis şiddetini, insanları öldüren ve hesap vermeyen devlet görevlilerini, ruhu satın alınmış gazetecileri, hayatımızın zorbalıkla dinselleştirilmesini, doğanın pazarlanmasını, tarihin betonlanmasını, velhasıl son on yılda olup biten herşeyi anlamanın anahtarı, yukarıdaki birkaç cümlede saklı.

Ders kitaplarına girmesi lâzım bu mükemmel özetin.

montesquieu-legislativeandexecutive

“Yasama ve yürütme güçleri tek bir kişide veya tek bir yönetici zümrede toplanırsa özgürlük mümkün değildir.” – Charles de Montesquieu

Videolar:

Bu yıl neler öğrendim

Yetişkin hayatımın şimdiye kadarki en ilginç yılının sonuna geldik. Gelecek yılın daha da ilginç olması muhtemel.

Bu yıl Gezi direnişi ve onun tetiklediği olaylarda çok şey öğrendim. Sürprizler yaşadım, bildiğimi sandığım şeyleri bilmediğimi farkettim. Buraya kısaca özetleyeyim.

Türk halkının en iyi halini gördüm. İnsanların bir kısmının ne kadar yürekli olduğunu, yobaz baskıya karşı nasıl ses yükseltebildiklerine şahit oldum. Nefretle saldıran polislerin karşısında gülerek duran özgür ruhluları, onlara evlerinin kapılarını açan insanları gördüm.

Asık suratlı, nemrut tiplere inat, gülmeyi bilen çok sayıda özgürlükçü genç olduğunu gördüm. Alay etmenin ve kahkaha atmanın ne kadar kuvvetli bir direniş aracı olduğunu öğrendim.

Türk halkının en kötü halini gördüm. Gözünün önündekine bakmak istemeyenlerin, liderlerine nasıl kayıtsız şartsız biat ettiğini gördüm. Böyle körleşmiş tiplerin kışkırtıldıklarında nasıl vahşet uygulayabileceklerine hep beraber şahit olduk.

Din iman laflarıyla, aklıselim sahibi olmayanların nasıl kolay kandırılabileceğini, apaçık cinayetlerin, hırsızlıkların bile haklı gösterilebileceğini yaşayarak öğrendim.

“Tehlikenin farkında mısınız?” diyenlerin paranoyak olmadığını idrak ettim. Askerci baskıdan haklı olarak bunalanlar eski sistemi yok eden AKPnin demokrat olduğunu samimi olarak düşünmüş olabilirler, ama RTE’nin bunu demokrasi için değil, kendi diktasını kurmak önündeki engelleri kaldırmak için yaptığını anladım.

“Kalkınmış ülkeler yobaz olmaz, zengin toplumlar muhakkak demokratlaşırlar” iddiasına inanırdım ve savunurdum. Tamamen yanılmışım. Hoş, yanıldığımı anlamak için Arap ülkelerine bakmak yeterli olurdu.

Dinci grupların içiçe geçmiş simbiyotik ilişki içinde olduğunu zannediyorduk. Aralarında çıkar çatışması olduğunu şaşırarak öğrendik. Sadece biz laik beyaz Türkler değildi şaşıran. AKPliler devlet içinde Gülencilerin yerleşmiş olduğunu öğrenerek şaşırdı (!), Gülenciler de AKPlilerin yolsuzluk yaptığını yeni farketti (!).

1930’lar Almanya’sının ortamını daha iyi anlamaya başladım. Göbbels tarzı propaganda, her suçu dış güçlere, faiz lobisine, içimizdeki hainlere bağlamak, ve bütün halkın sesi olduğunu iddia etmek, kısaca totaliterlik. Mesela, 30 Ocak 1940’da Hitler şöyle konuşmuştu:

Uluslararası finans kartelleri ulusumuzu yıllar boyunca acımasızca ezdi. Müttefik devlet adamları da kalplerini sürekli onlara yakın tuttular.

Ben kimim ki?! Sizin haklarınızın sesi olmaktan başka! Ey Alman Halkı, haklarınızın sesi! Millet bana güvendi! Ve ben bu güvene layık olduğumu ispat edeceğim! Dikkatleri bana ve etrafımdakilere çekmektense, geçmiş ve geleceğe çekmeyi umuyorum. Geçmişte olduğu gibi gelecekte de Alman halkı ile birlikte onurlu bir şekilde ayakta durmak istiyorum. Bugünün nesli Almanya’nın kaderinin taşıyıcısıdır; Almanya’nın geleceği yada yok oluşu. Düşmanlarımız haykırıyorlar: “Almanya yok olmalı!” Almanya tek bir cevap vermeli: Almanya yaşayacak ve Almanya bunun için kazanacak!  Asla TESLİM OLMAYACAĞIZ.

(İngilizce tam metin burada)

Gezi direnişinden sonra paniğe kapılan başbakanın baskı dozunu iyice artırmasıyla, aklı başında görünmek isteyen hiç kimse artık onu savunamaz oldu. Siyasi islamın gerçek yüzünü gördüm. “Saygı” kılıfı altında her türlü eleştiri bastırılmaya çalışıldı. İnsanların ne yiyip içtiklerine, kiminle aynı evi paylaştıklarına karışıldı. Ateistçe tweet atanlara hapis cezaları verildi. Eli sopalı linç güruhları teşvik edildi. Örtünme özgürlüğü isteyenlerin, örtünmeme özgürlüğüne saygı duymayan ikiyüzlüler oldukları açığa çıktı. İslami bir rejimin olduğu yerde bireysel hakların, dolayısıyla demokrasinin yaşama şansı olmadığını gördüm.

Sahici laikliğin, yani devletin hiç bir dini örgütle ilişkisi olmamasının neden çok önemli olduğunu anladım. Dini devlet kontrolünde tutmak gibi manasız bir amaçla kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, devletle dini birleştiren bir yapı haline gelebildiğini gördüm.

Yobazlık ve mutaassıplığın bu devirde hâlâ bu kadar güçlü olmasına bakarak, 1920’ler Türkiye’sinin nasıl bir karanlığın içinde olduğunu hayal etmeye çalıştım. Atatürk’ün cesaretini ve gücünü takdir ettim ve dinin siyasi gücünü zapturapt altına almakta haklı olduğunu düşünmeye başladım.

Siyaset teorisinde çoğumuz için havada kalan bazı kavramların önemini, gayet pratik uygulamalarda yaşayarak öğrendik. Meselâ, demokrasilerde hesap sormanın neden seçimden seçime olmaması gerektiğini anladık. Yolsuzluk, rüşvet, kayırmacılık, cinayete azmettirme, nefret söylemi gibi akılalmaz suçları defalarca işleyen bir hükümetin popülist laflarla ve sandık oyunlarıyla seçim kazanmasının mümkün olduğunu gördük zira.

Kuvvetler ayrılığı ile kontrol ve denge mekanizmaları terimleri, yakın zamana kadar çok üzerinde durmadığım kavramlardı. Bu yıl içinde bu siyasi kavramların ne kadar önemli olduğunu anladım. Kuvvetler ayrılığı olmazsa, iktidarı ele geçirenlerin kendilerini kayıtsız şartsız imparator ilan edebildiklerini yaşayarak gördüm.

Gelişmiş demokrasiye sahip ülkelerin daha önce acı tecrübelerle çıkardığı dersler hep bunlar. Demek ki taşıma bilgiyle olmuyormuş, her toplumun kendisi tecrübe etmesi gerekiyormuş.

Şu anda içinde bulunduğumuz hayhuydan ne çıkar bilemiyorum. Ama sonunda demokratik bir toplum kurmak istiyorsak temelden bir dönüşüm şart gibi geliyor bana. Son on yılın tecrübelerinden yararlanarak yeni bir anayasa yazmak gerekiyor. Bireysel özgürlüklerin, tam anlamıyla laikliğin, kurumsal özerkliklerin ve kuvvetler ayrılığının garanti altına alınması, yani siyasi sisteme format atılması gerekiyor. İçinde bulunduğumuz bu antidemokratik yapı tamamen sökülmeli ki, bir diktatörün yerine bir başkası geçmesin.

Önümüzdeki yıllarda bu dersleri kullanarak, herkesin mutluluğunun sağlanabildiği, daha özgür bir ülke yaratabilmemizi dilerim.

Kabına sığmayan karanlık

İngilizcede “when the shit hits the fan” (kaka pervaneye çarpınca) diye matrak bir deyim vardır. Türkçede “ayıkla pirincin taşını” diye karşılanabilir, ama bazen kendinizi öyle berbat ve kokuşmuş bir açmazda bulursunuz ki, İngilizce deyimin görsel çağrışımı durumu daha iyi tarif eder.

Başbakanın “kızlı erkekli aynı evde kalıyorlar” lâfı da pervaneye çarpan bir kaka gibi her tarafa saçıldı. Pis koku herkesi sarstı. Birkaç hizmetkâr temizlemeye çalışır gibi olsa da, ertesi gün başbakan tekrar konuşup iyice sıvadı: “Kişinin müstakil özel evlerinde bir kız ya da bir erkeğin aynı evde kalması ne denli uygun olabilir?

Demokrasinin “D”sinin işlediği bir ülkede bırakın başbakanı, bu sözleri söyleyen küçük bir bürokrat bile istifa ettirilir. Yetişkin bireylerin kiminle ev paylaştığına karışmak hiç kimsenin haddi değildir. Başbakan halkın talebine cevap verdiğini düşünebilir, ama temel özgürlükler halka sorulamaz. İki insan ister ev arkadaşı olup kardeş gibi yaşar, isterse seks yapar, kimseyi ilgilendirmez.

“Bize ters” mi diyorsunuz? Yapmazsınız olur biter. “Başkasının yapması da bize ters” mi diyorsunuz? Susup oturacaksınız, çünkü size neyin ters olduğu kimseyi ilgilendirmez. Nitekim başkalarının ilişkilerine karışılması da bana ters, ne olacak şimdi? Baskı gücü fazla olanın dediği olacaksa ortada demokrasi filan yok demektir. Tabii memlekette demokrasi olmadığını biliyoruz, ama her cümlede “demokratım” diyenlerin çelişkilerini yüzlerine vurmak lâzım.


Türkiye’deki koyu taassup elbette yeni değil. Sürüye tıpatıp uymayan, azıcık farklı olan herkesin ezildiği, bastırıldığı, saklanmaya zorlandığı, dövüldüğü, öldürüldüğü bir ülke burası. 2008’de Binnaz Toprak, İrfan Bozan, Tan Morgül ve Nedim Şener, “Türkiye’de Farklı olmak: Din ve Muhafazakârlık Ekseninde Ötekileştirilenler” başlıklı bir araştırma yayınladılar (PDF). Araştırma, Alevilerin, Kürtlerin, Hıristiyanların, Çingenelerin, kadınların, Atatürkçü ve/veya solcu üniversite öğrencilerinin nasıl bir baskı altında yaşadıklarını mülakatlarla anlatıyor. Tamamını okumanızı tavsiye ederim. Kadın ve erkek öğrencilerin bir arada bulunması da taşra taassubunun şimşeklerini çekiyor elbet.

Değişik kentlerde görüştüğümüz öğrenciler, ev kiralamada karşılaştıkları en önemli sorunun karşı cinsten arkadaşlarıyla biraraya gelmek olduğunu belirttiler. Ev vermenin en önemli koşulu eve karşı cinsten arkadaşlarını getirmemekti. Bu durum üniversite öğrencileri için ne kadar anlaşılmaz ve katlanılmaz ise, ev sahipleri için o kadar önemliydi.

Görüştüğümüz öğrenciler, yaşadıkları toplumun kız-erkek ilişkisinde oldukça tahammülsüz ve tutucu olduğunu belirtiyorlardı. Kız ve erkek öğrencilerin birarada olmaları sırf hane içinde sorun olmuyor, sokakta ve mahallede de rahatsız edici olaylara malzeme teşkil ediyordu. Bu tür bir ortamda, üniversite öğrencilerinin karşı cinsten arkadaşları ile sosyalleşmeleri, hele hele duygusal bir ilişki içine girmeleri neredeyse imkansızlaşıyordu.

Eskişehir Kadın Platformu üyesi bir genç kız, öğrenci ağırlıklı bir şehirde yaşamalarına rağmen “eve erkek arkadaşlarınız gelmesin, geç saatlerde dışarı çıkmayın” gibi kısıtlamalar olduğunu, erkek arkadaşları kendilerini ziyaret edecek olsa şikayetle başlayan sürecin “kötü kötü bakma” ve sonunda selam vermemeye kadar evrildiğini anlatıyordu.

Trabzon’da bir üniversite öğrencisi ev sahibinin “eve kız getirdiği” takdirde kendisini evden çıkartmakla tehdit ettiğini söylüyordu. Hatta özel yaşamına ciddi müdahale sayılacak tuhaf tekliflerde bulunmuş “ille gelmesi gerekirse, önce benim zilime basacak, ben göreceğim, öyle size çıkacak, annen gelirse benim hanımla kalır, ben aşağı inerim, akraban bir hanım gelirse o da bizim evde kalır” bile demişti.

Bir diğeri, ev sahibinin bir önceki kiracıların evi “kerhaneye” çevirdiğinden şikayet ettiğini söylüyordu. “Nasıl yani?’ diye sorduğunda “kimin girdiği kimin çıktığı belli değildi, kız, erkek karışıktı” demişti.

Adapazarı Atatürkçü Düşünce Derneği üyesi bir üniversite öğrencisi, tanıdığı bir kız öğrencinin evine ders çalışmak için gelen bir erkek arkadaşı yüzünden komşularca ev sahibine şikayet edildiğini, bu öğrencinin “ ertesi sabaha kadar evi acilen boşaltmasının” istendiğini anlatıyordu.

Aynı öğrenci, kız arkadaşıyla ancak gündüz saatlerinde buluşabildiğini, el ele gezdiklerinde “kötü kötü bakıldığını”, sinemaya gittiklerinde “kimse görmesin diye” en arka koltuklardan bilet aldığını söylüyordu.

Trabzon’da bir öğrenci, kız arkadaşıyla ana caddede yürürken kafalarına bir minibüsten plastik şişe atıldığını, kendilerine “bu saatte böyle dolaşamazsınız” diye bağırıldığını anlatıyordu. ”Şort giyiyorum, keçi sakalım var, Trabzonlu gençler için direkt bir hedefim açıkçası” diyordu.

(Toprak vd., s.26-29)

O zaman, başbakanın sözleri çirkin de olsa, varolanın tespitidir, durumu daha da kötüleştirmez diyebiliriz, ama bence bu hatalı olur. Şu anda mahalle baskısı, mahallenin boyutlarını aşıp devlet politikası haline gelmiş oldu. “Führer”, basit bir sakala veya eteğe bile tahammül edemeyen yobaz güruha rahat olmalarını, zorbalıklarının yanlarına kalacağını ilân etti.

Böyle bir ortam yaratınca, yasal düzenleme yapmaya ihtiyaç yok zaten (nitekim, AKP’nin en karanlık tiplerinden birisi “yasayla değil farklı enstrümanlarla daha kolay çözüm üretilirdedi). Taşları bağla, köpekleri serbest bırak, ondan sonra da “kimin yaşam tarzına karıştık” de. Güzel taktik.

Anında harekete geçtiler bile. Hemen ertesi gün Üsküdar’da yaşayan bir öğrenci apartmana asılan bir yazıyla taciz edildi. Tophane’de yaşayan bir öğrencinin evi otuz polisle basıldı (eve hırsız girdi desek bir polis zahmet edip gelir miydi acaba?). Ankara’da bir ev sahibi, daha iki ay önce giren kiracılarına “kızlı erkekli kalıyorsunuz, biz istemiyoruz, zaten devlet de istemiyor” dedi ve evden çıkmalarını istedi.

Devletin tacizi de eksik kalmıyor. Afyon’da polis öğrencilerin gittiği kafelere baskın yapıp öğrencilere tek tek kimlik taraması yaptı. Adana valisi de “gereğini yapacağını” söylemişti zaten.

Üstün “akademisyenlerimiz” geri kalmadı. Çanakkale rektörü Laçiner “her ile dağılmış olan üniversitelerde yarının ahlak anlayışı, toplum yapısı ve kültürü oluşuyor. Gidişat kontrolsüz ve sağlıksız” diyerek başbakana teşekkür etti. Rotterdam İslam Ü. rektörü “veled-i zina toplumu isteyenler başbakanı hedef alıyor” dedi. Profesör ünvanlı Hayrettin Karaman “bireyler muhtaç oldukları çoğunluğun hatırı için bazı özgürlüklerini ‘gönüllü olarak’ kullanmamalıdır. İnadına kullanırlarsa en azından mahalle baskısı, değerleri çiğnenen çoğunluğun hakkı olurhükmünü verdi.

Bu manzara umudumu kırıyor. İçinden geçtiğimiz karanlık bir kişinin eseri değil. Bir RTE gitse ne olacak, daha milyonlarca var.

Yine de tekrarlayalım: Mahallenin yekpare bir bütün olması, aykırılıkların zorbalıkla törpülenmesi ortaçağda kalmış bir davranıştır. Modern toplumda bireylerin özgürlükleri esastır. İstemeyen evlenmeden seks yapmaz, isteyen yapar, kimse diğerini kendisi gibi olmaya zorlayamaz.

Her ülkede tutucu baskı ve zorbalık eğilimi olanlar vardır. Demokratik ülkeler bu eğilimleri kanunla ve polisiye tedbirlerle engellerler, “halkımızın isteği” diyerek teşvik etmezler. Özgürlüğü engelleme özgürlüğü diye birşey yoktur.


Bazıları bu tartışmanın gündem değiştirme taktiği olduğunu söylüyor ve “siz kızlı erkekliyi tartışırken bakın farketmeden neler oldu” diyorlar. Bu tavrı yanlış buluyorum. Hatta bazılarında, biz bu “önemsiz seks meks” işleriyle oyalanırken asıl önemli şeyleri görmeyecek kadar saf olduğumuzu ima eden bir kibir hissediyorum.

Gündem değiştirme olabilir, ama önemsiz bir mesele değildir. Devletin bu yeni girişimi bütün vatandaşlık haklarının yok oluşunun şahikasıdır. Yolsuzluklar, zorbalıklar, hukuksuz uygulamalar gibi başka konular önemsiz değildir, fakat evlerimizin içine kadar giren bir devleti durduramıyorsak diğer çarpıklıkları hiç durduramayız.

Kürtaj tartışması da, Uludere gündemini değiştirmek için ortaya atılmıştı ama bugün kürtaj olan kadınlar akılalmaz aşağılamalara maruz kalır oldular. Bir konunun başka bir konuya olan dikkati dağıtmak için ortaya atılması, önemsiz olduğunu göstermiyor.

Kızlı erkekli politik eylem

Julia belindeki kırmızı kuşağı, Seks Düşmanı Gençler Birliği’nin simgesini sıyırıp attı.

“Aslında, dışarıdan bakan beni de o söylediğin kızlardan biri sanır. Haftanın üç gecesi Seks Düşmanı Gençler Birliği’nde gönüllü olarak çalışırım. O zırvaları, o saçma sapan posterleri Londra’nın dört bir yanına asmak için saatlerce ter döktüm…Herkes ne diyorsa öyle derim, onlar bağırdı mı ben de bağırırım. Korkusuzca yaşamanın tek yolu bu.”

1984-winston-julia

“Sen bu işi daha önce de yaptın mı?”

“Elbette. Yüzlerce kez. Eh, yüzlerce değilse bile…”

“Parti üyeleriyle mi?”

“Her zaman Parti üyeleriyle.”

“İç Partinin üyeleriyle?”

“Hayır. O domuzlarla değil. Ellerine fırsat geçse onlar da yaparlar. Hiç değilse bir çoğu. Göründükleri gibi tertemiz, saf yaratıklar değildirler onlar da.”

Winston’ın yüreğine sevinç doldu. Yüzlerce kez demişti kız. Keşke binlerce olsaydı. Parti’nin içindeki herhangi bir yozlaşma belirtisi umut veriyordu ona…

“Dinle” dedi, “ne kadar çok erkekle yattıysan seni o kadar çok severim. Bunu anlayabilir misin?”

“Evet, çok iyi anlıyorum.”

“Temiz ve iyi, saf ve erdemli olan herkesten nefret ediyorum! Hiç bir yerde erdem diye birşey kalmasın istiyorum. Herkes sapına kadar kötü ve ahlâksız olsun.”

“Öyleyse ben tam aradığın insanım canım. Benden kötüsünü, benden ahlâksızını bulamazsın.”

“Erkeklerle yatmaktan hoşlanıyor musun? Benimle demiyorum, genel olarak.”

“Bayılıyorum.”

Bunu işitmek Winston’ı her şeyden çok sevindirmişti. Bir kişiye duyulan sevgi değil, hayvanlarda da bulunan içgüdü, geniş kapsamlı, yaygın cinsellik ya da cinsel istek. Parti’yi parçalayabilecek bir güç varsa buydu…

Onların sevişmeleri de bir savaştı sanki; sevişmenin sonunda duydukları haz da bir zafer. Parti’ye indirilmiş bir darbeydi sevişmeleri. Politik bir eylemdi.

(George Orwell, 1984. Çeviren Armağan İlkin.)

Diktatör heveslisi bugün “Üniversite öğrencisi genç kız, erkek öğrenci ile aynı evde kalıyor. Bunun denetimi yok. Muhafazakar demokrat yapımıza bu ters. Vali Bey’e bunun talimatını verdik. Bunun bir şekilde denetimi yapılacakbuyurmuş.

Devletin gözetleme kabiliyeti yüzünden hayatımızın “1984” gibi olduğunu söylemek artık klişeleşti, ama diktatörlüklerin sahtekâr ahlâkçılığı da 1984’ün başka bir boyutu. Otoriter bir baskı rejimine doğru hızla ilerledikçe Orwell’i daha da derinlemesine anlıyoruz.

Cumhuriyet Bayramı

Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun. Doksan yıldan beri egemenlik kayıtsız şartsız millete ait. Yaşasın Cumhuriyet!

Birkaç saat önce, polis İstiklâl caddesine barikat kurmuş, ellerinde bayraklarla bayramı kutlamak için Taksim’e çıkmak isteyen kalabalık bir grubu zorla durdurdu, çıkmış olanları da dağıttı.

Daha dün, polis ateşiyle ölen Ethem Sarısülük’ün cinayetinin Ankara’daki duruşması sırasında, bazıları tekerlekli sandalyede olan protestoculara biber gazı ve basınçlı su sıkıldı. Anne Sarısülük biber gazından fenalaştı. Bir genç kadın suyla savrularak sivri demirlere saplandı, hayatı ciddi tehlikeye girdi. Ateş ettiğini bütün Türkiye’nin gördüğü katil zanlısı polis ise tutuksuz yargılanıyordu; mahkeme salonuna gelmemişti.

Geçen hafta Türkiye Cumhuriyeti’nin yarattığı en iyi üniversitelerden biri olan ODTÜ, Ankara belediyesi tarafından düpedüz saldırıya uğradı. Bunun kanunlara, mahkeme kararlarına, ahlaka, akla ve vicdana aykırı olması Ankara’nın istediğini yapmaya alışmış şımarık belediye başkanı için önemli değildi. ODTÜ’nün öğrencileri elbette kampüslerinin ve mahallelerinin tahrip edilmesine karşı çıktılar. Yine Çevik Kuvvet geldi ve saldırdı. Bir öğrenciyi dövmekle hırslarını alamadılar, bir de ateşe attılar.

Mesele yol yapmaktan ibaret değildi, “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” olmaya alışmış bir neslin ezilmesi, diğerleri gibi koyunlaştırılmasıydı. Diktatörün her emrine boyun eğenler, fahri doktoralar yağdıranlar, “siz en iyisini bilirsiniz efendim”ciler ödüllendirilirken, hayır deme cesaretine sahip olanların sindirilmesi işlemiydi.

“Ara eleman”dan ötesini istemeyenler için elbette ODTÜ, Boğaziçi vb. dik duruşlu, özgüvenli kurumların “kahrını çekmek” gereksizdir.

Yüzlerce yıldır devlet teorisi “güçler dengesi”ni temel alır. Güç, dengelenmezse kontrolden çıkar çünkü. Şimdi, iktidar partisi nerede bitiyor, devlet nerede başlıyor anlamak mümkün değil. Valiler parti sözcüsü gibi laubali tweetler atıyor, belediye başkanları iktidar partisini arayıp kendi lehine kanun çıkarılmasını isteyebiliyor, belediyeler işçilerini parti mitinglerine katılmaya zorluyor.

Mahkemeler emirle çalışıyor. Birileri aleyhlerinde yığın yığın delile rağmen serbest kalabiliyor, hatta hiç kovuşturulmuyorlar, buna karşılık birileri saçma sapan şeylerle mahkum olabiliyorlar.

Mevcut bir kanun “tek adam”ın canının istediğini yapmayı mı engelledi, mühim değil. Meclis’ten istediği gibi bir kanun geçiriveriyor, bunun adı da “hukuk devleti” oluyor. Herkes bir kişinin ve onun yancılarının iki dudağına bakarak hareketlerini ayarlıyor. Kurumsallık mı, özerklik mi, “ben işimi iyi bilirim, bilmeyeni karıştırmam” mı, geçiniz, yok öyle şeyler.

Yaşasın Cumhuriyet! Cumhuriyet sayesinde doksan yıldır egemenlik kayıtsız şartsız millete ait.

Ha, aslında hiç bir zaman efendi-kul ilişkisinden ve yöneticiye boyun eğme zihniyetinden çıkmamıştık zaten. Ama özgürlükleri genişletme iddiasıyla reklam yapanların eldekini daha da geriye götürdüğünü görmek, nasıl desem, insanın ağzının tadını kaçırıyor.

Demokrasi bayramını kutlayacağımız zamana kadar, bayram coşkumu biraz zaptedeceğim.