Kategori arşivi: Safsata

“Astrolojinin Bilimle İmtihanı”

Açık Bilim ve Yalansavar‘dan kalem arkadaşım Tevfik Uyar‘ın “Astrolojinin Bilimle İmtihanı” kitabı birkaç ay önce piyasa çıktı. Yaz başından beri bir araştırma bursuyla yurtdışında olduğum için kitabı alamadım, ama Tevfik kitabın bir nüshasını, hem de imzalı olarak bana postalama nezaketini gösterdi. Elime geçer geçmez büyük bir zevkle okuyup bitirdim.

20150918_174254Tevfik’in yazılarını okuyorsanız kalem ustalığına zaten aşinasınızdır. “İmtihan“da ise ustalığını daha da ileri taşımış. İkiyüz sayfalık bir kitabı, akıcı bir düzenleme ve renkli bir üslupla bir çırpıda okumanızı sağlıyor, astronomiden psikolojiye kadar geniş bir yelpazedeki kavramları özünü feda etmeden basitleştirmeyi başarıyor.

Kitabın yayınlanmasının ardından Tevfik medyada epey yer aldı. Kitap incelemeleri yazıldı, yazarla gazete ve TV röportajları yapıldı. Bunların tam bir listesi “İmtihan“ın Facebook sayfasında mevcut. Görülen ilgi sayesinde kısa zaman sonra da kitabın ikinci baskısı yapıldı.

Tevfik ve “İmtihan” bu ilgiyi hakediyorlar elbette. Hem mutlu oldum, hem de bilimsel konulara fazla ilgi gösterilmeyen ülkemizde pek çok güzel kitabın sessizce yayınlanıp aynı sessizlikte raflardan kalktığını bildiğim için şaşırdım. Anlaşılıyor ki Tevfik doğru zamanda doğru işe girişmiş. Belki de artık toplumumuzda eleştirel bakışa hazır, sapla samanı ayırt etmelerine yardımcı olacak kaynaklara ulaşmak isteyen bir kritik kütle oluşmuştur.


Astrolojinin Bilimle İmtihanı” üç bölümden oluşuyor. Kitap ilk bölümde astrolojinin tarihte ortaya çıkışını, yokolmaya yüz tutuşunu, sonra ticari amaçlarla tekrar canlandırılışını anlatıyor. İkinci bölümde daha fazla ayrıntıya giriyor, astrolojinin iddialarını tek tek ele alıp tutarsızlıklarını ve hatalarını gösteriyor. Üçüncü bölümde ise psikoloji araştırmalarından yararlanarak astroloji ve benzeri sahte bilimlere neden bu kadar kolaylıkla inanıldığını inceliyor.

Yıl içinde Dünya Güneş çevresinde dolanırken arka plandaki yıldızlar sabit kalırlar, ve Dünya’dan bakınca Güneş yıl içinde değişik bölgeleri gezer gibi görünür. Eski Mısır ve Sümer zamanından, belki daha da eskiden beri, insanlar Güneş’in ve Ay’ın hareketlerini takip etmişler, nereden doğup nereden battıklarını dikkatle kaydetmişler. Veriye dayanan astronomi bilimi de, hayale dayanan astroloji safsatası da bu gözlemlerden doğmuş. İnsan muhayyilesi, tanrısal bir varlık saydığı Güneş’in, daha küçük tanrısal varlık saydığı yıldız gruplarındaki gezinmesiyle mevsimsel değişiklikleri ilişkilendirmiş. Ara sıra gelen kıtlık, savaş, ölüm gibi beklenmedik olaylar da, ortalıkta serseri mayın gibi dolaşan “gezegen”lerle bağdaştırılmış. Meselâ MÖ 2. binyıldan kalan şu Babil tableti gibi:

“Ab ayında Venüs yükselirse, yağmurlar olacak, kıtlık ve yıkım olacaktır.
Ab ayında Venüs’ün beyaz bir alevi olursa, ülkede kıtlık olacak ya da kral çok güçlü olacaktır.
Ab ayında Venüs ufka doğru karalarak alçalırsa ya da sönük kalırsa, o ay Elam ve ordusu mahvolacaktır.
Ab ayında Venüs yükselir ve bir yıldız kayarsa, kıtlık olacak ya da kral güçlü hale gelecektir.
Ab ayında Venüs görünmezse, kral güçlü olacak ve ülke mutlu olacaktır.”

Bu kehanetler dikkatli gözlemlerden çıkmış değil tabii, bildiğiniz sallama. Günün birinde birisi Ab ayında (hangi aysa artık) Venüs’ün ufkun epey üstünde olduğunu görmüş, sonra tamamen farklı bir meteorolojik sebepten çok yağmur yağıp ekini mahvetmiş, ondan sonra “demek ki Venüs yükselirse yağmur, kıtlık, felaket!” diye genellemiş. Aynı “yersiz genelleme” yanılgısı hâlâ her gün karşımıza çıkmıyor mu? Meselâ 1999 depreminden birkaç gün öncesine bir güneş tutulması denk geldi; o gün bugündür güneş tutulması zamanlarında yersiz deprem yaygaraları koparılıyor. Bunun gerçekle alâkası yok tabii; tek veri noktasıyla böyle bir sonuca varılamaz. Nitekim uzun dönemli verilere bakıldığında depremle güneş tutulması arasında bir ilişki olmadığı görülüyor. Ama insan zihni olgular arasında bağlantı kurmakta o kadar iyi ki, olmayan bağlantıları bile hayal etmekten kendini alamıyor. Üstelik, yanlışı gösterildiği zaman bile bu hayalinden vazgeçmiyor.

Bilişsel yanlılık (cognitive bias) dediğimiz bu düşünme hataları, astroloji ve benzeri sahte bilimlerin “akla yakın” gelmesinin ve kolaylıkla yayılmasının en önemli sebebi. Bu yanılgılar bir değil, iki değil, pek çok. Yani, o çok övündüğümüz zihnimiz aslında hatalı, bozuk, güvenilmez bir makine. Bu hatalardan kaçınmanın tek yolu, varsayımlarımızın hangi somut delillere dayandığını sorgulamak ve sağlam mantık kuralları ile düşünmeye kendimizi zorlamak.

Düşünme hataları kitabın en önemli temalarından biri. Tevfik astrolojinin yanlışlığını göstermekle, yani sineği öldürmekle kalmıyor, bataklığı kurutmak için ne yapmamız gerektiğini de anlatıyor. Sahte bilimler, hurafeler, şarlatanlıklar ve aldatmacalar bilişsel yanılgılarımız sayesinde tutunabildiğine göre, bu yanılgıların ne olduğunu anlamak ve kendimizi bilerek önlem alabilmek çok önemli. Bir evrimsel kalıntı olan yanılgılar istisnasız hepimizin zihnini kirletiyor, ama dikkatli düşünmeye gayret edenler bunların etkisini azaltabiliyor.

Her türlü işte başarılı olmak için bir öğrenme sürecinden geçmenin şart olduğunda hemfikirizdir. Okumayı, yazmayı, resim yapmayı, hatta yürümeyi bile öğrenmemiz gerektiğini, bunun için çaba harcamanın lüzumlu olduğunu biliriz. Ama nedense düşünmenin kendisini öğrenmek ihtiyacı hissetmiyor, aklımıza gelen ilk şeyi doğru kabul ediyor ve sonra bu kabulümüzü cansiparane savunuyoruz. Oysa psikolojik araştırmalar, edindiğimiz kanaatlerin ne kadar rastgele olduğunu bize gösteriyor: Birkaç saniye önce görüp duyduklarımız, yorgun veya dinç oluşumuz, aç veya tok oluşumuz, kanaatlerimizi belirlemekte ağırlıklı rol oynuyor. Rasyonelliğimiz ise kısık sesli utangaç bir çocuk gibi, hemen köşesine çekilip susuveriyor.

Tevfik bütün bu maluliyetlerimizi, bilimsel çalışmalara dayanarak ortaya seriyor ve astroloji örneği üzerinden aklımızı nasıl kösteklediklerini anlatıyor. Düşünmeyi öğrenmek, tepkiyle acele yargılara varmaktan kaçınmak, ve utangaç rasyonelliğimize söz hakkı verebilmek için böyle kitapların artmasına ihtiyacımız var. “İmtihan” Türkçe eleştirel düşünce literatürünü zenginleştiren bir eser olmuş. Benzerlerinin artmasını iple çekiyorum.

Güneş tutulması depremi tetikler mi?

17 Mart’ta iki uzak gezegen bizim buradan aynı hizada görünecek diye, astrologların söylemediği felaket kalmamıştı. Geldi geçti, birşey yok. Dünkü Güneş tutulmasının depremleri tetikleyeceğini de söylüyorlar. Deprem olur mu bilmem, olabilir de, ama bu tutulma sebebiyle olmayacak, çünkü ikisinin ilişkisi yok. Yalansavar’a yazdım:

Yalansavar

ISS'den 2006 tutulması 29 Mart 2006 tutulmasında Akdeniz bölgesine düşen Ay gölgesi. (NASA/ISS)

Yaklaşık onaltı yıl önce, 11 Ağustos 1999’da bir tam Güneş tutulması görme keyfi yaşadık. Türkiye’nin kuzeybatısından güneydoğusuna doğru geçen bir hat üzerinde güneşin ay tarafından tamamen örtülmesini seyretmiştik. Ancak bu keyif uzun sürmedi, sadece altı gün sonra 17 Ağustos depremi felaketini yaşadık.

O günden bu yana akıllarda ikisi arasında bir bağlantı kuruldu. Güneş ve Ay’ın hizalanması sonucu birleşen çekim güçlerinin gelgit etkisini artırarak fay hatlarını yerinden oynatabileceği gibi yarıbilimsel bir “açıklama” da bulundu. 2004’de Sumatra’da, 2005’de de Pakistan’da güneş tutulmasına yakın zamanda gerçekleşen depremler bu söylentiyi pekiştirdi. 29 Mart 2006’da Türkiye’de gözlenebilen tam tutulma zamanında da pek çok kez deprem kehaneti yapıldı.

20 Mart’ta gerçekleşen Güneş tutulmasının arifesinde, gazetelerimiz astrologların temelsiz spekülasyonlarına sayfalarını ardına kadar açtı. Bu günlerde bir özel durum daha var: 17 Mart’ta, gerçek astronomlar keşfetmese astrologların varlıklarından bile habersiz olacağı iki gök cismi, Uranüs ve Plüton, gökte…

View original post 666 kelime daha

Güneş başaşağı dönüyor, kaçın!

Gazetelerdeki pespaye bilim haberlerine alıştık, ama geçen hafta öyle bir haber çıktı ki şapkamı uçurdu. Bilim-Bilmiyim‘e rakip olma niyetim yok ama Aysu’nun her saçmalığa yetişmesi mümkün değil nasılsa, bu da benden bir yorum olsun.

HaberTürk’te yayınlanan Esra Serim imzalı haberin başlığı “NASA’nın açıklaması ortalığı karıştırdı! Felaket senaryosu!” Radikal ise haberi kopyalarken daha mutedil bir başlık tercih etmiş: “Güneş bir kaç hafta içinde ters mi dönecek? NASA, Güneş’in ters kutuplaşma nedeniyle birkaç hafta içinde ters döneceğini duyurması astronomlar ve astrologlar arasında tartışma yarattı.

Haberin hazırlanmasındaki derin bilgisizlik ve idraksizlik, daha ilk paragrafta kendini belli ediyor. “NASA, Güneş‘in manyetik alanındaki ters kutuplaşma nedeniyle birkaç hafta içinde baş aşağı döneceğini duyurdu. Bu olayın güneş sistemi boyunca dalgalanma etkileri yaratacağı belirtildi. Kulağa bir doğal felaket gibi gelen bu senaryo nedeniyle birçok kişi paniğe kapıldı. Uzmanlarsa konuya farklı bakış açılarıyla yaklaştı. İki farklı görüşü dillendiren uzmanlar NASA‘nın “Güneş baş aşağı dönecek” açıklamasını yorumladı…

İlk cümle Güneş’in başaşağı döneceğini söylüyor, böyle birşey fiziken sadece kozmik bir felaket ile, mesela Güneşe başka bir yıldızın çarpması ile mümkün, o da belki. Aslında olan şey Güneş’in manyetik kutuplarının yer değiştirmesi. Yazan ya olayı anlamamış, ya da Türkçesi o kadar bozuk ki adam gibi ifade edememiş.

NASA’nın bu konudaki duyurusunu gören birisi, bunun bir doğal felaket filan olmadığını da aynı duyuruda okumuş olmalı. Uzman görüşü de o duyuruda verilmiş zaten.

“Paniğe kapılan birçok kişi” kim, neredeler, panikle ne yapmışlar, bilgi yok.

Haberin asıl bombası “uzman” olarak görüşü alınanlar. Onlara birazdan geleceğim, ama önce olan biten nedir anlayalım:

Güneş kocaman bir gaz topu olarak bilinir, ama aslında bir plazma topudur. Aşırı sıcaklık sebebiyle atomlar elektronlarını kaybeder ve elektronlarla protonların ayrı ayrı bulunduğu, plazma adı verilen bir akışkan oluştururlar. Elektrik yüklü bu serbest parçacıklar içlerinde bulundukları manyetik alanlarla beraber hareket ederler; bir yandan da manyetik alan plazma akışına uyarak değişir ve dönüşür. Güneşin bu dinamik davranışı, manyetik alanın zamanla değişmesine sebep olur.

Güneş değişken bir yıldızdır; ışıması ve manyetik özellikleri çeşitli periyotlarda değişir. Bunlardan en baskın olanı 11 yıllık Güneş döngüsüdür. 19. yüzyılda keşfedilen bu döngü, daha önceki yüz yıllık Güneş lekeleri gözlemine dayanıyordu: Bazı yıllarda Güneşin yüzeyi bembeyaz görünürken, bazı yıllarda çeşitli boylarda serpiştirilmiş siyah lekeler ortaya çıkmaya başlıyordu. Bu lekeler sabit kalmıyor, birkaç haftada kayboluyor, beşka yerlerde yenileri çıkıyordu. Lekelerin onbir yıllık düzenli aralıklarla artıp azaldığı keşfedildi.

Yakın zamandaki gözlemler, bu lekelerin manyetik alanlarla yakından ilgili olduğunu gösterdi. Manyetik alan çizgileri lekelerin olduğu konumdan Güneş yüzeyine dik olarak çıkıyor, yakınındaki bir lekeden de içeri doğru giriyor. Bu manyetik alan “tüpü”, içindeki plazmayı dışarıdaki ortamdan biraz da olsa yalıtıyor; içerisi çevreye göre daha az sıcak olduğundan koyu renkli bir leke olarak görülüyor.

Yukarıdaki karmaşıklıktan, aktif dönemde Güneşin manyetik alanının nasıl bir arapsaçı olduğunu görüyorsunuz. Güneşin kendi etrafında dönüşü ve sıcak plazmanın konveksiyonu manyetik alanı “dinamo etkisi” denen mekanizmayla kuvvetlendiriyor. Manyetik alanın yönlendirdiği plazma akışı, manyetik alanın kendisinin de değişmesine sebep oluyor.

Güneşin manyetik alanının yön değiştirmesi de bu onbir yıllık döngünün bir parçası. Güneş lekelerinin azami seviyeye çıktığı dönemde Güneşin manyetik kuzey kutbu güneye, güney kutbu da kuzeye dönüyor. Yanlışlık olmasın; Güneşin dönme ekseninde hiç bir değişiklik olmuyor. Güneş yine bizim bakış açımızla batıdan doğuya dönmeye devam ediyor. Değişen sadece manyetik kutuplar.

Yani, yeni bir şey yok. Aynısı 2001, 1989, 1979, vs. yıllarında da olmuştu, farkına bile varmadık, 2023-2025 arasında yine olacak. Her kimin kulağına “doğal felaket” gibi geldiyse, kulağını muayene ettirsin.

Bir dinamik sistem olarak bakarsak, aktif (bol lekeli) dönemin, iki manyetik durum arasındaki “fırtınalı” geçiş süreci olduğunu düşünebiliriz. Bir kere geçiş tamamlanınca, birkaç sakin yıl boyunca istikrarsızlık birikiyor ve lekeler yine başlıyor.

Güneşin, ışık vermenin ötesinde, Dünyaya etki yaptığı biliniyor. Meselâ güneş patlamaları ile saçılan plazma, X-ışını fışkırmaları, ve saire. Manyetik alanın ters dönmesinin Dünyaya etkisi olmaz mı? Hayır, çünkü güneş patlamaları tersinmeden önce de oluyordu, sonrasında da bir süre devam edecek.

Peki manyetik alandaki değişim? Birincisi, doğada bulunmayan çok şiddetli manyetik alanlar bile hayatımızı etkilemez. İkincisi, Güneşin manyetik alanı plazma akışı ile beraber gelir, o da Dünyanın alanı tarafından yanlara yönlendirilir, bize ulaşmaz.

Ayağımızı yere sağlamca bastığımıza göre, habere dönelim.

Yazının giriş kısmı bir şeye benzemiyordu ama uzman diye konuşturulanların söyledikleri bin beter. Üçü yıldız falcısı olmak üzere dört sahtebilimciye başvurulmuş. Bunların yanısıra sadece iki akademisyenden görüş alınmış, onlar da haliyle önemli bir durum olmadığını söylemişler. Buna rağmen muhabir, utanmadan, “uzmanlar” arasında farklı görüşler bulunduğunu yazmış.

Uzay konusunda bilim haberi yaparken falcılardan görüş alabilen, dahası onların görüşünün bilimcilere denk olduğunu düşünen cahiller gazetelerde muhabirlik yapıyor.

Bunlardan birisi “uzman astrolog”muş, düzünden ne farkı var bilmem. Belki “diğerleri astrolog ama ben has astrologum” diyordur; has-trolog diye kısaltabiliriz. Yorumu: “Güneşteki dalgalanmaların insanlar üzerinde çok etkili olduğu artık kanıtlanmış bir durum. Bu olay her 11 yılda bir oluyor. Güneş’in baş aşağı dönecek olması insanları etkileyebilir. İnsanların önümüzdeki haftalarda çok dikkatli olması gerekiyor. Bu durum nedeniyle doğa felaketlerinin artacağını düşünüyorum.

Güneş dalgalanmalarının insanlar üzerinde etkisi yok, palavra (aşırı durumlarda uyduları bozup, kuzeye yakın bölgelerdeki elektrik şebekelerinde etkili olabiliyorlar, hepsi o). Falcı “güneşin başaşağı dönecek olması” dediğine göre olayı anlamamış (muhabir doğru aktarmamış da olabilir elbet), ama “etkileyebilir” diyerek işi sağlama bağlamış. Hiç bir şey olmazsa “e ben etkileyebilir demiştim sadece” der çıkar işin içinden.

Doğa felaketlerinin artacağını söylemek epey cesurca. Yer ve zaman bildirmeyi geçtim, bari ne gibi felaketler olacağını söyleseydi.

Sonraki iki falcı, uzman falcının eksikliğini gideriyorlar, o yüzden onlara da has-trolog ünvanını yakıştırsak yeridir. Biri diyor ki: “Bu olayın; aşırı iklim ve sıcaklık değişimleri, kuraklık ve sel baskınları, depremler ve volkan aktiviteleri, tsunamiler gibi doğal afetlerle, anormal hava koşullarıyla ilişkili olduğu, insan sağlığını etkilediği ve hatta kazaların artışıyla ilişkili olduğu yönünde çalışmalar var. Böylesi dönemlerde insan ilişkilerinde huzursuzluklar, psikolojik bozukluklar ve sağlık sorunlarında artış yaşanıyor.”

Hey yavrum hey, kısaca kıyamet kopuyor desene, hem de onbir yılda bir.

Sonuncu falcı iyice fantaziye bağlamış (dil bozuklukları haberin orijinal metninden): “Salgın hastalıklar da artış, Hindistan ve Asya başta olmak üzere tüm dünyada yaşanacak. Şiddetli yağmurlar, tsunamiler, iklim değişiklileri ve Mayaların kehanetini doğrulayan güneş patlamalarının jeomanyetik yansımaları, uydularla iletişim sistemleri üzerinde ciddi problemler yaşamımıza neden olabilir. Pekçok ülkede siber saldırılar, nükleer silahların yaratacağı travmatik olaylar, güç ve iktidar hırsının acı sonuçları yine bu dönemin sancılı etkileri arasında

Uydur uydur söyle. Hem de iklim değişiklikleri! İklimin yıldan yıla değişen bir şey olduğunu sanıyorlar herhalde. Dedikleri şeyler her yıl zaten oluyor. 2001, 1989, 1979 ve önceki ters dönmelerde bu felaketlerin daha sık olduğunu gösterseler daha inandırıcı olurdu.

Parantez içinde ekleyeyim: Güneşin değişkenliği ile Dünya’nın iklimi arasında bir bağ olduğu düşünülüyor, ama varsa bile çok uzun vadeli bir ilişki bu. Onbir yıllık bir iklim döngüsü mevcut değil.

Adında “uzay bilimleri” geçiyor diye gidip bir UFOcuya da sormaktan geri kalmamışlar. Umarım bu, bilim haberlerinin en berbat örneklerinden biri olarak tarihe geçer.

Hiç bir şeye yanmam, muhtemelen ben bu yazıyı yazmak için haberi yazandan on kat fazla zaman harcamışımdır ya, ona yanarım.

Habertürk şaşırtmadı da, “entelektüel”lerin gazetesi Radikal bu haberi olduğu gibi basmış ya, anladım ki bu ülkenin basını adam olmaz.

İn misin cin misin?

Hani evlerinde dört ay içinde üç yüz kere yangın çıkan bir aile vardı, hatırladınız mı? Hani vali “fizik ötesi bir olay“, müftü “cinler yapmıştır” demişti.

Yeni habere göre vali, Siirt Üniversitesi’ni bunu araştırmakla görevlendirmiş (valilerin böyle bir yetkisi olduğunu bilmiyordum). “2 sosyolog, 1 ilahiyatçı, 1 fizikçi ve enerji üzerine çalışan 6 mühendis olmak üzere 6 bilimadımından oluşan ekip” kurulmuş, ve bir rapor hazırlanmış.

(Metin aynen böyle. Vatan, Milliyet, T24, ve kimbilir daha niceleri, hatalı cümleyi aynen kopyalamışlar. “Bilimadımı” ne, 2+1+1+6 nasıl 6 oluyor, kimbilir.)

Ekip ilginç, insan hikayenin “bir bara girmişler” diye devam etmesini bekliyor neredeyse. Sağduyu sahibi herkes ilahiyatçının bilimsel bir araştırmada ne işi olduğunu sorgular. Adli bilimler, özellikle yangın araştırması uzmanı olan biri muhtemelen daha faydalı olurdu, ama artık ilahiyatçılar hayatımızın bir parçası. Parçacık fiziği, biyoloji, tıp, astroloji, UFO’lar, Maya laneti,… neyi konuşursanız konuşun, yanınızda bir ilahiyatçı bulunması şart gibi görünüyor.

Ekip evin her yerine kameralar yerleştirmiş, ayrıca dışarıdan ısı değişikliklerini algılayacak özel cihazlar kurmuş. Bir aylık gözlemin sonunda ortaya hiç bir şey çıkmamış. Daha önce günde birkaç kere yangın çıkarken, kameralar yerleşince neredeyse tamamen kesilmiş. Sadece, kameraların kör noktasında kalan köşelerde üç kere yangın çıkmış.

Araştırma ekibinin yazdığı rapora göre yangınlar hep ev halkı uyanıkken çıkıyor. Evde kimse yokken yangın çıkmıyor. Sadece, dışarıda değil evde kullanılan giyim eşyaları tutuşuyor. Yangınlar hep küçük kalıyor, kimse bedenen zarar görmüyor.

Yangınların çıkış tarihi ve zaman konusunda aile fertleri çelişkili beyanlarda bulunmaktadır. Aile reisi tarafından çıkan yangınlarda aile fertlerinden birinin veya bir kaçının (özellikle çocukların) ceplerinden çakmak çıktığı ve bu çakmakların dışarıdan geldiği iddia edilmiştir.

İncelenen kamera kayıtlarına göre; 25 Aralık 2012 tarihinde saat 17.22’de çıkan yangında 1-2 dakika önce aile fertlerinden birinin, yangının çıktığı muhite girip bir buçuk dakika bekledikten sonra çıktığı ve daha sonra da diğer aile fertlerinin bulunduğu odaya girildiği görülmüştür.

Söz konusu kişinin o mahalden ayrılmasının yarım dakika sonrasında ise o bölgede alevlerin tutuşup geliştiği ve bu sırada aynı şahsın, daha önce girdiği odadan çıkıp, direk olarak yangının çıktığı muhite girdiği ve o noktada yangının çıktığını aile fertlerine haber verip beraberce yangını kontrol altına aldıkları gözlenmiştir.

Radikal, Akşam, ve Sabah gazeteleri raporun içeriğini nispeten daha ayrıntılı vermiş, ama raporun orijinal metnini internette bulamadım. Sonuçta, ailenin psikolojik desteğe ihtiyaç duyduğu vurgulanıyor. Cin-peri olayları içinse şöyle bir yorum var:

… yangınların çıkışında, iddia edildiği gibi metafizik unsurların etkili olma ihtimalinin zayıf olduğu kanaatine varılmıştır.

Sanki Lord Russell’ın kaleminden çıkmış gibi, Kuzey Avrupa soğukkanlılığıyla (hatta mizahıyla) yazılmış rasyonel bir cümle. Bazıları bu cümlenin yumuşaklığına kızsa da, benim çok hoşuma gitti. İşe “fizik ötesi”, “kesin cinlerdir” gibi varsayımlarla başlandığını düşünürsek, ciddi bir ilerleme sayılabilir.

sultan-sehrazat

“Ne inim ne cinim, senin gibi bir âdemim.”

Haklarını vermek lâzım, bazı ilahiyatçılar gayet makul yorumlar yaptılar. Meselâ (raporun yayınlanmasından önce) Dokuz Eylül Üni. İlahiyat Fakültesi dekanı Ömer Dumlu, “Cinlerin maddi olarak dünyada herhangi bir tahribatına dair en küçük bir bilgi dahi yok.” diye konuşmuş.

Yangınlar Show Tv’de bir programda yer almış. Küçük alevli basit ateş görüntülerinin ürpertici müzik ve baş döndüren ucuz efektlerle sürekli tekrarlandığı, bayağı bir sansasyonellikle ilgi çekeceğini sanan magazinciler, ilahiyatçı Yaşar Nuri Öztürk’e yorumunu soruyorlar. Öztürk kesin bir dille olayın “mutlaka maddi bir sebebi” olduğunu vurguluyor: Cin min nerede? Herkes bulmuş ucuzu, sıkıştı mı, cin. Bilim adamlarını dinlemek lâzım.

“Metafizik açıklamaları reddetmek önyargıdır” diyen çok açık fikirlilere duyurulur.

Ancak, bazı gazetelerin bu raporu “Kundakçıgiller“, “Tutuşangilleri yakan rapor“, “Tutuşangiller kameralara yakalandı“, gibi başlıklarla haberleştirme üslubu beni rahatsız etti. Belli ki bu insanların, şöyle veya böyle, bir derdi var. Şöhret aradıklarını düşündüren bir davranışları da yok. Belki başta bilmiyorlardı yangınları içlerinden birinin çıkardığını, sonra anladılar, ama bu arada kendilerini bir medya fırtınası içinde buldular. Aileyi böyle alaycı ifadelerle küçültmek çok çirkin.

Yangın çıkaran cinler!

İlginç bir haber çıktı dün: Siirt’te yaşayan bir ailenin evinde son dört ayda 300 kere kendiliğinden yangın çıkmış. Dört kere ev değiştirmişler, ama yangınlar dinmemiş. Kapılar, eşyalar, hatta buzdolabının içinde bile yangın çıkmış. Çocuklarının okula götürdüğü mont ve kitapları okulda yanmış. Talihsiz aile canından bezmiş.

Merak uyandırıcı, büyüleyici bir konu. Garip ve alışılmadık birşeyler olduğu kesin. Yakın zamanda Açık Bilim için Ani İnsan Yanması (Spontaneous Human Combustion) hakkında bir yazı hazırlamış olduğum için, bu olay ilgimi çekti. Yeterli bilgiye sahip olsam deneysel olarak inceleyebilmek isterdim.

Tabii olayın, haşarı bir çocuğun kibritle oynamasından ibaret olması ihtimalini de göz ardı etmemek lâzım. Ondokuzuncu yüzyılın birçok peri ve ruh “olayı” basit şakalardan ibaretti.

2004 tarihli bir haberde, Konya’da çöken bir binada arama-kurtarma çalışmaları sırasında enkazdan çıkan eşyaların kendiliğinden alev aldığı bildirilmiş. 30 Kasım 2010 tarihli bir haber Urfa’da benzer bir olaydan bahsediyor. Bir ay sonrasında benzer bir iddia Kırşehir’den gelmiş.

1980’lerde çıkan Bilinmeyen Ansiklopedisi’nde Adana’dan böyle bir olayı (çok da ürpertici şekilde, rüyalara giren ak sakallı dedelerle süsleyerek) anlattıklarını hatırlıyorum. Yani çok da nadir olmayan bir olay bu. Kimyacılar, inşaatçılar, yangın uzmanları incelese çok ilginç bir açıklama bulunabilir belki.

İncelemeye ne hacet! İnsanlar zaten suçluyu bulmuş: Cinler. Siirt valisi olaya “fizik ötesi” demiş (sanki fiziği baştan sona biliyormuş gibi). Müftü ise biraz daha ayrıntıya girmiş:

İnancımıza göre, cin diye bir varlığın olduğundan haberdarız … Bu cin dediğimiz varlıkların bir kısmının iyi varlıklar olduğunu aynı zamanda onların kötülerinin de olabileceğini öğrenmekteyiz. Etrafına fayda sağlayan olduğu gibi zarar verenin de olduğunu görmekteyiz. Bu hadiseyi gerçekleştirenler onlar mı değil mi bilemeyiz ancak bunun onlar tarafından yapılmış olabileceğini aileye aktardım.

“Bilemeyiz” demesi müftünün hanesinde artı puan, ama cinlerin varlığına dair hiç bir delil yokken (eski bir kitapta geçmelerini delil sayacaksak Grendel’e, Kiklops’a, Şiva’ya da inanmamız gerekir) bir olayın açıklaması olarak cinleri böyle kolaylıkla ortaya atıvermesi hayal kırıcı.

Doğal olayların doğal açıklamaları vardır. İki bin beş yüz yıl önce, Aydın’lı Thales bu prensibi kabul ederek, tabiatı mitolojiye başvurmadan açıklama çabasını başlatan filozof oldu. Bu yaklaşım çok da başarılı oldu. Ama ne gariptir ki, sonradan çıkan, ve hiç bir şeyi doğru bilemeyen dinlerin yüzde biri kadar bile takipçi bulamadı.

Yanma olayının sebebi nedir bilmiyorum, ama özel fiziksel ve kimyasal şartların yarattığı garip ve ilginç bir olay olduğundan eminim. Bu olaya cinlerin (veya elflerin, veya vampirlerin, veya ejderhaların) sebep olmadığını da biliyorum. Nasıl bu kadar emin olabiliyorum? Çünkü şimdiye kadar cinler-periler-tanrılar-ruhlar ile eğri büğrü açıklanmaya çalışılan ne varsa, hepsi doğal mekanizmalarla açıklandı. Buna karşılık mistik açıklamaların hiç birisi başarılı olmadı. Şimdiye kadar cinlerin varolduğunu düşündürecek hiç bir şey görülmedi. Bu olayın sebebi çözüldüğünde, cinlerden perilerden çok daha büyüleyici bir açıklaması olacağından da eminim. Ama ne yazık ki çoğu insan renksiz, bayat, üstelik yanlış bir efsaneyi, gerçeğin ilginçliğine tercih ediyor.

Kısa bir internet taraması yaptım. “Spontaneous ignition” ile arama yaptığınızda, kendi kendine çıkan yangınlardan bahseden belgeler bulabiliyorsunuz. Bu belgelerde cinler periler yerine, doğal kimya süreçlerine dayalı açıklamalar okuyabiliyorsunuz. Adamlar bu olayı bir yangın riski olarak belirlemiş, gerekli tedbirleri mevzuata koydurmuş. Sözgelişi, kurutulduktan sonra soğumadan katlanıp istiflenen çamaşırların tutuşma riskini artırdıkları için, çamaşırhanelerde poliüretan sandıklar kullanılması yasaklanmış.

Gelişmiş toplumlarla geri kalmış toplumları birbirinden ayıran çizgi çok net: Karşılaştıkları olayları doğal neden-sonuç ilişkileriyle açıklamaya çalışan, problemleri kabullenmek yerine akıl ve icatla çözme yolları arayan toplumlar gelişiyor, ilerliyor, zenginleşiyor. Buna karşılık, gündelik tecrübenin dışında kalan şeylere hemen mistik açıklamalar yakıştıran, olguların iç yüzünü incelemeyen toplumlar geri kalıyorlar, derinlikli bilgi edinmedikleri için de problemlerini çözemiyorlar.

Ek

  • Garajımdaki Ejder blogu, yangınları aileden birinin çıkarıyor olmasının en basit açıklama olduğunu yazıyor. Bence makul.
  • Çukurova Üniversitesi’nden Üner Tan, çok uzun zaman kullanıldığı için kumaşlarda biriken yağlı kirin yanmaya sebep olduğunu söylemiş. Böyle örnekler var, ama normal kullanımda biriken eser miktarda yağ buna sebep olur mu, belirsiz. Sonuçta normal seviyede temizliğini yapan bir aileden bahsediyoruz. Hadi bir iki kere olsun, aynı yerde yüzlerce kere olur mu?
    Ayrıca, böyle yanmalar hava akımı olmayan yığınlarda başlar. Askıda asılı duran bir montun böyle yanabileceğini sanmıyorum. Zaten kumaşların yanı sıra kitaplar ve kapılar da yanmış.
  • Bir de Ankara’da olmuş. Bir tek gün içinde, evin 11 yaşındaki kızının bulunduğu yerde on kere yangın çıkmış. Çocuk komşuya gitmiş, orada yangın çıkmış. Akraba evine gitmişler, orada da. Aile “yalnız bırakmıyoruz. Yalnız kaldığında mutlaka yangın çıkıyor.” demiş. Baba da eklemiş: “Kızımın cinler tarafından yönlendirildiğine inanıyoruz. Bunun başka izahını bulamıyoruz.
    Tabii tabii. Yalnız bırakılan bir çocuğun bulunduğu yerde ateş yanmasının başka hiç bir izahı olamaz elbet.
    Babası, çakmağının cebinde olup olmadığına baksa başka bir izah bulur belki.

Diyanet İşleri Başkanı’nın metafizik deprem yorumu

Felsefeci Örsan K. Öymen T24 sitesindeki yazısında, Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in deprem hakkındaki şu sözlerini aktarıyor:

Deprem konusu sismologların, jeologların, jeofizikçilerin, deprem uzmanlarının, bilim adamlarının teorilerine, fay hatlarının hareketlerine indirgenemez; bunu yapmak bir zihin tembelliğidir, eşyanın hakikatına yönelik düşünce eksikliğidir, yaratıcılık eksikliğidir, fiziğin üzerine metafizik düşünce geliştirmek eksikliğidir; bu depremler bir tesadüf sonucu meydana gelmiş olamaz.

Bu açıklamayı birebir başka yerde bulamadım, ama Görmez 28 Ekim’de Van’da verdiği Cuma hutbesinde aşağı yukarı aynı şeyi söylüyor:

Bu tür hadiseleri değerlendirirken içine düştüğümüz hata: Hiç kimse depremleri sadece yeryüzü katmanları arasındaki fay hatlarıyla izah etmemeli. Elbette bilimsel izahı bunlar olabilir ancak biz fizik ötesinde bir metafiziğin varlığına inanan insanlarız. Biz maddenin ötesinde mânânın ve hakikatın varlığına iman etmiş, yeryüzünde herşeyin bir hikmeti olduğuna iman etmiş müminler topluluğuyuz.

Bunu da gördük. Her türlü olgu karşısında “Allah öyle istedi” deyip işin içinden çıkanlar yaratıcı ve açık zihinli oluyor da, “yok, bunun bir açıklaması olmalı” deyip yüzlerce yıl iğneyle kuyu kazarak dünyayı inceleyen bilimciler zihin tembeli oluyor.

İman dünyasının mitolojisiyle zenginleşen bir tahayyül, müspet gerçeklerle sınırlı kalmaya fazla katlanamıyor tabii. Dünya hakkındaki en ufak bir hakikati bile keşfetmenin ne kadar büyük bir zihin çabası gerektirdiğini bilemiyor. Nereden bilsin, onun metafizik hakikat dediği şey çocukluğunda ona anlatılanlardan ibaret.

Örsan K. Öymen’in yazısı etraflı bir cevap olmuş zaten; uzatmaya lüzum yok. Yine de eklemek istediğim bir şey var.

Görmez bilimin eksik olduğunu söylemekte haklı. Bilimciler hâlâ bir depremin nerede, ne zaman ve ne şiddette olabileceğini tahmin etmekten aciz.

Muhterem din adamının madem ki fiziğin ötesinde bir hakikate erişimi var, fizikçilerin yapamadığını yapsın, depremi önceden tahmin etsin. Bunda zor birşey yok, Allah’a soracak, bize söyleyecek, hepsi bu.

Frankenştaynın dönüşü


Daha önceki bir yazımda cep telefonları korkusundan bahsetmiştim. WHO’nun Haziran başında yaptığı bir açıklamada EM dalgalarına kanser yapıcılık bakımından “sınıf atlatması” bu paranoyayı nüksettirdi. Gazeteciler yarım yamalak anladıklarıyla “cep telefonlarının kanser yaptığı ispatlandı” tipi haberler yaptılar. Yeni bir yazı yazmadım, çünkü önceki yazdıklarıma eklenecek pek birşey yoktu. Ancak geçtiğimiz hafta Milliyet yazarı Metin Münir’in bu korkuyu körükleyen iki köşe yazısını okuyunca naçiz fikrimi paylaşmak istedim.
Bu yazının geri kalanını okuyun

Cepteki frankenştayn

Cep telefonları kanser yapar mı? Araştırmalar yapmadığını gösteriyor, ama yersiz bir panik düzenli aralıklarla manşetleri işgal etmeye devam ediyor. Geleneksel cep telefonu fobisi şenlikleri bu yıl da tüm yurtta coşkuyla kutlanıyor.

Bu yazının geri kalanını okuyun