Blog Arşivleri

Gitgide eriyen temel bilim eğitimi

YÖK başkanı Yekta Saraç bugün bir açıklama yapmış. Üniversitelerde temel bilim eğitimi veren bölümlerle ilgili “bir dizi çalışma” yürüttüklerini, geçen yıl 11’den az kayıt yapılan bölümlere bu yıl öğrenci alınmayacağını söylemiş. Bu da devlet üniversitelerinde 22 biyoloji, 31 fizik, 36 kimya, 7 matematik programının öğrenci almaması demek. Yani, geçen yıl bu alanlarda toplam 241 eğitim programı varken bu yıl 145’e inecek.

Bu yeni bir durum değil. Yıllardan beri temel bilim bölümlerinin kontenjanları düşüyor, öğrenci almıyor ve kapanıyorlar. Geçen yıl yapılan bir incelemede 2013 ile 2014 arasında temel bilimler kontenjanında %30 düşüş olduğu görülmüştü. Özetle, temel bilim eğitiminde gittikçe hızlanan bir erime var.

Bir açıdan bu erime doğal görülebilir. Bir iki öğrenci için koca bir bölümün idari ve mali yüküne katlanmak akılcı değil elbette. Bu bir doğal seçilim sürecidir, iyi olan bölüm öğrenci çeker, şu veya bu nedenle tercih edilmeyen bölüm kapatılır denebilir.

Ancak bunu basit bir arz-talep dengelemesi gibi görmek yüzeysel olur. Kendi haline bırakılan öğrenciler tabii ki “hazır meslek” kazandırmayan temel bilim bölümlerine gelmez. Gelişmiş ülkeler bile temel bilimlere öğrenci çekme konusunda sıkıntı yaşar. Avrupa ve Amerika’da ortaokul ve lise öğrencilerine bilimi sevdirmek için yoğun çaba harcanır. Bu bir devlet politikası olarak desteklenir, eğitim programlarına fon sağlanır. NASA, CERN gibi büyük bilim kurumları gençlerin bilime hevesini artırmak için özel etkinlikler düzenlerler.

Bu zahmete niye girerler? Gelişmiş ülkelerde bilinir ki temel bilim eğitimi olmaksızın ileri teknoloji üretilemez. İleri teknoloji olmadan da zenginleşilemez. Bilime taze kan sağlamak için gençlerin hevesini kamçılamak şarttır. Bunu yapmayan bir devlet, “napalım, tercih etmiyorlar” diye omzunu silkeleyerek sorumluluktan kurtulamaz.

Heveslendirmek bir yana, temel bilimden soğutmak bir devlet politikası olmuş durumda. Bakanlar seviyesinde “Bize fizikçi, biyolog değil pastacı lazım“, “biz ara eleman ülkesiyiz“, “evrimi tabii sansürleyeceğim, yukarıda allah var” gibi zırvalıklar duyan bir genç temel bilimlere yönelebilir mi?

Oysa, lafa bakarsak, devletin çok büyük teknolojik atılım hedefleri var. Uçaklar, otomobiller, hatta uzay gemileri yapacaklar. Zannediyorlar ki bu işin bir kestirme yolu var. Gelişmiş ülkeler akılsız oldukları için temel bilimlere para harcıyorlar, oysa ne gerek var, doğrudan mühendislik yapsınlar.

Yapılamaz. Atom fiziğine hakim adamın yoksa nanoteknoloji üretemezsin. Astrofizikçin yoksa uzay araştırması yapamazsın. Kimyacın yoksa yeni malzemeler yaratamazsın. Biyologun yoksa kanserle mücadele edemez, verimli tohumlar geliştiremezsin. Matematikçin yoksa bilişimde yeni icatlar yapamazsın.

Teşvik edilen tek şey din eğitimi. İmam-hatipler, ilahiyat fakülteleri hıncahınç dolu. Ama dindarlıkla gelişmiyor ekonomi. İlahiyat mezunlarını ilgili ilgisiz kadrolara yerleştirmek için her şey yapılıyor, öte yandan temel bilime girecek olanlar “mezun olunca ne yaparım” derdindeler.


Bölüm kapatmaya dair belki en kuvvetli argüman, o bölümlerin çoğunun zaten kaliteli bilim eğitimi vermiyor oluşu. Sevgili Çağrı Yalgın’ın dediği gibi, mesela yaratılışçı biyolog yetiştireceksen hiç yapma daha iyi. Ancak eğitime safsata karışması sadece az öğrenci alan yerlerde olmuyor. Maalesef en büyük üniversitelerde de yaygın. Küçük bölümlerin kapanmasıyla kalite çok yükselmeyebilir.

Bu konuda kararsızım, ama genel olarak, kötü bir şekilde bile verilse, temel bilim eğitiminin yaygınlaşmasının toplum için iyi olduğunu düşünüyorum.

Anaokulunda din dersleri

Hayatımızı tamamen din kurallarına göre düzenliyorlar. Gizli saklı da değil, göstere göstere, gitgide artan bir tempoda. İslamın baskıcı, saldırgan, boğucu atmosferi her yerimize sıvaşıyor. Cahil bir hatibin şahlandırdığı kasaba taassubu aile düzenimize, kadın erkek ilişkilerine, özel hayatımıza, yiyip içtiğimize, giydiğimize bile burnunu sokuyor.

Milli Eğitim Şurası yapılmış. Düzenli olarak çocukların aklını nasıl mahvedelim, zihinlerini çalışmaz hale getirelim diye düşünenler iki parlak (!) fikir yumurtlamışlar. Birincisi, karma eğitimi kaldıralım, öğrencilerin öğretmenleri bile karşı cins olmasın. İkincisi, din eğitimini daha da erken başlatalım, anaokulunda din eğitimi verelim.

Karma eğitimi kaldırma isteği, gündem dışı olduğu için komisyonda kabul görmemiş. Ama bu önemli değil, çünkü yobaz takımı uzun süredir bu isteği dillendirip duruyor. Bildiğimiz taktik: Önce acaip bir şeyi ortaya atarlar, haa huu deriz, çekilirler, bir zaman sonra tekrar ısıtıp getirirler. Bu arada yandaşlar fikri beğenmiş olur, muhalifler de “off, belliydi zaten geleceği” yılgınlığına girerler. Fevri tepkimiz sönmüş olduğu için durumu kabulleniriz. Saman alevi gibi olan öfkemizi nasıl idare edeceklerini biliyor yobazlar.

Nitekim din eğitiminin ilkokul bire, hatta anaokuluna indirilmesi Şura’nın ilgili komisyonunda kabul edilmiş. Biz de bu fikre alışmıştık zaten çoktan. Ha ilkokul dörtte, ha anaokulunda, ne farkeder değil mi?

Şura’nın organizasyon yapısını ve kararların bağlayıcı olup olmadığını bilmiyorum, ama bunlar yapılacak, orası kesin. Şura’nın açılışında Tayyip Erdoğan “anaokulundan itibaren hayat tarzı sunacaklarını” söylemişti. Lafın önünü ardını şekerleyerek söylemiş olsa da, amaçlananın ne olduğu açık.

Aynı konuşmada eğitimin kendi iktidarları öncesinde insan formatlama aracı olarak kullanıldığını da söylemiş. Kendisinin en rezilane şekilde işlediği kabahatleri başkalarına yükleyerek şikayet etmek âdetidir. Nasılsa meydan boş, karşısına çıkıp konuşabilecek kimse yok.

Din dersi diye değil de “değerler eğitimi” diye kabul edilmiş o ders. Teklifi veren Eğitim Bir Sen denen örümcekli örgüt memnun, “zaten din eğitimidir o” diyorlar. Sahiden de öyle, kendi tecrübemden biliyorum. Küçük oğlum anaokuluna giderken “değerler dersi” diye birşeyleri vardı. Biz istemediğimiz için katılmıyordu o derse. Haliyle etik felsefesi anlatacak değillerdi, din propagandası ve peygamber hikayeleri anlatıyorlardı.

Ben istemiyorum çocuğumun böyle bir ders almasını, ne olacak? Tayyip Erdoğan açılış konuşmasında “başkalarının değerlerine saygının öğretilmesi gerektiğini” söylemiş. Benim değerlerime göre de küçük çocuklara din eğitimi verilemez. Çocuk aklı erdiği zaman öğrenir, istediği yolu seçer. Benim değerlerime saygı duyuyorsan böyle bir dersi dayatmazsın.

Teklif tartışılırken bir komisyon üyesi küçük çocukların soyut düşünme kabiliyetinin gelişmediğini, o yüzden Allah, cennet, cehennem gibi kavramları öğretemeyeceklerini söylemeye yeltenmiş. Hemen saldırmışlar “sen Allah’ı mı tartışıyorsun? Bu görüş değil dinsizlik!

Yobazlarla bilimsel, rasyonel tartışma yapılamaz. Yobazlıklarına yapılan en küçük bir itirazı bile “sen dinsiz misin” diye karşılık verirler.

Evet, Allah’ı tartışıyorum, var mı diyeceğiniz? Allah’ın varlığına dair ispatın varsa göster, yoksa beni ve çocuğumu rahat bırak.

“Mutedil” müslümanlar da eriyecek böyle. Müslümanım diyen ama başını örtmeyen, çocuğuma dinimi evde öğretirim diyen, namaz kılmayan, karma okula giden, işyerinde kadın erkek beraber çalışan, plajda mayoyla güneşlenenler “bu dine aykırı, sen dinsiz misin?” dendiğinde ne cevap vereceklerini düşünsünler. Taassubun sonu yok, bir yobazdan daha yobazı her zaman vardır. Dizginlenmeyen “sen dinsiz misin” sorusu iki kutuptan birine sürükler: Ya Arabistan karanlığına iniş, ya da “evet dinsizim” cevabı.

İşte laiklik tam da bu işe yarıyordu. Devletin ve gündelik hayatın dini kurallara dayandırılamaması kuralı sayesinde “sen dinsiz misin?” sorusuna “sana ne” cevabı verebiliyor, bu kutuplaşma sarmalına girmeyebiliyorduk. Evet, sakat bir laikliğimiz vardı, ve mahalle baskısı yüzünden “sana ne” demek pek kolay değildi, ama şimdiki durumdan daha iyiydi.

“Müslümanlar inançlarını yaşayamıyorlardı” yalanı var ya, asıl şimdi müslümanlar inançlarını yaşayamayacaklar. “İçki içiyorum, camiye gitmiyorum, ama müslümanım, kime ne?” deme hakları kalmıyor. Laiklik bu hakkı veriyordu işte, kıymetini bilmedik, kısır bir başörtüsü tartışmasıyla harcadık gitti.

Peki ben ve benim gibiler şimdi ne yapacak? Küçücük çocuğumun din dersi görmesini istemiyorum, ama tek başıma ne yapabilirim? Hangi çerçevede örgütlenebileceğiz? Laikliğin kıymetini anlamaya başladığımız bu dönemde, eskiden laikliği en çok gündeme getiren parti olan CHP’de mi? Tabii ki hayır. O da iki kutba bölünmüş durumda. Bir tarafta, dinsiz görünmeyeyim diye mutaassıp yığınlara “ben de sizdenim yav” diye göz kırparak üç beş oy kapmaya çalışanlar, öbür tarafta da hiç bir sosyal ve ekonomik programı olmadan eski zartzurtlarla geçinmeye çalışan takozlar. Didişip duruyorlar, ne bize ne de kendilerine faydaları var.

LYS 2014: Fizik, matematik ve ilahiyat kontenjanları

Üniversite anfisi

Birkaç gün önce LYS sonuçları açıklandı. Tek tek her programın kontenjanı ve kaç kişinin yerleştirildiğine dair verileri içeren bir dosyayı ÖSYM’nin sitesinden indirdim ve bazı bölümlerin durumlarını inceledim. Özetle, fizik bölümlerinin düşüşü devam ediyor, diğer Fen-Edebiyat bölümlerinin durumu genelde iyi, ama ilahiyat bölümleri hepsini sollamış durumda.

İki hafta önce Dünya gazetesinden İsmet Özkul üniversite kontenjanlarının bir yıllık değişimini alanlara göre ayırarak analiz etti. Üretim yerine hizmetlere yönelik kontenjanların ağır bastığı görülüyor. Mühendislik, sosyal bilimler, eğitim, idari bilimler, temel bilimler gibi alanlarda kontenjanlar geçen yıla göre azalırken, hizmet elemanı, sosyal hizmetler ve ilahiyat gibi alanlarda ciddi bir artış var.

Alanlara göre LYS 2014 kontenjanları

Alanlara göre LYS 2014 kontenjanları (Dünya, 17.7.2014)

Tablodaki en büyük artış, %43 ile ilahiyat alanında. En büyük düşüş ise %30 ile fen bilimleri alanında. İki alanın kontenjan sayıları değiş tokuş edilmiş neredeyse. Bu artış ve düşüş, diğer alanlardaki değişimlerle kıyaslanamayacak kadar büyük.

İktidarın yıllardan beri sürdürdüğü bilim karşıtı söylem ve açıkça zikredilen “dindar nesil” yetiştirme amacını hatırlarsak, bu değişimin amaçlı bir sosyal politikadan kaynaklandığını tahmin edebiliriz. İmam-Hatip’e dönüştürülen binlerce lisenin mezununa bir şeyler ayarlayacaklar tabii.

Boşalan fizik bölümleri

Fizik bölümlerinin boş kaldığı haberlerine birkaç yıldır alıştık. Bu yıl da aynı trend maalesef devam ediyor. Vatan gazetesi, ondört fizik bölümünün hiç öğrenci almadığını bildirdi.

Tam bir yıl önce ÇOMÜ’den Necdet Yücel fizik bölümlerine yerleştirmeleri analiz etmişti. Ben de bu yılki verilerle aynı analizi tekrarladım. Fizik öğretmenliklerini saymadım, ve aynı üniversitede içindeki farklı programları (farklı burslar, KKTC kontenjanı vs.) birleştirdim. Manzara şöyle.

  • 48 üniversitede 50 fizik bölümü var (Ankara’da hem fizik, hem fizik mühendisliği var; Gazi’de ise iki ayrı FEF mevcut). Necdet hoca geçen yıl için 36 üniversitede 38 bölüm saymıştı. Bir yıl içinde 12 yeni fizik programı açılmış olamaz. Yanlış mı saydım diye kontrol ettim, ama farkın nedenini tam bulamadım.
  • Artık hiç bir üniversite fizik alanında ikinci öğretim vermiyor.
  • Geçen yıl hiç öğrenci almayan yedi fizik bölümü varken, bu yıl sayı 14’e çıkmış: Adıyaman, Ağrı, Aksaray, Bingöl, Dumlupınar, Erciyes, Fırat, Gazi (Polatlı), Kafkas, Karamanoğlu Mehmetbey, Kastamonu, Muğla, Pamukkale, Yüzüncü Yıl. Her biri 11 öğrencilik kontenjan açmış.
    Bunlardan Gazi (Polatlı), Muğla ve Pamukkale geçen yıl da hiç tercih edilmemiş.
  • Sadece bir öğrenci alan fizik bölümleri: Atatürk, Bozok, Celal Bayar, Cumhuriyet, Dicle, Osmangazi, Harran, Sakarya, Süleyman Demirel, Trakya. Bunların da her birinin 11 kişilik kontenjanı varmış.
    Yazık o tek öğrenciye. Beraber ders çalışacak kimse bulamaz, canı isteyince dersi asamaz. Hayatı zor.
  • Tam dolu veya doluya yakın 14 bölüm var: Ankara (fizik müh.), Boğaziçi, Ege, Gebze YTE, Hacettepe, Bilkent, İstanbul, İTÜ, İzmir YTE, Kocaeli, Koç, Marmara, ODTÜ, Yıldız. Geçen yıla göre daha fazla.
  • Fizik lisans programı bulunan (bildiğim kadarıyla) yedi vakıf üniversitesinden Işık, Fatih, Doğuş ve Kültür bu yıl fiziğe öğrenci almamışlar. Yeditepe ise tam burslu beş kişilik kontenjanını doldurmuş ama yarım burslu on kişilik kontenjanına kimseyi çekememiş. Koç ve Bilkent ise kontenjanı tam doldurmuşlar.
  • Açılan 1042 kişilik kontenjana 516 öğrenci yerleştirilmiş.

Akademisyen olma amacıyla fizik okumaya karar veren yeni mezunlardansanız, kendinizi Bad Luck Brian gibi hissedebilirsiniz. Verebileceğim tek tavsiye, henüz yaşınız gençken başka bir işe geçin.

auto-bad-luck-brian-269570

Fen-Edebiyat fakülteleri (şimdilik) batmıyor

Fizik bölümlerinin büyük kısmı öğrenci çekemiyor, tercih edilmiyor. Sebebi basit gibi görünüyor; ne de olsa fizik diploması karın doyurmaz, iş imkânı kısıtlıdır. Öyleyse, eğer öğrenciler kolay iş bulunmayacak bölümlere girmekten kaçınıyorlarsa, Fen-Edebiyat fakültelerinin bütün bölümlerinin aynı krizle karşı karşıya olması beklenir.

Bunu test etmek için, fizik kadar “işe yaramaz” olan matematik bölümlerinin de doluluk oranlarına baktım. Bu alanın durumu çok farklı. Tam 90 üniversitede 92 matematik programı (birkaçında matematik-bilgisayar veya matematik müh. adıyla) mevcut, ve bunların çok büyük çoğunluğu kontenjanını tam doldurmuş. Pamukkale, Muğla, Gazi (Polatlı) gibi, fiziğe hiç öğrenci çekemeyen üniversitelerin matematik bölümleri tamamen dolmuş, hem de sırasıyla 62, 67, 47 öğrenci alarak.

Matematik bölümlerinde 4077 kontenjana 3823 öğrenci yerleşmiş. Doluluk oranı %94.

Derleme işi biraz zahmetli olduğu için diğer bölümlere dair ayrıntılı istatistik veremiyorum (ÖSYM bir spreadsheet dosyası verme nezaketini göstermemiş, verileri PDF üzerinde arama yaparak elle derledim). Ama gördüğüm kadarıyla, biyoloji, kimya, sosyoloji, arkeoloji, gibi diğer fen-edebiyat bölümlerinin de çoğunun kontenjanı dolmuş. Hem de fizik bölümlerinden daha yüksek kontenjanlı olmalarına rağmen.

Öğrencisizlik probleminin özellikle fizik bölümlerinde daha kuvvetli olduğu anlaşılıyor. İş bulma kaygısı fen-edebiyat bölümlerine gelişi kısıtlıyor olabilir, ama fizik alanında başka bir caydırıcı faktör daha olsa gerek. Ne olduğunu bilemiyorum.

Hayat kime güzel?

Kontenjanı geçen seneye göre yarı yarıya artırılan ilahiyat alanındaki bölümlere bakalım şimdi de.

Bu alanda 55 üniversitede bulunan ilahiyat fakültelerinin yanı sıra, 14 üniversitede de islami ilimler fakülteleri mevcut. Ve bunların kontenjanları az buz da değil, Pek çoğu 100, 150, 200, hatta 250 civarında öğrenci alıyor. Her iki tip fakültenin toplam kontenjanı , doğru saydıysam, 15 582. Ve bir tane bile boş kontenjan yok, hepsi tamamen dolu.

Yukarıda verdiğim haberde de zaten 16 354 sayısı verilmiş. Aradaki fark gözden kaçırdığım bazı bölümlerden kaynaklanıyor olabilir. Her halükarda gayet yüksek bir sayı.

Buradan anlıyoruz ki, ilahiyat okumak isteyenlerin gelecek kaygısı yok.

Koca fakülteyle fizik, matematik gibi tek bölümleri karşılaştırmak doğru mu diye sorulabilir. Evet, çünkü ilahiyat ve islami bilimler fakültelerinin altında tek program var. Tıp fakültesinde sadece tıp programı olması gibi.

Neden fiziği ilahiyatla karşılaştırıyorum da, mesela diş hekimliği veya mühendislikle karşılaştırmıyorum? Çünkü ilahiyat ile fen bilimleri meslek kazandırma açısından aynı kulvardalar; ikisi de “faydasız”, ikisi de iş hayatına doğrudan uygulanabilecek bir mesleki beceri kazandırmıyor.  Ama temel bilimci “mezun olunca ne iş yaparım” diye düşünürken ilahiyatçının muhtemelen bu konuda kafası rahat, yoksa ilahiyat kontenjanları da boş kalırdı.

Başka alanlarda “her üniversite mezunu iş bulacak diye birşey yok” diye kestirip atanlar, din eğitimi alanları piyasanın arz-talep mekanizmasından korumak için her şeyi yapıyorlar. “Merak etmeyin, biz size iş ayarlarız” mesajı veriyorlar.

Tekrar din-bilim kavgası

Sürekli söylüyoruz; temel bilim eğitimi, sonunda akademik kariyer yapılmasa bile iyi bir eğitimdir. Kişinin doğayı anlamasını sağlar, incelikli düşünme yöntemlerini öğretir. Doğru verilirse olgulara çok yönlü bakmaya, analiz etmeye, sayıları kullanmaya, görüntüye aldanmamaya alıştırır. Temel bilim eğitimi almış birisinin zekâsı zor kavramlarla boğuşarak bilenmiştir, o yüzden birçok başka işi de kolaylıkla yapar.

Mutaassıp kesim ise, tersine, din eğitiminin meziyetlerini över. Bu tür bir eğitimin ahlâk, namus, toplum düzeni, büyüklere saygı, yerini bilme gibi şeyleri pekiştirdiği ileri sürerler.

(Muhafazakâr demiyorum, çünkü ne tarihi eserleri, ne doğayı, ne de ahlaki değerleri muhafaza ettiklerini görmedik. Para hırsı uğruna yok etmeyecekleri hiç bir şey yok.)

Bir açıdan bakınca, sadece bir ön kabul meselesi gibi görünüyor. Biz “bilim öğrenmek iyidir, çünkü akılcılık iyidir” kabulüne göre davranırken, diğerleri “din öğrenmek iyidir, çünkü manevi değerler önemlidir” kabulüyle hareket ediyor. Biz olsak, temel bilim eğitimi almış insanlara şöyle veya böyle bir istihdam sağlardık. Aynı kıyağı şu anda gücü elde bulunduran mutaassıplar din eğitimi alanlara yapıyor, ne olmuş?

Rölativizm batağına saplanmaya lüzum yok. İspata, gözleme dayalı delillere ve akıl yürütmeye dayanan bilimsel düşünce ile, eski masalların evrilip çevrilip sorgusuzca kabulune dayanan dini düşünce denk değildir. Birincisi eleştiriyi, sorgulamayı, araştırmayı teşvik eder, ikincisi ise safsataları, söyleneni olduğu gibi kabul etmeyi, otoriteye boyun eğmeyi. Mutaassıp bir iktidarın din eğitimini teşvik etmesinde şaşacak bir şey yok.

Uzaya çıkalım, nanoteknoloji yapalım, biyoteknoloji üretelim demek, inovasyon, ar-ge, silikon vadisi gibi tekerlemeleri sayıklamak kolay, ama bunların yapılması öyle siparişle ve emirle olmuyor. İstediğiniz kadar para verin, elinizde bilimsel yeterliliği belli bir eşiğin üstünde olan bir toplum yoksa, taşıma suyla değirmen döndürürsünüz. Bir yığın para çarçur edildikten sonra, göstermelik bir şeyleriniz olsun diye, kuşaklar boyunca bilimsel eğitime yatırım yapmış ülkelerin kapısına gidersiniz. Onlar da size bir kapalı kutu verirler, onunla eğlenirsiniz. Her şeyi geriden takip eder, başkalarının eline bakarsınız.

Ama başarısızlığın sorumluluğunu üstlenmezi muhakkak ahlâk eksikliğine veya iç-dış düşmanlara yüklersiniz. Bu çok mühim.

uzay1

Sonunda bir gün gelir, belki savaşla, belki ekonomik sömürüyle, sizi olmuş bir armut gibi avuçlarının içine alırlar. Veya aklı bir yana atarak tahrip ettiğiniz doğa sizden intikam almaya karar verir. O gün geldiğinde bütün ilahiyatçılarınızın toplu duası bile sizi kurtaramaz.

Üniversite seçmek

Üniversite tercihleri için son gün. Üniversitenin spor salonunda kurulmuş tanıtım masalarında “konsomasyon”dayım. Bölüm hakkında soru sormak isteyenler olur mu diye beklerken bir yandan da, bugün 18-19 yaşımda olsam nasıl bir tercih yapardım diye düşünüyorum.

Üniversite yazılarına abidevi bina fotoğrafı koymak lazımmış. Değişiklik olsun, Rice'dan bir fotoğraf.

Üniversite yazılarına abidevi bina resmi koymasak olmaz. Değişiklik olsun diye Rice’dan bir fotoğraf.

Zor karar, çok zor. Üniversite diploması almak iyi bir iş bulma garantisi sağlamıyor maalesef. Genç bir insan sevdiği alana yönelmekle geçimini sağlayabilmek arasında kararsız kalıyor. Bir nevi vicdan-cüzdan paradoksu. Üstelik bu önemli kararı vermek için gerekli hayat tecrübesi de eksik.

İşin kötü tarafı, hem üniversitelerdeki niteliksizlik arttı, hem de niteliksizliği örtbas etmek için kullanılan yaldızlama taktikleri gelişti. Çarşaf çarşaf gazete ilanları, abuk subuk tanıtım filmleri, göz boyayan broşürlerle kıran kırana öğrenci çekme savaşları yapılıyor. Sonucunda da bazıları, gerçekten birşeyler öğrenmek isteğiyle kayıt yaptıran öğrencilerde hayal kırıklığı yaratıyor. İnternette resimlerini görüp beğendiğiniz bir otelin fare yuvası olduğunu görmek gibi. Tek fark, otelden hemen ertesi günü çıkabilecekken üniversiteyi ancak ertesi sene değiştirebilirsiniz.

Şimdi tercih yapacak olsam tavrım herhalde yirmi küsur sene önceki gibi olurdu: Ne istediğimi belirleyip, o konuda iyi bir şöhreti olan bölümleri tercih etmek. Fizikçi olmaya karar verdikten sonra tercih listesine sadece üç bölüm yazmıştım: Bilkent, Boğaziçi, ve ODTÜ’nün fizik bölümleri. O zamanlar puanımızı bilmeden tercih yapıyorduk, bu yüzden önceki yılın puanlarına bakarak tercih sıralaması yapıyorduk. Bu yüzden biraz riskli bir işti, ama orta puanlı tercihime (BÜ Fizik’e) girmeyi başarmıştım.

Neden sadece üç tercih yaptım? Fizik okuma kararının kendisi riskliydi zaten; fizikçi zengin olmaz, şanslıysa ancak geçimini sağlar. Bu kararın ardından, sadece en iyi bölümleri yazmak riski artırmaz, tersine azaltırdı. Bu üniversitelerden mezun olunca yurtdışında akademik kariyere devam etmemin daha kolay olacağını tahmin ettim, ve tahminim doğru çıktı. Bugün olsa İTÜ ve Koç’un fizik bölümlerini de listeme yazardım muhtemelen (tam burslu ise tabii – para vererek fizik okunmaz). Ayrıca matematik ve biyoloji bölümlerini de eklerdim.

Benim gibi tek bir alana kararlılıkla yönelenler çok az elbette. Ne istediğinizi tam olarak bilmemeniz normal. O durumda en azından ne istemediğinizi iyi bilin. Sırf tercih listesi boş kalmasın diye okumaktan zevk almayacağınız bölümleri yazmayın. Olur a, eskaza girerseniz ne olacak?

Yaygın bir ikilem: “X bölümü istiyorum, hangi üniversite olursa olsun” ile “Y üniversitesi istiyorum, hangi bölüm olursa olsun“. Elbette bu iki aşırı ucun arasında olunuyor genellikle, ama yine de zor bir durum. Böyle bir kararsızlıkta tavsiyem şudur: Öncelikle iyi üniversiteyi tercih etmeli, tam istediğiniz bölüme giremeseniz bile.

Sözgelişi, bilgisayar mühendisi olmak istiyorsunuz, ama Boğaziçi’nin ilgili bölümüne puanınız yetmiyor. Orta kalitede bir üniversitenin bilgisayar mühendisliğine gireceğinize, Boğaziçi’nin matematik veya fizik bölümlerine girin (bu bölümlerin puanının daha düşük olduğunu ve bu konulardan nefret etmediğinizi varsayıyorum). Bu bölümleri bitirdikten sonra, pek çok şeyin yanı sıra, bilişimci de olabilirsiniz.

Eskiden fikrim farklıydı, bölüm seçmeye öncelik vermeli derdim. Ama bir üniversitenin genel kalitesi (veya kalitesizliği) bütün bölümlerine yansır. Bazı bölümleri pespaye olan bir üniversitenin birkaç bölümü üstün akademik nitelikte olamaz. Akademik kalitenin öğrenci olarak sizi ilgilendirmediğini düşünebilirsiniz, ama yarattığı temiz veya kirli atmosfer aldığınız derslerde, hocalardan edindiklerinizde, kampüsteki gündelik hayatınızda pek çok şeyi etkileyecektir. Bunların bazıları gözle görülmeyen, ama gayet gerçek ve kuvvetli etkilerdir. Bazı üniversitelerin net bir karakteri olması bu etkenler sayesindedir.

Bölüm değil üniversite seçmek için başka bir sebep de beraber ders alacağınız diğer öğrenciler. Şaşırtıcı gelebilir ama, çok iyi hocaları olmayan, akademik açıdan niteliği düşük, ama büyük şehirde bulunması sebebiyle yüksek puanlı öğrenci çeken üniversitelerin mezunları gayet yetenekli ve başarılı olabiliyorlar.

Üniversiteye giriş sınavı sıralaması bir zeka testi değil, ama öğrencinin çalışma disiplini ile yakından ilişkili bir gösterge. Benzer başarıda öğrenciler biraraya geldiklerinde, hocaları onlara birşey veremese bile, zekalarını kullanarak kişisel okumalar, sosyal etkileşimler ve büyükşehirin imkânlarıyla bir yerlere gelebiliyorlar. Üniversitede kurulan arkadaşlık ağları de kariyeri kuvvetlendiriyor. Yani, üniversite seçerken küçük havuzda büyük balık olacağınıza, büyük havuzda küçük balık olun daha iyi.

Aynı etki bazen tersine işliyor. Vakıf üniversitelerinin yüzde on oranında burslu öğrenci almaları şart. Belli bir programdaki burslu öğrenci belki sıralamada otuz bininci iken, onunla aynı sınıfta aynı dersi alan burssuz öğrenci ikiyüzellibininci sıradan girmiş olabiliyor. Ders verirken çok net bir şekilde yaşadığım bir sıkıntıydı: Anlattığım temel kavramı birkaç öğrenci hemen kapıyor, bazıları biraz gayretle anlıyor, geriye kalan bir kısım ise bön bön bakıyor, anlamak için gayret bile göstermiyor. İncelediğinizde, bu dağılımın bölüme giriş sıralamasıyla ilişkili olduğunu görüyorsunuz. Böyle bir ortamda hoca hızlı ilerleyemiyor, seviyeyi düşük tutmak zorunda kalıyor, bu yüzden çabuk kavrayan ve daha fazlasını öğrenmek isteyen öğrenciler zamanlarını boşa harcamış oluyorlar. Bu duruma düşmemek için, öğrencilerin başarı sıralamasının büyük farklılık gösterdiği bölümlere girmemeye çalışın.

Son tahlilde akılda tutulması gereken en önemli şey, başarının kişisel gayrete bağlı olduğu. En iyi üniversiteden mezun olmak size kapıları otomatik olarak açmadığı gibi, kötü bir üniversiteye girmek de hayatınızı karartmaz. Yeteneklerinizi geliştirmenin ve kabiliyetinizi somut şekilde göstermenin yolları var.

Yine de bölümünüzden memnun değilseniz değiştirmekten çekinmeyin. Bir senem yanar diye düşünmeyin; hayatınızın geri kalanı içinde bir sene devede kulaktır. Zaten o bir sene boşa gidecek diye birşey yok. İngilizce öğrenin, internetteki derslere kaydolun, kitap okuyun, gezin dolaşın.

Türkler uzayda!

Farkettiniz mi bilmem, iktidar ağzında bir “uzay”, “uzay gemisi” lafı dönüp duruyor.

Birkaç ay önce ekonomi bakanı Zafer Çağlayan, “lobiciler, bankacılar, 28 Şubat, 27 Nisan olmasaydı bugün uzay gemisi yapardık” dedi.

uzay1Geçen hafta AKP “terör olmasaydı” hashtagiyle görseller yayınladı. Bunlardan birine göre “terör olmasaydı 12 adet NASA uzay üssü inşa edilebilirdi“.

uzay2Yani, uzaya gitmek için paradan başka birşeye ihtiyaç yok. Lobiler, itaatsiz Gezi’ciler, teröristler önümüzü kesmese parayı biriktirip uzaya gidecektik. Parasını bastırdın mı her türlü bilgi ve beceri kafana hüüp diye doluverir zaten, insan yetiştirmeye hiç gerek yok.

Geçen hafta Trabzon’da bir spor kompleksi açıldı. Gazetelerde manşet: “Trabzon’da uzay üssü!” Adamlar uzay üssünü sensörlü kapılar, otomatik mekanizmalar filanla bağdaştırmış, ötesi yok.

uzay4Açılışta Erdoğan yine lafı bir şekilde uzaya getirmiş: “Başörtüsüne gericilik dediler. Şimdi soruyorum sizlere, bunlar uzaya mekik gönderdiler de başörtüsünün ucuna mı takıldı? Hızlı tren yaptılar da başörtüsü bu treni raydan mı çıkardı? Marmaray inşa ettiler de başörtüsü tüneli mi tıkadı? Şimdi uzaya kendi uydularımızı gönderiyoruz, hamdolsun başörtüsü kuyruğuna takılmadı.

uzay3Bahsettiği çok iyi oldu, hatırladık: 2004’de yetersiz hazırlıkla çalıştırılan hızlı tren raydan çıkmış, 41 kişi ölmüştü. Sonunda dava, zaman aşımından düştü ve sorumlular cezasız kaldı. AKP iktidarında bu treni raydan başörtüsü çıkarmadığına göre, erkekli-kızlı oturanlar mı çıkardı?

Marmaray’ı siyasi şov için acele acele açtırdı. Hazır olmadığı hemen ertesi gün belli oldu, defalarca elektrikler kesildi, arıza yaptı. Dualarla açtıkları bu tüneli kim tıkadı, gece 22:00’den sonra içki içenler mi, dekolte giyenler mi?

Göktürk-2 uydusu ile ne kadar övünebileceği de şüpheli. Uydunun üretiminde aktif olarak çalışmış bir araştırmacıdan şunları öğreniyoruz: Proje 1998’de başladı, 2000’lerin ilk yarısında TÜBİTAK’ın yaşadığı çalkantılara rağmen devam etti. 2011’de ise tepeden inme değişiklikler yapıldı. Yıllarca BİLSAT, RASAT ve Göktürk projelerinde tecrübe biriktirmiş ekip üyeleri yıldırma ve korkutmayla dağıtıldı, yerlerine konuya uzak ama iktidara yakın kişiler geldi.

Evet, Göktürk-2 başörtüsüne takılmadı, ama zor bela birikmiş know-how’un partizan kadrolaşma uğruna yokedildiği doğruysa, bundan sonraki uydular başörtüsüne takılmış olabilir.


Türkiye devletinde bir sonradan görmelik, bir hacıağa kafası hüküm sürüyor. Kafasına yatmayan şeyleri “yok size para” diye engellemeye çalıştığı gibi, imrendiği şeyleri de “parası neyse veririz“le elde edebileceğini zannediyor.

Ama bazı şeyleri elde etmeye para yetmez. Para vererek iyi bir eş veya ebeveyn olamazsınız meselâ. Bilgi sahibi olmak da sadece parayla olmaz. Masrafı neyse verip binlerce kitap alabilirsiniz, ama sonra onları okumanız gerekir.

Keza uzaya gitmek, dünyayı keşfetmek, hastalıklara çare bulmak, yeni malzemeler üretmek, yeni buluşlar yapmak, “al şu parayı” diye çocuğu bakkala göndermeye benzemez. Önce, insanları hazırlamalısınız. Bunun için de temel bilimler, sanat, felsefe, edebiyat, tarih ile yoğrulmuş dört başı mamur bir kültürünüz olmalı. Ara elemanlarla olmaz o iş, kalem efendileri lâzım.

Çok iyi matematikçileri, romancıları, heykeltraşları, dilbilimcileri bulunmayıp uzaya gidebilen, ilaç üretebilen bir tek toplum yoktur. Bu bir bileşik kaplar meselesidir. Ya hepsi, ya hiçbiri.

“Genel ahlaka uymayan” tiyatrolara devlet teşvikini kesmek veya imamları eğitim kadrolarına atamak ile teknolojik inovasyon yapamamak arasında çok yakın ilişkiler vardır. Volkanik takımadalar gibi dışarıdan ayrı da gözükseler, dipten birbirlerine bağlıdırlar. Kafayı suya daldıran görür.


Olmasına olur aslında; verirsiniz milyonlarca doları, uzay mekiğinin sonraki uçuşuna yancı bir Türk pilot bindirirsiniz. Ciddi bir görev vermezler, yukarıya çıkınca göğsünde Türk bayrağıyla poz verir, sonra seccadesini çıkarıp dünyaya doğru iki rekât namaz kılar, dönünce de “feza fatihi” diye karşılanır. Hatta belki elinden tutup aya bile götürürler. Bu turistik geziler ülkeye hiç bir uzay becerisi katmaz, ama küçük dünyanızda kendinizi birşey sanarak gururlanırsınız.

400px-Turist_Ömer_Uzay_YolundaBu arada, uzay bilimi ve teknolojisini sıfırdan kurmuş olan ülkeler hem bilgilerini hem de zenginliklerini artırmaya devam ederler. Mesela uzaydaki göktaşlarını devşirerek ucuz maden elde ederler. Sizin, eşi bulunmaz doğanızı tahrip ederek çıkardığınız madenler bunlarla rekabet edemez, elinizde kalır. Mirasyedi gibi harcadığınız bir ülkede, niteliksiz iş gücünüzle başbaşa kalır, şanlı ecdadınızın bir zamanlar gâvuru nasıl titrettiğinin masallarını anlatarak avunursunuz.

Ha, ama çok güzel pasta yersiniz. Hani fizikçi yerine yetiştirdiğiniz pastacılar vardı ya, onlar sayesinde.

Yeni blog: PythonBilim

Yaz geldi, dersleri bitirdik. Dönem sonu sınavlarını okuyup son notları da verdikten sonra eğlenceli işlerime dönebileceğim. Öncelik elimdeki araştırma probleminde. Gerekli simülasyon programı hazır; önümüzdeki aylarda simülasyonu sistematik şekilde işleyip sonuçları yazılı hale getirmekle meşgul olacağım. Bitirebilirsem buradan duyururum.

Diğer bir planım için bu hafta ilk adımı attım. Python ile bilimsel programlama konularını işleyen PythonBilim isimli bir bloga başladım. İlk yazılar temel Python programlama ile ilgili olacak, daha sonra sayısal analiz ve hesaplamalı bilimle ilgili konulara gireceğim. Aslında, birbiri üzerine eklenen bir ders notu demeti hazırlamak istiyorum.

Malum, marifet iltifata tabidir. İlgilenenlerin hatalarımı ve eksiklerimi bildirmesinden, yorum yaparak veya konuk yazar olarak katkıda bulunmasından mutluluk duyarım.

PythonBilim projesi sebebiyle muhtemelen bu bloga eskisinden daha seyrek yazmak zorunda kalacağım.

Molecular Workbench ile molekül dinamiği simülasyonları

Molecular Workbench (MW) atomlar ve moleküller arası etkileşimlerin ve mikroskopik süreçlerin simülasyonu için geliştirilmiş, epey yetenekli, açık kaynaklı bir Java programı. JDK kurulu her platformda çalışabiliyor. Linux’da çok kolay kurdum, Win ve MacOS’da da kolay olacağını tahmin ediyorum.

MW yazılımı Web üzerinden hazır simülasyon sayfalarına erişip onları çalıştırabiliyor. Yüzlerce örnek simülasyon var. Birçok fiziksel sürecin atom seviyesinde nasıl işlediğini öğretmek için özenle hazırlanmışlar. Sözgelişi, üç boyutlu bir cismin atomlarının titreşimlerini gözleyebilir, sıcaklığı artırarak katıdan sıvıya, sıvıdan gaza geçişi gözleyebilirsiniz.

kristal

MW’i üreten Concord Consortium, Google’dan aldığı bir bağışla “Next Generation Molecular Workbench” sistemini hazırlamış. Buradaki örnekler Java ile değil, HTML ve JavaScript ile hazırlanmış. Bu simülasyonların içinde kayboldum gittim. Malzemelerin mukavemeti, gazların difüzyonu, su molekülleri arasındaki hidrojen bağları, temel gaz yasaları, protein katlanması ve daha nice fiziksel sürecin işleyişini moleküler seviyede seyretmek mümkün. Yalnız, Firefox’un son versiyonlarında çok yavaş işliyorlar. Chrome’un performansı daha iyi.

“Klasik” (Java) MW’ya dönersek: MW’nin kaportasının altında güçlü bir fizik motoru var. Atomlar/moleküller arasında van der Waals, Lennard-Jones, veya elektrostatik kuvvetlerin etkisi simüle edilebiliyor. Ayrıca yerçekimi, dış elektrik alan veya dış manyetik alan kuvvetleri de tanımlanabiliyor.

MWsalt

Tuz kristalinin suda çözülmesi

Kuantum etkileri de MW motoruna dahil edilmiş. Bir duvara doğru gelen elektronun tünelleme etkisiyle kısmen diğer tarafa geçişini, veya yaklaştırılan iki atomun elektron bulutlarının kaynaşarak kovalent bağ oluşturmasını seyredebilirsiniz. Atom-foton etkileşimleri de yazılıma dahil edilmiş. Çok büyük organik moleküller ayrı bir parçacık olarak sisteme eklenip “mezoskopik” simülasyonlar da yapılabiliyor.

MWtunneling

Tek tek yazmakla bitmez. En iyisi, her biri belli bir konuyu anlatmak üzere dikkatle hazırlanmış yüzlerce simülasyona bir göz atın. Hem MW’in yapabileceklerini görürsünüz, hem de çok zevkli zaman geçirirsiniz.

MW yazılımını kullanarak sıfırdan başlayarak kendi simülasyonlarınızı geliştirebilirsiniz. Molekülleri gösteren pencerenin çevresine çeşitli ayar bileşenleri, grafik kutuları koyabilir, metin kutuları ile açıklamalar ekleyebilirsiniz. Simülasyon penceresine öntanımlı atomlar ve molekülleri tıklayarak yerleştirebilirsiniz. Bununla basit deneyler yapabilirsiniz ama daha karmaşık durumlarda düzenli bir ilk durum yaratmak, çok sayıda atoma ince ayar yapmak gibi ihtiyaçlarınız olacaktır. Bu tür işler için MW’in kendine özgü script dilini kullanabilirsiniz.

MWmagbottle

MW çok gelişkin ve gitgide daha da geliştirilen bir fizik sistemi. Yeni simülasyonlar üretmek isteyenler için kapsamlı yardım belgelerini mevcut. Harcadığınız zamanın karşılığında olağanüstü güzel ve öğretici simülasyonlar hazırlama imkânı kazanırsınız. MW’nin bilimsel araştırma için kullanılabileceğini zannetmiyorum – bu iş için daha gerçekçi ve hızlı yazılımlar var – ama konferans sunuşlarında veya bloglarda kullanılabilecek simülasyonlar hazırlamak için birebir.

Simülasyon hazırlamak istemiyorsanız bile MW kütüphanesindeki simülasyonları çalıştırıp seyredin. Derslerdeki fizik ve kimya süreçlerinin gözünüzün önünde canlanması çok heyecan verici.

MW_heatflow

Physion – fizik simülasyon yazılımı

Etkileşimli fizik simülasyonlarına ihtiyaç duyduğunuzda kullanabileceğiniz birkaç yazılım var. Bu yazılımlarda, bir grafik arayüz içinde fare kullanarak cisimler yaratabilir, bunlara ilk hızlar verebilir, dönmelerini sağlayabilir, çarpıştırabilir, çeşitli kuvvetler arasındaki hareketlerini seyredebilir, konum veya hızın zamanda nasıl değiştiğinin grafiğini gerçek zamanlı olarak çizdirebilirsiniz.

Physion bu yazılımlardan biri. Windows ve Linux’a kurulabiliyor. Linux’da kurma işlemi sıkıştırılmış bir dosyayı indirip açmaktan ibaret, çok kolay. Grafik arayüzü Qt ile hazırlanmış. Cisimlerin hareket ettirilmesi, çarpışmaların tespiti, sürtünme vs. gibi ise, oyunlarda fizik kurallarına uygunluk sağlamak için kullanılan “fizik motor”larından biri olan Box2D ile sağlanmış.

Physion sadece iki boyutlu (x-y düzleminde) simülasyonlar yapabiliyor. Şu kısa videoda Physion’un etkileşimli kullanımını görebilirsiniz.

Bu sistemle eğitici simülasyonlar hazırlanabilir. Meselâ, düz olmayan bir arazide ilerleyen basit bir (dört çeker) araba.

Burada da, merkezi (iki cisim arasındaki çizgi doğrultusunda) bir kuvvet altındaki harekete örnek olarak, bir uydunun Dünya çevresindeki hareketi simüle edilmiş.

Çeşitli karmaşıklıkta birçok örnek program Physion ile beraber geliyor. Biraz çabayla çok ilginç ve eğlenceli fizik simülasyonları üretebilirsiniz.

Physion’un şimdilik zayıf kalan tarafları da var. Sözgelişi, kopyala-yapıştır özelliği yok. Fareyle yarattığınız bir nesnenin kopyalarını hızlı bir şekilde üretemiyorsunuz. Dahası, tasarım aşamasında (yani simülasyon başlamadan) fareyle nesnelerin yerini değiştiremiyorsunuz. Etkileşimli olarak düzenli bir sistem oluşturmak bu yüzden çok zahmetli. Herhalde fiziksel sistemlerin bir betik (script) ile oluşturulması tercih edilmiş.

Program içinde bir komut arayüzü (konsol) açıp nesneleri Physion’un ECMAScript temelli diliyle tanımlayabiliyorsunuz. Yazılımın gücünü tam olarak kullanmak ancak böyle mümkün. Ancak belgelemede eksiklikler var. Konsolda arka arkaya komut yazarak nesneler yaratmak yerine komutların bir dosyadan alınması çok daha kolaylık sağlar. Ne yazık ki bu konu yardım ekranında ve wiki sayfasında belgelenmemiş.

Bütün cisimler katı. Elastik cisimleri, birçok küçük küpü aralarında yaylarla birleştirerek simüle edebiliyorsunuz.

Sadece iki çeşit kuvvet kullanmak mümkün görünüyor: Sabit kuvvet (yerçekimi gibi), ve iki cisim arasında merkezi bir kuvvet. Bu merkezi kuvvet sabit büyüklükte mi, uzaklığın karesiyle azalıyor mu, örneklerden pek anlayamadım, ama sabit olduğundan şüpheleniyorum. Yani genel fizik simülasyonları için gereken çeşitli kuvvetleri kullanmak mümkün değil. Sözgelişi bir elektrik veya manyetik alan tanımlayamıyorsunuz. Genel bir potansiyel alanındaki hareketi simüle etmeniz de mümkün görünmüyor.

Physion şimdilik sadece sabit ve düzgün yerçekimi altında çalışan sistemleri simüle etmek için uygun görünüyor. Bu kısıtlama altında, script yazmakla ilgili sorunlar da giderilirse, çok ilginç ve öğretici simülasyonlar hazırlamak mümkün.

OpenStax, Processing

Geçen hafta TÜBİTAK’ın açık ders kitapları için proje çağrısından bahsetmiştim. Güzel bir teşvik; amacına ulaşırsa sadece Türkçeye yeni teknik kitaplar kazandırmakla kalmayacak, etkileşimli eğitim malzemelerini de çoğaltacak.

Bu arada aklıma bir alternatif daha geldi. Rice Üniversitesi’nin OpenStax College projesi çeştili alanlarda açık erişimli ders kitapları hazırlıyor. Bu kitaplar ciddi bir incelemeden geçerek yüksek bir kaliteyle yazılmış. Bir üniversite dersinde rahatça ana kitap olarak kullanılabilirler. Şimdilik fizik ve sosyoloji kitapları hazır, biyoloji ve anatomi konularında üç kitap yakında çıkacak.

Daha dar kapsamlı ve küçük ölçekli, ama yine özenle hazırlanmış bilgi kaynakları yine Rice’ın Connexions projesinde bulunabilir.

Sıfırdan kitap yazmak yerine, Creative Commons lisanslı bu kitaplar tercüme edilebilir, etkileşimli malzeme eklenerek zenginleştirilebilirler. TÜBİTAK’ın şartnamesine uymaz tabii; ayrı bir çalışma olacak. Dahası, hazırlanan etkileşimli malzeme orijinal kitaba da eklenebilir. Böylece dünya çapında bir hayır işlemiş olursunuz.

Java üzerine inşa edilmiş bir görsel programlama çerçevesi olan Processing programlama diliyle yeni tanıştım. Henüz öğrenme fırsatım olmadı ama görsel olarak çok etkileyici uygulamalar hazırlanabiliyor. Hazırladığınız yazılımı JavaScript ve HTML5 canvas elementine dönüştürüp web sayfası veya EPUB belgesi içine ekleyebiliyorsunuz.

WordPress.com betik eklemeye izin vermediği için bu sayfaya bir örnek koyamıyorum ama şurada güzel bir uygulama var.

Processing ile programlamayı öğreten bir video dizisinin ilk bölümünü buradan seyredebilirsiniz.

Daniel Shiffman’ın “The Nature of Code” kitabı tam da bu yaklaşımla hazırlanmış. Kitapta biraz fizik, biraz karmaşık sistemler, biraz simülasyon var. Shiffman’ın asıl amacı programlama öğretmek; bunun yüzden kitapta Processing kodları ve animasyon/simülasyonlar yanyana. Hem etkileşimli kitaplara örnek olan, hem de Processing öğreten için harika bir e-kitap.

Processing’den ve “The Nature of Code”dan haberdar olmamı sağladığı için Emre Sevinç üstadıma teşekkürler.

TÜBİTAK’tan e-kitap proje çağrısı

TÜBİTAK bir hafta önce üniversite düzeyindeki derslere yönelik e-kitaplar hazırlanması için bir proje çağrısı yayınladı. Çeşitli fen ve matematik dersleri için hazırlanacak e-kitapların animasyon, simülasyon ve etkileşimli yazılımlarla desteklenmesi isteniyor. Proje kapsamında üretilen e-kitaplar açık erişimli malzeme olarak herkesin kullanımına sunulacak.

TÜBİTAK kitabın üretim masrafları (etkileşimli uygulama, video, animasyon, simülasyon hazırlama gibi) için 120 000 TL’ye kadar destek veriyor. Ayrıca kitap için 50 000 TL’ye kadar telif ücreti verilecek; bu ücret yazarlar arasında paylaşılacak.

Desteklenecek dersler:

  • İstatistiğe giriş 1-2,
  • organik kimya,
  • organik kimya (diğer bölümler),
  • mikro ekonomiye giriş,
  • mikro ekonomi 1-2,
  • eğitim bilimlerine giriş,
  • temel kimya,
  • genel kimya 1-2,
  • makro ekonomiye giriş,
  • makro ekonomi,
  • malzeme biliminin temelleri 1-2,
  • diferansiyel denklemler,
  • genel biyoloji 1-2,
  • temel lineer cebir,
  • lineer cebir
  • kalkülüs 1-2,
  • muhasebe 1-2,
  • sosyolojiye giriş,
  • bilişim teknolojileri,
  • bilişim teknolojileri uygulamaları,
  • fizik 1-2,
  • statik-mukavemet.

Başvuru sürecinin ayrıntıları ve şartnameler burada. Proje başvuruları için son tarih 14 Haziran. Başvuruda kitabın örnek iki bölümünün yayına hazır olarak (konu sonu soruları ve çözümleri, kaynakça ve dizin dahil olmak üzere, sayfa düzeni tam olarak) teslim edilmesi gerekiyor. Kabul edilirse, 18 ay içinde bitirilmesi şart.

Şartnamede kitapların EPUB3 formatında olması isteniyor. Etkileşimli uygulamalar ise HTML5 ile hazırlanmalı. Çok şey isteniyor, bir tek yazarın altından kalkabileceği gibi bir iş değil.

Kitapların kapsamı her konu için ayrı ayrı belirtilmiş. Doğrusu bu kapsamda ve bu kadar zengin içerikli kitaplar üretmek için 18 ay pek yeterli gibi gelmedi bana. Üç beş kişilik bir grupla yazmak lâzım, o zaman da bölünen telif ücreti teşvik edici olmaktan çıkabilir.

Yine de iyi bir girişim; çok güzel ve yararlı kitaplar üretilmesine vesile olabilir. Ders kitabı yazma isteğiniz varsa, başlamak için iyi bir zaman.