Blog Arşivleri

Antropoloji, kafatasları, Atatürk

Akıl sağlığımı korumak için bir süre önce, başbakanın demeçlerini dinlememe ve okumama kararı aldım. Bu yüzden geçtiğimiz haftalardaki garip ve biraz da fantastik bir beyanı kaçırmışım.

Resmin alâkası yok, maksat sevimli bir canlı görelim de içimiz açılsın.

Başbakan 26 Şubat’taki parti grubu toplantısında, 1930’larda faaliyet gösteren Türk Antropoloji Enstitüsü’nün bir kitabını göstermiş. Demiş ki:

Tarihten bir vesika göstereceğim. Türk Antropoloji Enstitüsü tarihçesi. Baskı tarihi 1940, baskı yeri Maarif Matbaası İstanbul. Kitabın 5. sayfasında bir resim var. Enstitünün bir laboratuarının resmi.

Raflarda yüzlerce kafatası var. İncelenmiş, incelenmeyi bekliyor. 10. sayfada başka bir odanın resmi var. Aynı şekilde raflarda yüzlerce kafatası var.

22 ve 23. sayfalarda, bu kafataslarını da öyle enterasan almışlar ki, çok ilginç. Trakya mıntıkasından şu kadar, Çanakkale, Balıkesir, Manisa, Muş yani 10 ayrı bölgeden bu kafataslarını toplamışlar. İşin enteresan olan boyutu, kadın ve erkekler üzerinde ölçümler yapılıyor. ‘Olur mu öyle şey ya’ demeyin, işte vesika. İfade şu, ‘Türk kafalarının zaviye kıymetleri üzerine tetkikler’

Bizim millet tarihimiz bu olabilir mi?

Reis-i Cumhur olarak o zaman Mustafa Kemal, İsmet Paşa’nın da o zaman altında Başbakan olarak imzası var.

Bu insani midir? Bu vicdani midir? Bunun bizim dinimizde, inanç dünyamızda yeri olabilir mi? Şeytan kendisinin ateşten insanın ise topraktan yapıldığını söylemiş, kibirlenmiştir. Kendi soyunun diğerlerinden üstün olduğunu iddia eden hiç şüphesiz şeytanın izindedir.

Başbakanın kafatası ırkçılığı yapmaması güzel, ama her fırsatta kullandığı ayrımcı, dışlayıcı, öfkeli söylemi hatırlayınca pek avuntu bulamıyoruz hani. Burada da muhtemelen tek amacı CHP’ye vurmak. Fırsatını bulmuşken Atatürk’e de bir dokundurmuş.

İTÜ’den Celal Şengör 1 Mart’ta Cumhuriyet Bilim-Teknoloji dergisindeki köşesinde başbakanın demecine ayrıntılı bir karşılık verdi, okumaya değer.

Benim anlamadığım, kendisi 90’lardaki şeriatçı söylemleri sözkonusu olduğunda “değiştim” deyip işin içinden çıkıyor da, CHP’lileri babalarının bile çocuk olduğu 1930’lardan nasıl sorumlu tutabiliyor? Neyse, kendilerini savunmak CHP’lilere kalmış bir iş.

Tesadüf bu ya, muhafazakâr “Derin Tarih” dergisinin bu demeçten birkaç gün sonra çıkan sayısının kapak konusu “Başöğretmen Atatürk’ten Kafatası Dersleri“.


Türkiye’de ilginizi çeken dar bir konuda kaynak bulmak çok zordur, ama bu konuda şanslıyız. Boğaziçi Üniversitesi’nde çalışan tarihçi Zafer Toprak’ın bir yıl önce çıkan Cumhuriyet ve Antropoloji (Doğan Kitap) başlıklı kitabı tam da bu özel konuyu inceleyen çok güzel bir kaynak.

Ocak ayında Açık Bilim’de bu güzel kitap hakkında kısa bir değerlendirme yapmıştım. İktisatçı Korkut Boratav kitabı daha kapsamlı ve aydınlatıcı şekilde özetlemiş. Diyor ki: “Karikatürleştirilmiş bir “resmî tarih tezleri” anlatımı, Kemalizme dönük saldırılarda cephane olarak kullanılır. Cumhuriyet ve Antropoloji’de Zafer Toprak, bu anlatımın sığlığını, açık bir polemiğe girmeden ortaya koyuyor ve bunu çok iyi yapıyor.”

Toprak, Radikal’e verdiği röportajda, araştırmasının sonuçlarını anlatıyor. Ayrıca kendisiyle CNN Türk’de bir saatlik bir söyleşi yapıldı.

Cumhuriyet ve Antropoloji‘den, kafatası ölçümleri hakkında şunları öğreniyoruz:

  • Öncelikle, 1920’ler ve 1930’larda antropoloji, insanların ölçümlere göre kategorize edilmesi üzerine kurulu. Bütün dünyada bu böyle. En yaygın ölçü kafatası ölçümü (kraniyoloji), ama bu ölçümler her zaman ırkçılık anlamına gelmiyor, çoğunlukla kategorizasyon amaçlı.
  • Nazilerin kafatasına dayalı bir ırkçılığı var elbet; “dolikosefal” denen kafatasının daha üstün bir ırka işaret ettiğini savunuyorlar. Buna karşılık, anti-Nazi ve anti-ırkçı antropologlar, “brakisefal” kafalıların Avrupa’ya göçüşü sayesinde Avrupa’da neolitik çağa girilebildiğini söylüyorlar. Yani ırkçı olmayanlar da kafatasına dayalı argümanlar kullanıyorlar. O zamanın bilimsel verileri bunlar.
  • Yeni kurulan Türkiye cumhuriyeti kendini dünyaya kabul ettirme çabası içinde. Atatürk milli kimliği Osmanlı ve İslam referansından ayırmak istiyor, bunun için tarih, arkeoloji, ve antropoloji çalışmalarını teşvik ediyor. Bu teşviklerin sonucunda gayet ciddi, dünyada önemsenen bazı bilimsel çalışmalar da çıkıyor.
  • Avrupa’daki bilimsel çevrelerde bile, Türk ırkının geri olduğu önyargısı vardı. Yani zaten bilim dışı bir zihniyetle mücadele ediliyordu. Kapsamlı ölçümler sonucunda Türklerin çoğunlukla “brakisefal”, yani Avrupa’daki anti-Nazi çevrelerin saygı duyduğu kafa tipinde olduğu gösteriliyor, ki bunun Avrupalılar gözünde önemi büyük. Yani kendimiz söyleyip kendimiz dinlememişiz.
  • Türkiye’deki antropoloji çalışmaları dünyadaki antropoloji camiasında kabul görmüştü. O kadar ki, 1937’da Bükreş’te toplanan 17. Beynelmilel Antropoloji ve Prehistorik Arkeoloji Kongresi’nde, 1939’da yapılacak 18. kongrenin Türkiye’de yapılmasına karar verildi (2. Dünya Savaşı’nın başlaması yüzünden kongre hiç yapılamadı).
  • “Irk” kelimesi o zaman bugünkü anlamı taşımıyordu, kötü anlamını İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yüklendi. O zamanki “ırk” bugünkü “millet” kelimesi ile neredeyse aynı anlamdaydı. O zamanlar “millet” kelimesi gayrimüslim azınlıklar için kullanılıyordu.
  • Çalışmalarda geçen “Türk ırkı” kelimesi herhangi bir üstünlük belirtmiyordu. Toprak şöyle yazıyor (s. 340):

    Tek Parti döneminde ırk sorunu, hiç olmazsa bilim dünyasında etnik temele dayanmıyordu. İnsanlar Türk, Kürt, Laz, Çerkez gibi etnik ayrıma uğramıyor, brakisefal, mezosefal ve dolikosefal türü fiziki tasnif görüyorlardı. Brakisefal bir Kürt ya da Laz, dolikosefal bir Türk’e oranla daha “mütekâmil”di. Ancak, biyoloji kitaplarında bu tür bir tasnif gündeme gelmişse de, tarih kitaplarında ırk konusunda yine de bir uyarıda bulunmak gereği duyulmuştu…

    1933 yılında yayınlanan Ortamektep Tarih I kitabında … şu uyarı yer almıştı: “Bununla beraber ırklar arasında bugün görülen farkların tarih bakımından ehemmiyeti pek azdır. Bu farklar ırkları ayırmak için kuvvetli bir esas olduğu halde, ictimai hiç bir kıymeti yoktur. Irkların üstünlük ve geriliğini göstermez.”

    Son kertede Erken Cumhuriyet’in “ırk sorunu” “defansif”ti. İçe değil, dışa dönüktü. Batı’daki önyargılara, kalıtımsal mitlere karşı direnişi simgeliyordu. Türkler de Avrupalılar gibi “uygar” bir “ırk”tan geliyordu.


Geriye bakıp, eski insanları bugün bize yanlış gelen şeyler için itham etmek çok yaygın. Eskiyi değerlendirmek çok kolay, çünkü her şeyin sonucunu yaşamış görmüşüz. Eski insanların böyle bir lüksleri olmadığını, kendi belirsizlikleri içinde karar vermeye çalıştıklarını anlamamız gerekiyor.

Dahası, özellikle hassas konularda geçmişe bakarken ince ayrımları görmüyoruz. Meselâ “ırk” tartışmasının sadece “ırkçılık” olduğunu düşünüyoruz. Oysa ki geçmişteki fikirleri o zamanki düşünce ortamında değerlendirebilmek gerek.

Türkiye’de, bugün eleştirdiğimiz Türk Tarih Tezi, veya kafatası ölçümleri gibi fikirler, daha önceki “uhrevi” tarih anlayışının kaldırılıp, laik ve bilimsel tarih anlayışına geçişin vesilesi oldu. Daha önceki tarih kitapları insanlık tarihini Nuh Tufanı’na, ırkları ise Nuh’un oğullarına bağlıyordu. 1930’larda yazılan ortaokul tarih ders kitapları ise bu anlayıştan tamamen uzaklaşmıştı. Özenle hazırlanan bu kitaplar hayat zinciri ve evrim kuramını anlatarak başlıyor, insan evriminden bahsediyorlardı. Dahası, “Tanrı’yı bulan, bunun sırlarını açan ve bugün hâlâ açmağa çalışmakta olan insan zekâsıdır.” gibi son derece devrimci ifadeler içeriyor, din kavramının evrimini antropolojik veriler ile ele alıyordu.

Böyle bir düşünce ortamının muhafazakârların hoşuna gitmeyeceği açık. Muhafazakâr olmayanlara bile ağır gelmiş olmalı ki, Atatürk’ün ölümünden hemen sonra, bu kitaplardan hayat zinciri, biyolojik evrim, ve din hakkındaki ifadeler kaldırıldı.

“Evrimi tabii sansürleyeceğim, yukarıda Allah var”

A. K. partisinin bilim düşmanı beyanlarının en yenisi çiçeği burnunda Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç’dan gelmiş.

Aslında özellikle yapılmış bir beyandan ziyade laf arasında geçmiş bir söz, ama iyi bir zihniyet fotoğrafı sağlıyor. Aktarılan habere göre, protestocu öğrencilerle konuşan bakan, öğrencinin “Evrimi ve bilimi savunduklarını, üniversitenin bilim üreten kurumlar olması gerekirken gerici tahakkümün her geçen gün üniversitelerde yaygınlaştığını” söylemesi üzerine “Evrimi tabii ki sansürleyeceğim. Sen evrime mi inanıyorsun? Maymundan mı geldin? Yukarıda Allah var.” cevabını vermiş.Görsel

Bugünkü bir habere göre, bakan konuşmayı doğruluyor: “Kız arkadaşı evrim teorisine karşı oluşumuzu eleştirdi. ’Kâinatı ve insanı yoktan yaratan Allah. Allah insanı yaratmaktan aciz değil ki, atamız maymun olsun’ dedim.

Evrimin insanın atasının maymun olduğunu söylediğini zannetmek zaten cahillik, ama geçelim. Bu mantığa göre, bakanın bir anne-babadan doğmamış olması lâzım, yoksa Allah onu yaratmaktan aciz demektir.

Bakan Kılıç birkaç gün önce, gençlik kamplarının karma yapılmaktan çıkarılması hakkında “Bakan olarak kampları kız ve erkek birlikte yapmak gibi bir mesuliyetim yok” demiş, kız ve erkeklerin yataklı trenlerde beraber götürülmesinden rahatsız olduğunu söylemişti. (Bu beyan hakkında da uzunca yazılabilir ama yerim yok.)

Oysa, Kılıç’ın “elbette sansürleyeceğim” demesinden iki hafta öncesinde pastacılıktan sorumlu “bilim milim” bakanı Nihat Ergün bir röportajda evrimi sansürlemediklerini söylemişti. Birisi yalan söylüyor, ama kim?

Ergün röportajda ayrıca Türkiye’de “Darwinizm’in inanca dönüştürüldüğünü” söylemiş. Müslüman ve Hıristiyan yaratılışçılar bu lafa bayılır. Bu şekilde, ispatlanmış bir gerçeğin savunulmasını “inanç” şeklinde yaftalayıp, sanki sadece rakip bir dinmiş gibi göstermeye çalışırlar.

“Darwinizm” zaten yanlış bir terim, çünkü evrimsel biyoloji Darwin’in attığı temeller üstünde yükselse de, artık çok daha kapsamlı bir birikime sahip. Evrim teorisine “Darwinizm” demek, dinamik bilimine “Newtonizm” demek kadar garip bir ifade. Ama yaratılışçılar bunu seviyorlar, çünkü evrimi bir kişinin öylesine kafasından attığı bir faraziye olarak yutturmalarına yardımcı oluyor.

Bir bilimsel teorinin inanç olduğunu söylemek, inanç kelimesini anlamsızlık derecesinde genelleştirmektir. İnanç ve iman basitçe, hakkında hiç bir delil bulunmayan şeylere inanmaktır. İnanç sahipleri sabit fikirlidirler, inandıklarına aykırı delillere bakarak fikirlerini değiştirmeyi reddederler. Grup olarak, inandıkları şeye inanmayanların canını almaya hazırdırlar. Bunların hiç biri bilimsel teorilere “inananlarda” görülmez. Darwin kendi adına bir din kurmamış, kendisine inanmayanları cehennem ateşiyle korkutmamıştır. Bilimciler aralarında mezhep savaşı yapmaz, yaratılışçıları kazığa bağlayıp yakmazlar.

TÜBİTAK başkanının bir sene önce göreve başlarken “Türkiye’nin birliğe ihtiyacı var. Uçak füze diyoruz. Bunlara odaklandık. Evrim teorisine inanan var inanmayan var. Birlikteliğe daha çok ihtiyacımız var.” demesini ve Bilim-Teknik dergisinde dört sene önceki Darwin sansürü rezaletini de resme eklediğinizde manzara çok açık.

Türkiye bilime ve bilimsel eğitime hiç bir şekilde inanmayan, kafaları çağın tamamen gerisinde, görünüşte yükseköğrenim diplomalarına sahip ama modern bilimsel düşünceden nasibini hiç almamış radikal dinci bir grup tarafından yönetiliyor. Fikir özgürlüğü zaten yok; yakında bilimsel gerçeklerin ifadesini de açıkça yasaklamaları ihtimal dahilinde.

İyi ama, bu ülkede üç kuşaktır belli bir ilerlemeci zihniyetle eğitilmiş, nitelikli okullarda çağdaş bilimsel eğitim almış insanlar var. Az da olsa, köklü ve bilimsel gelenekli üniversitelerimiz var. Bu insanlar, bu üniversitelerin mensupları, nitelikli biyologlar bu gidişata karşı çıkacaktır, protesto edecektir, değil mi?

Çok beklersiniz. Buyrun, en iyi üniversitelerden birinin seçkin profesörlerinden birinin seminer başlığına bakın, rüzgâra göre yelken açmak nasıl olur görün.

boun_seminerdouble_facepalm

Bunda ne var diyenler olabilir, açıklayayım. Bilimsel bir konuşmada dini elementler sanki ispatlanmış gerçeklermiş gibi sunulamaz. “Tanrı’nın insanı yarattığı dil” gibi bir ifade bilim dışı olmakla kalmaz, bilime aykırıdır, çünkü bırakın insanı yaratmış olmasını, Tanrı diye bir şeyin var olduğuna dair hiç bir delil yoktur.

Dini söylemler bilimi çürütür. Bir adım sonrasında gelecek şey şudur: “Deney filan yapmadım ama rüyamda peygamber bana böyle söyledi, itirazı olan?

(Aklınıza “tanrı parçacığı” geldiyse, o isimlendirmenin kitap satışlarını artırmaya çalışan bir yayıncının halt etmesi olduğunu bilmelisiniz. Leon Lederman’ın bir türlü tespit edilemeyen Higgs bozonu hakkında yazdığı kitabın başlığı “allahın belası parçacık” (the goddamn particle) olacaktı, ama yayıncı bu başlığı beğenmeyip değiştirdi. Fizikçiler arasında “tanrı parçacığı” lafı sevilmez.)

Popüler seviyede bir konuşma olsa, dikkat çekici olsun diye yaptı derdik (ki öyle bile olsa yanlış), ama değil, başka bir üniversitede uzmanlara yönelik verilen bir seminer.

Belki profesör “siyasi tartışmalara girmeyeyim, sularına gideyim, proje ödeneklerim kesilmesin, laboratuarım çalışmaya devam etsin” diye düşünmüştür. Ancak, bilimsel düşüncenin özünü feda etme pahasına yapılan araştırmalara bilimi ilerletmek denebilir mi?

En iyi üniversitelerde bu yapılıyorsa, diğerlerinde neler yapılır acaba? İşte bir örnek: Şırnak Üniversitesi “Hz. Nuh ve Cudi Dağı Sempozyumu” düzenlemiş. Aslında besbelli ki din turizminden pay kapmak için böyle bir şey uydurmuşlar. Üniversitelere YÖK araclığıyla gönderilen katılım çağrısı diyor ki (vurgular benim):

Hz. Nuh ve tufan olayı insanlık tarihinin en önemli dönüm noktalarından birisidir

Kur’an’da Hz. Nuh’un gemisinin Cudi dağı üzerinde durduğu bildirilmiş olmasına rağmen, geminin Ağrı dağında olduğu idiaları da mevcuttur. Bu sebeple konunun bilimsel araştırmalar ışığında ortaya çıkarılması bir gereklilik arz etmektedir…

İşte dinle bilimi karıştırırsanız böyle olur. Kuşaklar boyu abartılan yerel mitleri bir jeolojik hakikat zanneder, din kitaplarında yazanları vaka analizi addedersiniz.

triple_facepalm_super

(Parantez açalım: Sevan Nişanyan “Kelimebaz-2” kitabında. Tevrat’taki Ararat kelimesinin genel olarak Doğu Anadolu’daki dağlık bölgenin adı olduğunu yazıyor. Geminin oturduğu yer olarak, Mezopotamya’dan bakınca ilk büyük dağ olan Cudi’yi daha akla yakın buluyor. Sempozyuma Sevan hocayı çağırsalar iyi ederlermiş.)

Konuya dönersek, peki, evrime inanmasınlar, mesele değil. Öyleyse, her yıl grip aşısı olmasınlar, küfre girer. Her yıl yeniden aşı olmanın sebebi, grip vürüsünde doğal seçilimle önceki aşıya dayanıklı yeni bir soy oluşması, başka bir deyişle, virüsün evrimleşmesidir. Evrim yoksa, aşı da olmayınız efendim.

İnanmamakla gerçeği değiştirebiliyorsak termodinamik teorisine de inanmayalım. Devridaim makineleri yapar, kalkınırız.

Hatta:

Screenshot - 03032013 - 06:14:10 PM

Devlet bilim kitabı basmıyorsa ne yapmalı?

TÜBİTAK’ın yirmi senedir sürdürdüğü güzel bir popüler bilim kitapları dizisi var. Bu diziden şimdiye kadar yüzlerce kitap çıktı. Dünyada çok okunan kitapları kaliteli baskı, (genellikle) iyi çeviri ve çok düşük fiyatla Türkçeye kazandırmışlardı. Ancak artık bu seri yok oluyor. Gitgide daha az yeni kitap çıkarılıyor ve baskısı tükenen kitaplar tekrar basılmıyor.

TÜBİTAK katalogunda satışta olan kitapları görebilirsiniz. İlk bakışta epey çok görünebilir, ama çoğu çocuklar ve gençler için. “Yetişkin Kitaplığı” linkinde 50 başlık var, üstelik karton ve sert ciltli baskılar ayrı ayrı listelendiği için, sadece otuz kadar farklı kitap mevcut. Oysa başka bir online kitapçıda bu seriden tam 153 tane kitap görebiliyorsunuz. Çoğu tükenmiş, bulunmuyor.

Bugün gazeteler birdenbire bu tükenmişliği farkediverdiler. Tekrar basılmayanlar arasında gerek Dawkins’in gerek başkalarının evrimsel biyolojiyi işleyen kitaplarının da bulunduğunu görünce “TÜBİTAK evrimi yasakladı” gibi sansasyonel başlıklarla haber yaptılar.

Doğrusu böyle bir şüphe yersiz değil. Darwin yılı olan 2009’da Bilim Teknik’in Darwin’li bir kapak yapmaya yeltenmesi ama TÜBİTAK yönetiminin dergi editörlerini sert bir şekilde engellemesi hâlâ akıllarda.

Daha bir sene önce, TÜBİTAK’ın başına yeni atanan Yücel Altunbaşak, basın toplantısında evrim hakkındaki bir soruya “Türkiye’nin birliğe ihtiyacı var. Uçak füze diyoruz. Bunlara odaklandık. Evrim teorisine inanan var inanmayan var. Birlikteliğe daha çok ihtiyacımız var.” diye kemküm etmişti. (Şurada biraz dalgamı geçmiştim.)

Bu zihniyeti tanıyınca, evrimi anlatan kitaplara özel sansür konduğunu düşünmek makul. Ama yeni baskısı yapılmayan kitaplar arasında evrimle hiç alâkası olmayanlar daha fazla: Depremler (Bruce Bolt), Süpersimetri (Gordon Kane), Rakamların Evrensel Tarihi (Georges Ifrah), Kralın Yeni Usu (Roger Penrose), Kaos (James Gleick), Tüfek, Mikrop, ve Çelik (Jared Diamond), ve daha sayamayacağım birçok kitap.

Burada evrim sansürünün ötesinde bir şey oluyor. Belli ki TÜBİTAK yakında popüler bilim kitapları dizisini tamamen öldürecek, ki bu da A.K. Partisi hükümetinin işine gelmeyen hiç bir şeye devlet desteği vermeme politikasına uygun. Hükümetin temel bilimlere uzun zamandır üvey evlat muamelesi yaptığı da malum, o yüzden bu kitap dizisini de lüzumsuz gördüğünü tahmin edebiliriz.

Yazık. TÜBİTAK’ın bu işlevi çok önemliydi. Kitapların iki-üç bin basıldığı bir ülkede, özel yayıncıların cesaret edemeyeceği kitapların Türkçeye kazandırılmasını sağlıyordu.

Peki bu devletin görevi midir? Bence evet. Yapılması gereken ama kazançlı olmadığı için piyasanın halledemeyeceği işleri üstlenmek devletin işleri arasında. Türkiye gibi bir ülkede kitap basmak bu kategoride bir iş.

Ama şimdi devlete güvenmenin sakıncasını hep birlikte görüyoruz: Devleti yönetenler bir işin “yapılması gereken” sınıfında olmadığını düşünmeye başlayınca, o iş suya düşüyor.

Devlet yapmazsa yapmasın. Biz temel bilimleri okumaya, öğrenmeye, yaymaya devam edeceğiz. Alfa’nın, Metis’in, ve daha birçok özel yayınevinin birçok güzel kitabı var. Bir gün, seksen milyonluk bir ülkede birkaç bin bilim kitabının satılamayacağı kadar pespaye bir duruma düşersek ve yayınevleri artık bunları basmak istemezse, bloglarımızda yazacağız. Türkçe kaynak yoksa, İngilizce kitapları okuyabilecek kadar dil öğreneceğiz. Kimsenin bilgiye ulaşmamıza engel olmasına izin vermeyeceğiz.

Batılılaşmaya çabaladığımız iki yüz yıldan sonra artık bazı şeylerin kök saldığına inanmak istiyorum. Bu koca ülkede Vikipedi, Açık Bilim, Evrim Çalışkanları, Yalansavar gibi bilgi kaynaklarına düzenli katkılar yapabilecek, yeni bilgi siteleri oluşturup büyütebilecek üç beş bin kişi muhakkak vardır. Bu birkaç bin insanı, hiç olmazsa ayda bir kere, ilgisini çeken bilimsel bir konuda birşey yazıp internette yayınlamaya davet ediyorum. Belki topluca karanlığa gidiyoruzdur, ama sessiz sedasız gitmeyelim.

 

İnternet filtresine takılanlar

Bayram başından geçen haftaya kadar kabuğuma çekildim, elimdeki makaleler üzerinde çalıştım. Bu arada haberleri takip etmeye ara verdim ama yine de sinir bozucu haberler insanı bir şekilde buluyor. Yazıp paylaşayım dediğim çok şey oldu ama hızlı yazabilme yeteneğim olmadığı için bütün cümle kurma enerjimi makalelere adadım. Neyse ki o iş de bitti.

Geçen gün evde misafir ağırlıyoruz; yakınlarımdan biri kitaplığa baktı, beyin psikoloji filan derken pat diye, “Kaan ağbi bu beyin ööle tesadüfle oluşabilir mi? Benim aklım yatmıyor, evrime inanmıyoroom” deyiverdi.

Muhatabım iyi bir üniversiteden mezun, diplomasında mühendis yazan, iş güç sahibi, baksan akıllı zannedebileceğin biri. Ayaküstü bu kadar cahilce bir lafa hazırlıklı olmadığım için afalladım kaldım, “Yaa, evet, ömrünü canlıları incelemeye adamış binlerce bilim adamı evrimi bir tabiat kanunu olarak kabul etmiş; senin ise tabiata dair eğitimin sıfır, ama madem senin aklın yatmıyor, sen haklısındır” bile diyemedim. Yakınım olduğu için cahilliğini yüzüne vurup defedemiyorum da. Geçiştirdim.

Yeni internet sansürümüzle bu modelden daha çok görecek gibiyiz. A. Murat Eren, guvenlinet.org’daki arama sonuçlarının ekran görüntüsünü twitter’de paylaştı:

Koruma paketi ya; devlet çocukları doğanın gerçeği olan evrimin bilimsel açıklamalarından koruyor. Buna karşılık bilimsel gerçekleri dindarlık adına inkâr eden gerici bir site çocuklar için uygun görülmüş belli ki. “İnternete Özgürlük” mitingini 31 Mart ayaklanmasına benzeten Akif Beki’nin kulakları çınlasın.

Benzer şekilde, Aziz Nesin çocuklar için sakıncalı görülmüş ama Fethullah Gülen’in sakıncası yok.

İnternet sansür filtremizde aile paketinde kara liste var, yani engellenecek siteler elle yazılıyor. Çocuk paketinde ise beyaz liste var, yani kabul edilecek siteler tek tek ekleniyor. Yani burada evrimi veya Aziz Nesin’i engellemekten ziyade, birilerinin yemeyip içmeyip hemen Fethullah Gülen’i ve Adnan Oktar’ı çocuk paketine ekleme gayretkeşliği görülüyor. Yine de sonuç olarak birçok yararlı bilgi kaynağı çocuk paketinde kapalı.

Şu an itibariyle guvenlinet.org’da arama yaptığınızda yukarıdaki siteler her profilde açık görünüyor. Anlaşılan tepkileri takip etmişler. Ancak, yine bu yazıyı yazdığım saat itibariyle agnostik.org, agnostik.net, ateistforum.org gibi siteler de çocuk paketine dahil değil. Buna karşılık islam ve hıristiyanlıkla ilgili sitelere filtre yok. Ateizm ve agnostisizmde çocuklara zararlı hiç bir şey hayal edemiyorum; ama dinî hikayeler içinde çocuğumun duymasını istemeyeceğim çok şey var. Ama bizim değil, sansürün makasını elinde tutanların ne düşündüğü önemli tabii.

Yine de tepki üzerine bazı değişiklikler yapmış olmaları umut verici. Andrew Jackson 1837’de “Özgürlüğün bedeli sürekli tetikte olmaktır.” demiş. Belki tetikteki netdaşlarımız sayesinde baskı yavaş yavaş geriler.

Sansür konusunda, benimkinden daha güzel yazılmış bir blog yazısı diyor ki:

Empati kurmayı bilmeyen bir milletiz, evet. O yüzden “halkın çoğunluğu müslüman” bir ülkede kendinizi bir Hristiyan’ın yerine koyun demeyeceğim. Diyeceğim ki, siz gene Müslüman kalın ama yönetim değişsin, başımıza ateist bir yönetim gelsin ve size desin ki, “aile ve çocukların dini içeriklere erişmesi sakıncalıdır. Bu nedenle ben filtre koyacağım ve neye erişeceğinizi belirleyeceğim.

Filtre iyi diyecek misin hala, sansür değil, diyebilecek misin? Cevabın hayır ise, şu durumda da dememen gerekiyor.”

Taa 1759’da Benjamin Franklin uyarmış: “Temel özgürlüğünü küçük ve geçici bir emniyet uğruna feda edebilenler ne özgürlüğü hak ederler ne de emniyeti.

Ve, her lafa “çocuklarımız için” diye başlayanları dinlerken Thomas Paine’i hatırlamak lâzım: “En büyük istibdatlar her zaman en asil amaçlarla irtikap edilmiştir.

(Meraklısına not: İstibdat – baskı rejimi, ing. tyranny. İrtikap – bir kötülük yapma, ing. perpetrate.)

Takiyyeci bilimci

Eski hikâyeymiş; “Doing Good Science” blogu sayesinde yeni öğrendim: Marcus Ross isimli bir araştırmacı, bir tür deniz dinozoru üzerine bilimsel kurallara uygun, esaslı bir çalışma yapıyor ve 2007’de University of Rhode Island’dan yer bilimleri doktorası alıyor. Mezuniyetinin ardından da Liberty University isimli bir Hıristiyan eğitim kurumunda Yaratılış Çalışmaları Enstitüsü’nde yardımcı doçent olarak göreve başlıyor.

İşin komik tarafı şu: Ross İncil’e harfiyen inanan bir yaratılışçı olarak Dünya’nın 10,000 yıl yaşında olduğuna inanıyor. Gel gör ki doktora çalışması 65 milyon yıl önce yaşayan dinozorları inceleyen, bilimde genel kabul görmüş gerçeklerin dışına çıkmayan bir çalışma. Nasıl oluyor bu?

Ross bir çelişki görmüyor. “İkisi farklı paradigmalar” diyor. “Dünya tarihinin belli bir paradigması çerçevesinde çalışıyordum. İnsanlarla çalışmak için bu bilim felsefesini benimsedim.

Nasıl yani? Yaptığı iş matematik değil ki bir o aksiyomla bir öbürüyle düşünsün. Vakıaların paradigması olmaz; iki yüz senedir toplanan deliller belli, fizik yasaları ile tespit edilen tarihler belli. Alışıldık yaratılışçı kıvırtması aslında; imanı bilimsellik kisvesine sokup “farklı yorum” diye yutturmaya çalışmak.

Hakkını vermek gerek, Ross doktora programına başvurduğunda yaratılışçı olduğunu saklamamış. Programa girmiş, gereğini yapmış, bilimsel düşünme tarzını hatasızca uygulamış. Belki bilimsel düşünmeyi içine sindirmemiş, taklitten ibaret kalmış, ama sonuçta bilimsel olarak kabul edilebilir bir tez çıkarmış. Ne yapılabilir ki? Yaratılışçı olduğu için doktorasını vermemenin bırakın kanuniliğini, vicdani olarak savunulabilir bir tarafı yok.

Öte yandan, yer bilimlerinde makbul bir doktora yapmış birisinin yaratılışçılığı savunması aldatmacayı daha etkili kılacaktır. İki ucu kanlı değnek.

Bilimsel davranış

Bilimsel yöntemi uygulayıp sağlam araştırmalar yapan insanların bilimsel çalışmaları dışında dindar, yaratılışçı vs. olmaları beni hep şaşırtır. Normal bilim sürecindeki şüpheciliklerinin nasıl olup da inançlarına değmediğini anlamakta zorlanırım. Öte yandan ben de birçok değişik alanda, benim için fazla önemli olmayan şeyleri fazla sorgulamadan öylesine kabul ediyorum. Bilimciler de sonuçta zaafları olan insan beynini kullanıyorlar. İstesek bile birer Vulkanlı olmak için ne zamanımız ne de altyapımız müsait.

Bertrand Russell bu gerçeği kendine özgü soğukkanlılığıyla şöyle ifade etmişti:

Aslında bu kadar yalın olan bilimsel metod büyük zorluklarla elde edilmiştir, hem de pek az kimse tarafından kullanılmaktadır. Onlar da bu metodu uğraştıkları meselelerin pek azına uygularlar. Eğer tanıdıklarınız içinde en küçük nicelik farklarına dikkat etmeğe alışık ve onlardan istidlâllerde bulunmakta tam mânasiyle üstad bir bilim adamı varsa onu küçük bir denemeden geçirebilirsiniz: Eğer o bilim adamını parti politikaları, teoloji, gelir vergisi, ev simsarları, işçi sınıfının taşkınlıkları ve buna benzer başka konulara çekecek olursanız kendisini coşturacağınızdan emin olabilirsiniz: Lâboratuvar deneylerinin sağlam temelli neticeleri hakkında hiç bir zaman kullanmayı âdet edinmediği ipe-sapa gelmez fikirleri, dogmatik bir eda ile sayıp döktüğünü işiteceksiniz.

Bu açıklama ve betim gösteriyor ki, bilimsel davranış, insanda pek o kadar doğal değildir. Çünkü görüşlerimizin çoğu gerçekleşmesini istemiş olmakla gerçekleşmiş olduğunu sandığımız düşüncelerdir. En akıllımızın düşüncesi istek üzerine kurulmuş ateşli kanılarla dalgalanan bir okyanusa benzetilebilir. Bilim mihengine vurulmuş inançlarla yüklü küçücük birkaç gemi bu fırtınalı denizde tehlikeli bir sefer yapmaktadır. Bunun için uzun uzadıya kasvet çekmeğe gelmez: Yaşayacağız, hayatın icabı böyle. Hareketlerimizi düzenliyen inançların hepsini rasyonel bir denemeye vurmak için vaktimiz yok. Olur olmaz şeylere kulak asarsak, hayatta kalamayız. Onun için bilimsel metod, mahiyeti itibariyle, görüşlerimizin en ciddisinden ve meslekle en çok ilgili olanından başkasına uygulanmamalıdır.

(Bilimden Beklediğimiz, çev. Avni Yakalıoğlu, Varlık, 1962.)

Bununla beraber, meslekle ilgili çalışmasında bile bilimsel metodu işine geldiği gibi bir kullanıp bir bırakan bir bilimciye Russell ne derdi acaba?

Uzmana güvenmek?

Her şeyde işin uzmanını dinlemeyi tercih ederiz. Ama ya “uzman” dediğimiz kişi titrini Ross gibi, işin özünü anlamayı reddedip sadece görüntüsünü taklit ederek edinmişse? Hele Türkiye gibi bilim eğitiminin çok zayıf olduğu bir ülkede alanının temel disiplininden habersiz, İngilizce öğrenmeden, hatta yaşadığı taşra ilinin dışına çıkmadan doktora alan “uzman”lara çok rastlanıyor.

Peki ne yapacağız? Şimdiye kadar “uzman”ı otorite kabul ederdik. Dünya çapındaki doktora enflasyonu yüzünden bu kabulümüzden vazgeçmemiz gerekecek. Uzmanın söylediklerini akıl süzgecimizden geçirip, eğer söyledikleri genel kabule ve sağduyuya aykırıysa delil göstermesini istemek gerekiyor. Aslında bunu her zaman yapmak lâzım, ama uzmanlık denen şeye erişmenin nispeten zor olduğu zamanlarda biraz kolaya kaçarak uzmana güvenmek mümkündü. Artık değil.

Uzmanı tanımlayan şey diplomasının nereden olduğu değildir; hatta diplomasının olup olmaması bile değildir; konusuna ne kadar hâkim olduğudur. Konuya hâkimiyetin ölçülerinden biri de gerekli delilleri sunabilmektir. Eğer birisi çıkıp “ben biyoloji uzmanıyım, evrim yalan“, “ben jeoloji doktorası yaptım, bana inanabilirsiniz, dünya öküzün boynuzunda“, veya “ben doktorum, zakkum suyu kanseri iyileştiriyor” gibi laflar ediyorsa sorun: “Nereden biliyorsun?” Bu soru, uzmanmış gibi yapanla gerçek uzmanı ayırt etmenin en iyi yollarından biridir.

Bu tabii zor bir yoldur, ortaya atılan sahte argümanların/delillerin ayıklanmasını gerektirir. Eninde sonunda o alandaki başka uzmanların kanaatine güvenmek zorunda kalırız. Bu yüzden her gerçek uzman alanındaki yanıltmalara ve çarpıtmalara karşı sesini yükseltmeli, sorgulayan ama bilgisi yeterli olmayan insanlara tutunacak bir dal sağlamalıdır.

Karmaşık sistemler

Çokluk farklıdır. Tek başına basit olan yapı taşları bir araya geldiklerinde önceden kestirilemeyen özellikler geliştirebilirler. Fizikte, biyolojide, sosyolojide bunun birçok örneği var.
Bu yazının geri kalanını okuyun

Mutlu Yıllar “Türlerin Kökeni”!

“Çığır açıcı” sözü sık sık olur olmaz yere kullanılır, ama bazen yerini bulduğu da olur. Charles Darwin’in çığır açan büyük eseri “Türlerin Kökeni”, tam 150 yıl önce bugün (24 Kasım) yayınlandı ve dünya görüşümüzde geniş felsefi değişimlere yol açtı. Darwin’in sabırlı dehası, birbiriyle etkileşen birçok bileşenden oluşan karmaşık sistemleri anlama çabasında büyük bir sıçrama sağladı. Bu alanda çalışmalar son on yılda hız kazandı. Şimdi evrimsel düşünceyi mühendislik tasarımlarında kullanmaya başladık ve fiziki bilimlerdeki uygulamalarını keşfediyoruz.

Oğlumun doğum gününün “Türlerin Kökeni”nin yayın gününe denk gelmesi de benim açımdan hoş bir sürpriz oldu.

İnsan eserleriyle yaşar. Çok yaşa Charles Darwin!

Washington Post: Türkiye’de yaratılışçılık

Araştırmaya, öğrenmeye ve bilmeye kıymet verilmeyen yurdumuzun hali tekrar haber oldu. Evrimsel biyolojinin 150 yıldır kabul gören temel gerçeklerini cahil inadı ile reddedişimizle bu sefer de Washington Post’a malzeme olduk. Bu yazının geri kalanını okuyun

Bilim Teknik’de eski hamam eski tas

Ah ah! Evrim sansüründen sonra kızılca kıyamet kopmuş, TÜBİTAK geri adım atarak Bilim Teknik’in editörünün işine devam edeceğini duyurmuştu. Bütün bu gürültüden sonra bu ayki Bilim Teknik’in kapağında Darwin’i görmeyi bekliyordum. Heyecanla gazeteciye koştum. Heyhat! Kapağı bırakın, içinde bile Darwin ve evrim üzerine bir yazı yok. Anlaşılan “büyüklerimiz” olayı örtbas etmiş, gerekli kişilere yeterli azarı çekmiş ve olayı kapatmış. Bundan sonra TÜBİTAK’dan evrime dair bir yayın beklemek saflık olur.

Paramı Bilim Teknik’e harcayıp ziyan etmedim. Neyse ki şimdi NTV Bilim var. İnadına güzel yazılar çıkarıyorlar. Nisan sayısında “150. yılında Evrim Kuramı” başlıklı bir dosya hazırlamışlar. Başvuru kaynağı olarak muhafaza etmeye değer bir sayı olmuş.

Bilim-Teknik Yayın Yönetmeni: Sansür gerçek

TÜBİTAK’ın Darwin sansürü hakkında yeni haberler hızla birbirini takip ediyor. TÜBİTAK’ın resmi açıklamasının ardından sular durulur gibiydi. Ömer Cebeci Genel Yayın Yönetmeni’nin arkadan işler çevirdiğini ve önceden kararlaştırılmış kapağı ve yazıları alelacele değiştirdiğini iddia etti. Daha sonra diğer TÜBİTAK bilim kurulu üyeleri bir yanlış anlamanın söz konusu olduğunu, sansür falan olmadığını, olanlara çok üzüldüklerini söylediler (herkesin yüreği pek yufka — hemen üzülürler). Bu yazının geri kalanını okuyun