Isaac Asimov: Yanlışın izafiliği

Müteveffa bilim yazarı Isaac Asimov’un “The Relativity of Wrong” başlıklı makalesini çok severim. İlk kez 1986’da yayınlanan bu makalede Asimov, bilimsel gelişmenin eski bilgileri geçersiz kıldığının zannedilmesini eleştiriyor, bilimin gerçekten bir ilerleme olduğunu ve yeni bilgilerin eskilerini “çürütmesi”nin değil “tamamlaması”nın sözkonusu olduğunu anlatıyor. Türkçede çevirisinin yayınladığını zannetmiyorum, o yüzden bu güzel yazıyı kendi elimden geldiğince Türkçeye kazandırmak istedim.

Yazının orijinali burada. Hatalarımı bildirmenizden memnuniyet duyarım.


Geçen gün bir okuyucudan bir mektup aldım. Kötü bir el yazısıyla yazılmıştı ve okuması çok zordu. Yine de, önemli bir şey çıkabileceğini düşünerek yazıyı sökmek için gayret gösterdim.

Birinci cümlede İngiliz Edebiyatı konusunda eğitim gördüğünü söylüyordu, ama bana bilim hakkında birşeyler öğretme ihtiyacı hissetmişti. (İç geçirdim, çünkü bana bilim öğretebilecek durumda olan çok az İngiliz Edebiyatçısı vardır. Yine de engin cehaletimin farkındayım ve sosyal ölçekte ne kadar aşağı olursa olsun, herkesten olabildiğince öğrenmeye hazırım, böylece okumaya devam ettim.)


Görünüşe göre, şuraya buraya yazdığım sayısız makalelerden birinde, evreni aşağı yukarı kavradığımız bir yüzyılda yaşamaktan dolayı belli bir memnuniyet ifade etmişim.

Bu konuda fazla ayrıntıya girmedim, ama kastettiğim şuydu: Evrenin işleyişini yöneten temel kuralları, büyük bileşenler arasındaki kütle çekimi ilişkileri ile beraber, 1905 ile 1916 arasında geliştirilen izafiyet teorisinin gösterdiği şekilde şimdi biliyoruz. Ayrıca atomdan küçük parçacıkları ve ilişkilerini yöneten kuralları da biliyoruz çünkü bunlar 1900 ve 1930 arasında oluşturulan kuantum teorisi tarafından düzgünce tarif edildi. Dahası, 1920 ve 1930 arasındaki keşifler sayesinde galaksilerin ve galaksi kümelerinin fiziki evrenin temel birimleri olduğunu da bulduk.

Görüyorsunuz, bunların hepsi yirminci yüzyıl keşifleri.

Genç İngiliz Edebiyatı uzmanı benden alıntı yaptıktan sonra, her yüzyılda insanların evreni sonunda anladıkları ve her yüzyılda yanlış düşündüklerinin ispatlandığı gerçeği hakkında bana ciddiyetle ders vermeye başladı. Çıkan sonuç, modern “bilgi”miz konusunda söyleyebileceğimiz tek şeyin, onun aslında yanlış olduğudur.

Genç adam ardından, onaylayan bir şekilde, Delphi kâhini onu Yunanistan’ın en bilge adamı ilân ettiğinde Sokrates’in verdiği cevabı aktardı. “Eğer en bilge adamsam,” demiş Sokrates, “hiç birşey bilmediğimi bilen tek kişi olduğumdandır.” Burada, çok şey bildiğimi zannettiğim için çok akılsız olduğum imâ ediliyordu.

Heyhat, bunların hiç birini ilk defa görmüyordum. (İlk defa gördüğüm çok az şey vardır; keşke bana yazanlar bunu anlasa.) Bu tezi bana çeyrek yüzyıl önce, beni huylandırmakta uzman olan John Campbell sunmuştu. Ayrıca bana bütün teorilerin zamanla yanlış çıkarıldığını da söylemişti.

Ona şu cevabı vermiştim: “John, insanların dünyanın düz olduğunu düşünmeleri yanlıştı. İnsanların dünyanın küre olduğunu düşünmeleri yanlıştı. Ama eğer sen dünyanın küre olduğunu düşünmenin düz olduğunu düşünmek kadar yanlış olduğunu savunuyorsan, senin görüşün bu iki yanlışın toplamından daha yanlış.”

Asıl mesele insanların “doğru” ve “yanlış”ın mutlak olduğunu, mükemmelen ve tamamen doğru olmayan her şeyin topyekün ve eşit şekilde yanlış olduğunu düşünmeleri.

Ancak, bunun doğru olduğunu düşünmüyorum. Bana göre doğru ve yanlış bulanık kavramlardır ve bu yazıda neden böyle düşündüğümü açıklayacağım.

Önce Sokrates’ten kurtulalım çünkü hiç bir şey bilmediğini bilmeye bilgelik işareti muamelesi yapılmasından bıktım usandım.

Hiç kimse hiç bir şey bilmez değildir. Günler içinde bebekler annelerinin yüzünü öğrenir.

Sokrates tabii buna itiraz etmezdi ve kastettiği şeyin basit bilgiler olmadığını açıklardı. Kastettiği, insanların tartışageldiği büyük soyutlamalarda, önyargılı ve ham kavramlar olmadan işe başlamak gerektiğidir ve sadece o bunu bilmektedir. (Ne kadar kibirli bir ifade!)

“Adalet nedir?” veya “Erdem nedir?” gibi konuları tartışırken hiç bir şey bilmiyor da diğerlerinin ona öğretmesi gerekiyor tavrı takınırdı. (Buna “Sokratik alaycılık” denir, çünkü Sokrates musallat olduğu zavallılardan çok daha fazla bilgi sahibi olduğunun pekâla farkındaydı.) Sokrates cahilmiş gibi yaparak diğerlerine soyut konulardaki fikirlerini açıklamaları için yem atardı ve sonra, cahilce görünen bir dizi soru ile karşısındakileri öyle bir çelişki yumağına sokardı ki, sonunda pes ederler ve neden bahsettiklerini bilmediklerini kabul ederlerdi.

Atinalılar mucizevi hoşgörüleri ile bunun onlarca yıl devam etmesine göz yumdular ve Sokrates ancak yetmiş yaşına geldiğinde pes edip onu zehir içmeye zorladılar.

“Doğru” ve “yanlış”ın mutlak olduğu kavramını nereden ediniyoruz? Bana göre bu okuldaki ilk yıllarda, çok az şey bilen çocukların onlardan azıcık daha fazla şey bilen öğretmenlerden ders almaya başlamalarıyla ortaya çıkıyor.

Küçük çocuklar meselâ yazmayı ve hesap yapmayı öğrenirler, ve tam burada mutlaklara rastgeliriz

Şekeri nasıl yazarsınız? Cevap: ş-e-k-e-r. Bu doğrudur. Başka her şey yanlıştır.

2+2 kaçtır? Cevap 4. Bu doğrudur. Başka her şey yanlıştır.

Kesin cevaplar ve mutlak doğrular/yanlışlar düşünme ihtiyacını asgariye indirir, bu da hem öğrencileri hem de öğretmenleri memnun eder. Bu sebepten öğrenciler ve öğretmenler kısa cevaplı soruları açıklamalı sorulara, çoktan seçmelileri açık uçlu kısa cevaplara, ve doğru-yanlış sınavlarını çoktan seçmelilere tercih ederler.

Ama benim düşünce tarzımda kısa cevaplı sınavlar öğrencinin bir konuyu anlayışını ölçme açısından faydasızdır. Bunlar sadece ezberleme yeteneğinin verimliliğini ölçer.

Doğru ve yanlışın izafi olduğunu kabul ettiğiniz anda ne demek istediğimi anlayacaksınız.

“Şeker”i nasıl yazarsınız? Diyelim Ali p-q-z-z-f diye yazdı ve Ayşe s-e-k-k-e-r diye yazdı. İkisi de yanlış, ama Ali’nin Ayşe’den daha yanlış olduğundan şüphemiz var mı?

Veya diyelim “şeker”i s-u-k-r-o-z diye, veya C12H22O11 olarak yazdınız. İkisinde de yanıldınız, ama konu hakkında imlânın ötesinde bilgi sahibi olduğunuzu gösteriyorsunuz.

Diyelim sınav sorusu şöyle: “Şeker”i kaç değişik şekilde yazabilirsiniz? Her birini açıklayın.

Tabii öğrencinin epeyce kafa patlatması ve sonunda neler bildiğini (veya bilmediğini) göstermesi gerekecektir. Öğretmenin de öğrencinin bilgi seviyesini değerlendirirken kafa patlatması gerekecektir. İkisi de tahminimce öfkelenecektir.

2+2’nin kaç olduğuna dönelim. Diyelim Yusuf 2+2 = mor diyor, ama Murat 2+2 = 17 diyor. İkisi de hatalı ama Yusuf’un Murat’tan daha hatalı olduğunu teslim etmek gerekmez mi?

Diyelim ki 2+2 = bir tamsayı dediniz. Haklı olursunuz, değil mi? Veya diyelim 2+2 = çift tamsayı dediniz. Biraz daha haklı olursunuz. Veya dediniz ki 2+2 = 3.999. Neredeyse haklı olmaz mısınız?

Bir öğretmenin cevap olarak 4 istemesi ve farklı yanlışlar arasında fark gözetmemesi, öğrenmeye gereksiz bir sınır çizmez mi?

Diyelim soru 9+5’in kaç olduğu, ve siz 2 cevabı verdiniz. Size doğru cevabın 9+5=14 olduğu söylendikten sonra, azarlanmaz ve alay konusu olmaz mısınız?

Geceyarısından sonra 9 saat geçtiği ve saatin sabah 9 olduğu söylense ve 5 saat daha geçtikten sonra saatin kaç olacağı sorulsa ve siz 9+5 = 14 olduğu için “saat 14 olacak” deseniz yine azarlanıp cevabın “saat 2” olacağı söylenmez mi? Demek ki bu durumda 9+5 = 2 olabiliyormuş.

Veya diyelim ki Meral 2+2 = 11 diyor ve öğretmen annesini görüşmeye çağırmadan ekliyor: “3 tabanına göre tabii.” Haklı olurdu.

Başka bir örnek. Öğretmen “Birleşik Devletler’in kırkıncı başkanı kimdir?” diye soruyor ve Barbara “Yoktur” cevabını veriyor.

“Yanlış!” diyor öğretmen, “Birleşik Devletler’in kırkıncı başkanı Ronald Reagan’dır.”

“Öyle değil,” diyor Barbara, “Elimde, George Washington’dan Ronald Reagan’a kadar, Birleşik Devletler’in Başkanı olmuş herkesin listesi var, ve sadece otuzdokuz kişi, yani kırkıncı başkan diye birşey yok.”

“Aa,” diyor öğretmen, “ama Grover Cleveland ardışık olmayan iki dönem başkanlık yapı, biri 1885’ten 1889’a, ikincisi 1893’ten 1897’ye. O hem yirmiikinci hem yirmidördüncü Başkan sayılıyor. İşte bu yüzden Ronald Reagan ABD Başkanlığı yapan otuzdokuzuncu kişi ve aynı zamanda kırkıncı ABD Başkanı.”

Bu gülünç değil mi? Neden bir insan ardışık olmayan dönemlerde başkanlık yapınca iki kere sayılıyor da, ardışık dönemlerinde yapınca tek sayılıyor? Âdet olduğu için! Ama Barbara yanlış yapmış sayılıyor — kırkıncı ABD başkanının Fidel Castro olduğunu iddia etmiş kadar yanlış.

Böylelikle, İngiliz Edebiyatı uzmanı arkadaşım bilimcilerin her yüzyılda evreni anladıklarını düşündüklerini ve her seferinde yanlış yaptıklarını söylediğinde, ben ne kadar yanlış yaptıklarını bilmek istiyorum. Her zaman aynı derecede mi hatalıydılar? Bir örnek alalım.

Uygarlığın eski dönemlerinde genellikle dünyanın düz olduğu düşünülürdü.

İnsanlar aptal olduğundan veya saçma şeylere inanmaya meraklı olduklarından değil. Sağlam delillere dayanarak düz olduğunu düşünüyorlardı. Sadece “öyle görünüyor” olduğundan değildi, çünkü dünya düz görünmez. Tepeler, vadiler, yarlar, uçurumlar ile karmakarışık bir görüntüsü vardır.

Tabii ovalarda, sınırlı bir bölge içinde, dünya epeyce düz görünür. Bu ovalardan birisi olan Dicle-Fırat bölgesinde tarihteki (yazıya sahip olan) ilk uygarlıklardan biri olan Sümer gelişti.

Belki akıllı Sümerlileri dünyayı genel olarak düz kabul etmeye yönelten ovanın görüntüsü olmuştur; bir şekilde yükseltileri kesip çukurları doldursak düzlük kalır geriye. Göl gibi büyük su birikintilerinin sakin günlerde dümdüz görünmesi de bu kavramı desteklemiş olabilir.

Bu meseleye bakmanın başka bir yolu dünya yüzeyinin “eğriliği”ni sormaktır. Uzun mesafelerde yüzey mükemmel düzlükten (ortalama olarak) ne kadar sapıyor? Düz dünya teorisi, yüzeyin düzlükten hiç sapmadığını düşündürür, eğrilik mil başına sıfır olur.

Bugün tabii düz dünya teorisinin yanlış olduğunu öğreniyoruz; tamamen yanlış, korkunç yanlış, mutlak yanlış. Ama öyle değil. Dünyanın eğriliği neredeyse milde 0 değerindedir, böylece düz dünya teorisi yanlış da olsa neredeyse doğrudur. Bu yüzden teori bu kadar zaman yaşadı.

Elbette düz dünya teorisini yetersiz bulmak için sebepler vardı ve M.Ö. 350 civarında Yunanlı filozof Aristo bu sebepleri özetledi. Birincisi bazı yıldızlar, kuzeye doğru yol aldıkça güney yarımkürede görünmez oluyorlardı, ve başka yıldızlar güneye doğru yol aldıkça kuzey yarımkürede. İkincisi, ay tutulması sırasında dünyanın aya düşen gölgesi her zaman bir çember yayı biçimindeydi. Üçüncüsü, dünya üzerinde gemiler hangi yöne giderlerse gisinler, önce güverteleri ufukta kayboluyordu.

Dünyanın yüzeyi düz olsaydı bu üç gözlemin hepsi birden mantıklı bir şekilde açıklanamaz, ama dünyayı küre kabul etmekle açıklanabilir.

Dahası, Aristo bütün katı maddelerin ortak bir merkeze doğru hareket etme eğiliminde olduğuna inanıyordu ve katı madde bunun sonucunda bir küre biçimi almalıydı. Belli bir miktar maddenin biçimi küre olduğunda, diğer biçimlere göre ortak merkeze daha fazla yakınlık sağlar.

Aristo’dan yüz yıl kadar sonra Yunanlı filozof Eratostenes Güneş’in değişik enlemlerde değişik uzunlukta gölgeler yarattığını farketti (Dünya’nın yüzeyi düz olsaydı bütün gölgeler aynı uzunlukta olurdu). Gölge boylarının farklarını kullanarak Dünya’nın çevresinin 25,000 mil olduğunu hesapladı.

Böyle bir kürenin eğriliği mil başına 0.000126 değerindedir, gördüğünüz gibi milde 0 değerine çok yakın, ve ilk çağda yaşayanların ellerindeki tekniklerle kolay kolay ölçülemez. 0 ve 0.000126 değerleri arasındaki küçük fark düz Dünya fikrinden küre Dünya fikrine geçmenin neden bu kadar uzun sürdüğünü açıklar.

Ancak 0 ile 0.000126 arasındaki gibi çok küçük bir fark bile son derece önemli olabilir. Bu fark birikir. Eğer bu fark göz önüne alınmazsa ve Dünya düz değil de küre olarak ele alınmazsa büyük alanların isabetli şekilde haritalanması mümkün olmaz, uzun okyanus yolculuklarında sağlıklı yer tespiti yapılamaz.

Dahası, düz Dünya varsayımı Dünya’nın sonsuz olduğunu, veya bir yerde bittiğini varsaymalıdır. Küre varsayımında ise Dünya hem sınırsız hem de sonlu olabilir, ve sonraki bulgular da ikinci varsayıma uygundur.

Yani düz Dünya teorisi sadece azıcık yanlıştır ve şartlar düşünüldüğünde yaratıcılarını takdir etmemiz gerekir. Buna rağmen, terkedilip yerine küresel Dünya teorisinin konmasını gerektirecek kadar da yanlıştır.

Peki Dünya bir küre midir?

Hayır, kesin matematiksel açıdan bir küre değildir. Bir kürenin belli matematiksel özellikleri vardır — sözgelişi bütün çaplar (yani yüzeyindeki bir noktadan, merkezinden, ve yüzeyindeki başka bir noktadan geçen bütün çizgiler) aynı uzunluktadır.

Ancak bu Dünya’da geçerli değildir. Dünya’nın farklı çapları farklı uzunluğa sahiptir.

İnsanlara Dünya’nın tam bir küre olmadığını düşündüren neydi? Güneş ve Ay’ın çeperleri, teleskopun ilk çıktığı zamanlardaki ölçüm tekniklerinin sınırları dahilinde, mükemmel çemberlerdir. Bu gözlem Güneş ve Ay’ın mükemmel küre biçimli olduğu varsayımıyla uyumludur.

Ancak, ilk teleskop gözlemcileri Jüpiter ve Satürn’ü gözlediklerinde bu gezegenlerin çeperlerinin çember değil, açıkça elips biçimli olduğunu gördüler. Bu, Jüpiter ve Satürn’ün küre biçimli olmadığı anlamına gelir.

Onyedinci yüzyılın sonuna doğru Isaac Newton (Aristo’nun savunduğu gibi), büyük kütleli bir cismin kütleçekim kuvveti etkisiyle küre biçimi alacağını gösterdi, ama dönmemesi şartıyla. Eğer dönüyorsa, maddeyi yerçekimine karşı havalandıran bir merkezkaç kuvveti ortaya çıkar ve bu etki ekvatora yaklaştıkça büyür. Küresel cisim ne kadar hızlı dönüyorsa bu etki o kadar artar, ve Jüpiter ile Satürn sahiden de çok hızlı dönerler.

Dünya, Jüpiter veya Satürn’den çok daha yavaş döndüğü için bu etki daha küçüktür, ama yine de mevcut olmalıdır. Onsekizinci yüzyılda Dünya’nın eğriliğinin ölçümleri yapıldığında Newton’un hesabı doğru çıktı.

Başka bir deyişle Dünya’nın ekvatoru şişkindir ve kutuplarda düzleşmiştir. Küreden ziyade, “basık küremsi” biçimdedir. Yani, Dünya’nın farklı çapları farklı uzunluktadır. En uzun çaplar, ekvatordaki bir noktadan ekvatordaki karşı noktaya uzananlardır. Bu “ekvator çapı” 12,755 kilometre (7,927 mil) uzunluktadır. En kısa çap ise Kuzey Kutbu’ndan Güney Kutbu’na uzanandır ve bu “kutup çapı” 12,711 kilometre (7,900 mil) tutar.

En uzun ve ve en kısa çaplar arasındaki fark 44 kilometredir (27 mil), buna göre Dünya’nın “basıklığı” (gerçek küreden sapması) 44/12,755, veya 0.0034 değerindedir. Yüzde 1’in 1/3’ü.

Başka türlü ifade edersek, düz yüzeyde eğrilik her yerde milde 0 değerindedir. Dünya’nın küre yüzeyinde eğrilik her yerde milde 0.000126 (veya milde 8 inç) olur. Dünya’nın basık küremsi yüzeyinde ise eğrilik milde 7.973 inç ile milde 8.027 inç arasında değişir.

Küreselden basık küremsiye geçerken gereken düzeltme, düzden küresele geçerken gerekenden çok daha küçük. Bu yüzden, Dünya’nın küre olduğu fikri her ne kadar yanlışsa da, Dünya’nın düz olduğu fikri kadar yanlış değil.

Kesin konuşmak gerekirse, basık küremsi Dünya fikri bile yanlıştır. 1958’de Vanguard I uydusu Dünya çevresinde yörüngeye oturduğunda Dünya’nın çeşitli noktalardaki çekimini –dolayısıyla da biçimini– daha önce görülmemiş bir hassasiyette ölçme yeteneğine sahipti. Ortaya çıktı ki ekvator şişkinliği ekvatorun güneyinde, kuzeyinde olduğundan biraz daha fazladır ve Güney Kutup deniz seviyesi Dünya’nın merkezine Kuzey Kutup deniz seviyesinden azıcık daha yakındır.

Bunu tarif etmenin tek yolu Dünya’nın armut biçimli olduğunu söylemek, ve böylece insanlar Dünya’nın küre gibi değil de uzayda sallanan bir Ankara armudu biçiminde olduğuna kanaat getirdiler. Aslında basık küresel mükemmellikten armutsu sapma kilometreler değil sadece metreler mertebesindedir ve eğrilikteki düzeltme mil başına bir inçin milyonda biri kadardır.

Kısacası, zihnindeki mutlak doğrular ve yanlışların dünyasında yaşayan İngiliz Edebiyatçısı arkadaşım bütün teoriler yanlış olduğu için Dünya’nın bugün küre, sonraki yüzyılda küp, sonrakinde içi boş bir yirmi yüzlü, bir sonrakinde simit biçimli olduğunun düşünüleceğini hayâl ediyor olabilir.

Gerçekte, bilimciler iyi bir fikir yakaladıklarında onu yavaş yavaş ilerletir ve ölçüm aletlerinin gelişmesi ile gitgide daha ince noktalarda düzeltirler. Teoriler yanlış değil, eksiktir.

Bunu Dünya’nın biçimi haricinde birçok değişik vakada da görebiliriz. Devrimci görünen teoriler bile genellikle küçük düzeltmelerden ortaya çıkar. Eğer küçük bir düzeltmeden fazlası gerekseydi eski teori o kadar yaşamazdı.

Kopernik Dünya merkezli bir gezegen sisteminden Güneş merkezlisine geçti. Bunu yaptığında bariz bir şeyden gülünç görünen bir şeye geçmiş oldu. Ancak asıl mesele gezegenlerin gökyüzündeki hareketini daha iyi hesaplamanın yolunu bulmaktı ve nihayetinde Dünya merkezli teori geride bırakıldı. Zamanının ölçüm standartları içinde gayet iyi sonuçlar veriyor olması, eski teorinin uzun zaman kullanılmasını sağlamıştı.

Benzer şekilde, Dünya’nın jeolojik yapılarının çok yavaş değişmesi ve üzerindeki canlıların çok yavaş evrilmesi sebebiyle hiç değişiklik olmadığını, Dünya’nın ve üzerindeki hayatın her zaman bugünkü şekliyle varolduğunu düşünmek akla yakın gelmişti. Bu böyle olsaydı Dünya’nın ve hayatın milyarlarca veya binlerce yıl yaşında olması arasında fark olmazdı. Binleri kavramak daha kolaydır.

Ama dikkatli gözlemler Dünya’nın ve hayatın çok küçük, ama sıfır olmayan bir oranda değiştiğini gösterdiğinde Dünya’nın ve hayatın çok eski olması gerektiği anlaşıldı. Modern jeoloji doğdu ve biyolojik evrim kavramı ortaya çıktı.

Eğer değişim oranı daha hızlı olsaydı jeoloji ve evrim bugünkü durumlarına çok eski dönemlerde erişirlerdi. Sabit bir evrendeki değişim hızı ile evrilen bir evrendeki değişim hızı arasındaki farkın, sıfırla sıfıra çok yakın arasındaki fark kadar olması sayesinde yaratılışçılar zırvalarını yaymaya devam edebiliyorlar.

Keza, yirminci yüzyılın iki büyük teorisi olan izafiyet ve kuantum mekaniğine ne demeli?

Newton’un hareket ve çekim yasaları doğruya çok yakındırlar ve ışığın hızı sonsuz olsaydı mutlak doğru olabilirlerdi. Ama ışığın hızı sonsuz değildir ve bu gerçek Newton denklemlerinin genişletilmişi ve düzeltilmişi olan Einstein’ın izafiyet denklemlerinde hesaba katılmalıdır.

Diyebilirsiniz ki sonsuz ile sonlu arasındaki fark sonsuzdur, o zaman Newton denklemleri neden hemen patlamadı? Başka türlü ifade edelim ve ışığın bir metre mesafeyi ne kadar zamanda geçeceğini soralım.

Eğer ışık sonsuz hızda yol alsaydı bir metreyi geçmesi 0 saniye alırdı. Işığın gerçek hızında ise 0.0000000033 saniye alır. Einstein 0 ile 0.0000000033 arasındaki farkı düzeltti.

Kavram olarak bu düzeltme Dünya eğriliğinin 0’dan milde 8 inç değerine düzeltilmesi kadar önemlidir. Bu düzeltme olmadan atomdan küçük hızlı parçacıkların davranışı gerçeğe uymaz, parçacık hızlandırıcıları doğru çalışmaz, nükleer bombalar patlamaz, hattâ yıldızlar ışıldamaz. Bununla beraber bu minicik bir düzeltmedir ve Newton onu, kendi zamanındaki gözlemler bu düzeltmenin önemsiz olduğu hızlar ve mesafelerle sınırlı olduğu için hesaba katamazdı.

Keza, kuantum öncesi fizik evrenin “taneliliği”ni hesaba katmadığı için eksik kalmıştı. Her çeşit enerjinin sürekli olduğu ve istendiği kadar küçük miktarlara bölünebileceği düşünülüyordu.

Bu fikir doğru çıkmadı. Enerji, büyüklüğü Planck sabiti denen bir sayıya bağlı olan kuantumlar cinsinden oluşur. Eğer Planck sabiti 0 erg-saniye olsaydı enerji sürekli olurdu ve evrende tanelilik olmazdı. Ancak Planck sabiti 0.0000000000000000000000000066 erg-saniyedir. Bu sıfırdan çok küçük bir sapmadır, o kadar küçük ki gündelik hayattaki enerji meseleleri bunu boşverse de olur. Ancak, atomdan küçük parçacıklarda tanelilik nispeten daha büyüktür ve onlarla uğraşırken kuantum etkilerini göz önüne almamak mümkün değildir.

Teorilerdeki düzeltmeler zamanla gitgide daha küçüldüğüne göre çok eski teorilerin bile ilerleme sağlamaya yetecek kadar doğru olması gerekir; sonraki düzeltmeler tarafından ortadan kaldırılmayan ilerlemeler.

Sözgelişi Yunanlılar enlem ve boylam kavramlarını ortaya attılar ve küreselliği hesaba katmadan bile Akdeniz havzasının işe yarar haritalarını çıkarabildiler. Enlem ve boylamı bügün hâlâ kullanıyoruz.

Sümerliler gökyüzündeki gezegen hareketlerinin belli bir düzen içinde olduğu ve önceden tahmin edilebileceği prensibini kabul eden muhtemelen ilk toplumdu, ve bu tahminleri yapmak için yöntemler oluşturdular, Dünya’nın evrenin merkezinde olduğunu varsaymalarına rağmen. Sümerlilerin ölçümleri o zamandan beri büyük ölçüde düzeltildi ama prensip hâlâ geçerli.

Newton’un kütleçekim teorisi büyük mesafeler ve yüksek hızlarda eksik kalsa da, Güneş Sistemi’ne mükemmelen uyar. Halley kuyrukluyıldızı Newton’un kütleçekim teorisi ve hareket yasalarının tahmin ettiği dakiklikte ortaya çıkar. Roket bilimi Newton’a dayalıdır ve Voyager II Uranüs’e tahmin edilen zamanda bir saniye hata payıyla ulaştı. Bunların hiç biri izafiyetle yasaklanmadı.

Ondokuzuncu yüzyılda kuantum teorisi henüz hayâl bile edilmemişken termodinamik yasaları yerine oturmuştu; enerji korunduğunu söyleyen birinci yasa ve entropinin kaçınılmaz artışını ilân eden ikinci yasa. Momentum, açısal momentum ve elektrik yükü gibi başka korunum yasaları da kabul edilmişti. Keza Maxwell’in elektromanyetizma yasaları. Kuantum teorisi geldiğinde bunların hepsi sağlamca yerlerinde kaldılar.

Tabii ki şimdi sahip olduğumuz teoriler mektuplaştığım İngiliz Edebiyatçısının dar bakış açısıyla yanlış kabul edilebilirler. Ama daha hakiki ve derin bir mânâda, sadece tamamlanmamış sayılmaları gerekir.

Söz gelişi, kuantum teorisinden üreyen “kuantum acayipliği” diye bir şey, gerçekliğin ne olduğunu ciddi bir sorgulamaya açıyor ve fizikçilerin üzerine bir türlü anlaşamadığı felsefi açmazlar yaratıyor. İnsan beyninin idrakinin ötesine geçen bir noktaya ulaşmış olabiliriz, veya kuantum teorisi de tamamlanmamış olabilir ve uygun şekilde genişletildiğinde bütün “acayiplik” ortadan kalkacaktır.

Benzer şekilde, kuantum teorisi ve izafiyet birbirlerinden tamamen bağımsız görünmekte. Kuantum teorisi bilinen dört etkileşimden üçünün tek bir matematiksel sistemde birleştirilmesini mümkün kılarken, kütleçekimi — izafiyetin diyarı — şimdilik buna direniyor.

Kuantum teorisi ile izafiyet birleştirilebilirse gerçek “birleşik alan teorisi” mümkün olabilir.

Bu birleşme başarılsa bile yine aslında sadece küçük bir düzeltme yapılmış olacak ve bilgimizin sadece sınırlarını etkileyecek — büyük patlamanın tabiatı ve evrenin yaratılışı, kara deliklerin merkezindeki şartlar, süpernovaların ve galaksilerin evrimine dair birkaç ince nokta, ve saire.

Ancak, bugünkü bilinenlerin neredeyse tamamı düzeltilmeden kalacak. Evrenin aşağı yukarı anlaşıldığı bir yüzyılda yaşamaktan memnun olduğumu söylemekte sanırım haklıyım.

Reklamlar

Kaan Öztürk hakkında

Kaan Öztürk İstanbul’da doğdu. İstanbul Lisesi ve Boğaziçi Fizik mezunu. Rice Üniversitesi‘nde uzay fiziği alanında doktora yaptı. Işık ve Yeditepe üniversitelerinde ders verdi. 2015-2016 döneminde Rice'da ziyaretçi araştırmacı olarak çalıştı. Bugünlerde Sabancı Üniversitesi'nde optimizasyon ve yapay öğrenme konularında doktoraüstü araştırmacı olarak çalışıyor.

29 Ağustos 2011 tarihinde İlginç Şeyler içinde yayınlandı ve , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin. 5 Yorum.

  1. Ediz Dikmelik

    Çeviri için çok teşekkürler! Keyifle okudum. Elinize sağlık.

    Yazının “bilimsel ilerleme” hakkındaki sonucuna ufak bir yorumum olacak Kaan hocam.

    “Bugünkü bilinenlerin neredeyse tamamı düzeltilmeden kalacak.” Herhalde bunu bize söyleten bugünkü kuramlarımızın başarılı olması. O halde şöyle enteresan bir noktadayız:

    Batlamyus, M.S. 151: “Evrenin aşağı yukarı anlaşıldığı bir yüzyılda yaşamaktan memnun olduğumu söylemekte sanırım haklıyım.”
    El-Harezmi, M.S. 840: “Evrenin aşağı yukarı anlaşıldığı bir yüzyılda yaşamaktan memnun olduğumu söylemekte sanırım haklıyım.”
    Galileo Galilei, M.S. 1640: “Evrenin aşağı yukarı anlaşıldığı bir yüzyılda yaşamaktan memnun olduğumu söylemekte sanırım haklıyım.”
    Isaac Asimov, M.S. 1986: “Evrenin aşağı yukarı anlaşıldığı bir yüzyılda yaşamaktan memnun olduğumu söylemekte sanırım haklıyım.”
    Isador Kumi, M.S. 2612: “Evrenin aşağı yukarı anlaşıldığı bir yüzyılda yaşamaktan memnun olduğumu söylemekte sanırım haklıyım.”


    Özetle, evrenin *tam olarak* anlaşıldığı durumun neye benzeyeceğini kestiremediğimizden, “aşağı yukarı” dediğimiz miktar içeriğini kaybediyor. Bu da beni, şu anki bilgimizin “neredeyse tamamının” düzeltilmeden kalacağı iddiasına şüpheyle yaklaşmaya itiyor. Bugünden sonra yapılacak 1500 yıllık bilimsel çalışmanın kainat hakkındaki bilgimizi nasıl değiştireceğini kestirmek mümkün değilken, bugünkü bilgimizin neredeyse tamamının değişmeden kalacağını nasıl söyleyebiliriz?

    Selamlar,

    • Katkınız için teşekkür ederim. Yazının başındaki soruya geri döner gibi olduk. Belki çeviriyi iyi yapmadım. “We have got the essentials right” cümlesini aktarmaya çalışmıştım.

      Asimov ince bir çelişkiye düşmüş gibi görünüyor, sizin de gözünüzden kaçmamış. Eski gözlemcilerin kendi gözlem aralıklarında oluşturdukları teorilerin hepsini değişik derecelerde doğru kabul ediyorsak, neden belli bir aşamada bulunmaktan özellikle memnun olalım? Üstadın lehine düşünüp, “önceki yüzyıllardan ziyade bu yüzyılda olmaktan memnunum” demek istediğini farzedelim.

      Anladığım şekliyle, Asimov yeni teorilerin bilgimizi fazla değiştirmediğini söylerken şunu kastediyor: Görebildiğimiz verileri açıklayan bir teori kurarız. Daha sonra ölçüm aletlerimizi hassaslaştırdığımızda yeni veriler ediniriz. Bu yeni veriler eski teoriye uymuyorsa, “küçük” (önemsiz değil) bir düzeltme içeren yeni teori kurulur. Ama eski teori zaten deneysel yöntemle kurulmuş olduğu için, önceki veri aralığında yine geçerliliğini korur.

      İnşaat veya makine mühendislikleri, coğrafya, jeoloji, psikoloji, sosyoloji bilgilerimiz kuantum düzeltmeleri olmadan hâlâ kullanılır. Yani bildiklerimizin çoğu değişmeden kaldı. Şu anda geliştirilen teoriler yerleştiğinde de elektronik, malzeme, nanoteknoloji, kimya, moleküler biyoloji alanlarının temel prensipleri (“yasaları”) değişmeyecek.

  2. Çeviri için teşekkürler.

    Bir yazım hatası var, belirtmek istedim. Keza, kuantum öncesi fizik evrenin “taneliliği”ni heaba katmadığı için eksik kalmıştı. (heaba)

  3. Merhabalar,
    Herhangi bir düzeltme ya da bilimsel katkısı olacak bir yorum için yazmıyorum. Hayran olduğum bir makaledir. Mimarım, ve gerek mesleki gerek kişisel bakış açıma çok etkisi olmuştur. Sıkça, özellikle mesleki eleştiri sohbetlerimizde, insanlara bu makaleyi okumalarını öneririm. Fakat daha önce Türkçe çevirisini hiç okumamıştım. Yalnızca İngilizce metni var bende ve bir süredir artık çevirisini yapmam lazım diye düşünüyordum (amatör olarak mimari ve sanat felsefesine dair metnin çevirilerini yapıyorum). Bugün çevirisi olup olmadığını araştırırken sizin yazınızı gördüm ve muhteşem. Böyle bir eseri, bu şekilde başarılı bir çeviriyle insanlara kazandırdığınız için teşekkür etmek istedim.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: