Epiktetus, “Yaşama Rehberi”, 9-13

epictetus

9. Hastalıklar sadece vücudunun işlemesine engeldir, tercih yapma iradeni engelleyemezler, yeter ki senin iraden engellenmeyi tercih etmesin. Topallık bacağının kösteğidir, tercih yapma iradenin değil. Her şartta bunu kendine tekrarla. Göreceksin ki engeller seni değil, başka şeyleri kısıtlamaktadır.

10. Karşılaştığın her zorlukta, onunla baş etmek için hangi güçlere sahip olduğunu düşün. Çekici bir insanı görerek tahrik olduğunda, bu arzuya karşı kendini tutma gücün olduğunu keşfedersin. Acı çektiğinde tahammül gücünü keşfedersin. Hakarete uğradığında sabır gücünü keşfedersin. Zamanla bu alışkanlığın kuvvetlenir ve bu kuvvet dış etkilerin seni sürükleyip götürmesini engeller.

11. Asla “şunu kaybettim” deme, sadece “geri verdim” de. Çocuğun öldü mü? Hayır, geri verildi. Eşin öldü mü? Hayır, geri verildi. “Malıma mülküme el kondu.” O da geri verildi. “Ama onu alan kişi kötü biriydi.” Sana verilen şeyin geri alınması için kimin görevlendirildiğinden sana ne? Emanet sende olduğu sürece ona iyi bak, ama sana aitmiş gibi düşünme, bir handa konaklayan yolcu misali.

12. İlerleme kaydedebilmek için, “işlerime dikkat etmezsem yoksulluğa düşerim” veya “kölemi disiplinli olmaya zorlamazsam işe yaramazın teki olup çıkar” gibi düşünceleri terket. Yeis ve endişeden uzak olarak açlıktan ölmek, refah içinde huzursuz yaşamaktan iyidir. Sen mutsuz olacağına kölen işe yaramaz olsun, daha iyi.

Bunu sağlamak için değeri düşük şeylerle başlayarak – dökülen biraz yağ, çalınan bir miktar şarap – kendine şunu tekrarla: “Sükunet ve iç huzuru için ödenecek küçük bir bedel bu. Tamamen bedava hiç bir şey yok. Kölene seslendiğinde onun seni duymazdan gelmesi ihtimaline hazırlıklı ol, veya cevap verse bile, senin söylediğini yapmamasına. İç huzurunu ona emanet etme.

13. Dünya işleri konusunda bilgisiz veya saf olduğunu düşünebilirler. İlerleyebilmek uğruna, buna katlanman gerekiyor. Bir âlim olarak şöhret salmaya heveslenme. Başkaları senden etkilenebilir ve önemli biri olduğunu düşünebilir, bunlara kendini kaptırma. İradeni doğaya uygun hizada tutmaya çalışırken bir yandan da harici şeylerle ilgilenmen zordur. Birine fazlaca eğilirsen diğerini ihmal etmek zorunda kalırsın.

Epictetus, Enchiridion (Yaşama Rehberi), bölüm 9-13

çev. Kaan Öztürk

(Bölüm 5-8)

Epiktetus, “Yaşama Rehberi”, 5-8

epictetus

5. İnsanları olaylar değil, olaylar hakkındaki kanaatleri ürkütür. Sözgelişi, ölüm korkulacak bir şey değildir; olsaydı Sokrates de ölümden korkardı. Hayır, ölüm hakkında korkunç olan tek şey insanların onu korkunç bulmasıdır. Bu yüzden engellendiğimizde, ürkütüldüğümüzde veya üzüldüğümüzde, suçu asla başkasına değil, ama kendimize, kendi kanaatlerimize yükleyelim. Başkalarını kendi talihsizliklerimiz için suçlamak eğitimimizin eksikliğini, kendimizi suçlamak eğitimimizin başladığını, ne kendimizi ne de başkasını suçlamak ise eğitimimizin tamamlandığını gösterir.

6. Kendine ait olmayan hiç bir meziyetle gurur duyma. Bir atın gurura kapılıp “ben çok güzel bir atım” demesi kabul edilebilir. Ama sen gururla “çok güzel bir atım var” diyorsan bilmelisin ki, aslında sadece ata ait olan bir meziyetle gurur duymaktasın. Sana ait olan nedir? Sadece, nesnelerin görüntülerine karşı verdiğin tepki. Görüntülere karşı doğaya uygun bir tepki verdiğinde aklını kullandığın için gurur duyabilirsin, çünkü o zaman kendine ait olan bir meziyetle gurur duymaktasın.

7. Düşün ki bir deniz yolculuğundasın, gemi limana yanaştı ve sen su almak için karaya çıktın. Gezerken oyalanabilirsin, belki birkaç midye ve birkaç sebze alırsın. Ama kulağın her an gemide olmalı, kaptan geri çağırıyor mu diye sık sık dönüp bakmalısın. Çağrıldığın anda, elinde ne varsa hemen bırakıp gemiye dönmek zorundasın, yoksa bir koyun gibi elin ayağın bağlanarak sürüklenirsin.

Hayat da böyledir. Midyeler ve sebzeler yerine bir eş ve çocuk edinmiş olabilirsin. Ama kaptan çağırdığında onlarla bir ilgin kalmaz artık, onları bırakman ve gemiye gitmen gerekir. Ve eğer yaşlıysan, asla gemiden fazla uzaklaşma, yoksa çağrıldığın zaman vaktinde yetişmen zor olur.

8. Olayların senin arzuladığın şekilde gelişmesini dileme. Onun yerine, olması gerektiği gibi gelişmesini dile. O zaman huzur bulursun.

Epictetus, Enchiridion (Yaşama Rehberi), bölüm 5-8

çev. Kaan Öztürk

(Bölüm 2-4)  (Bölüm 9-13 )

Epiktetus, “Yaşama Rehberi”, 2-4

epictetus

2. Arzunun peşinden gittiğinde, arzu edilen şeye ulaşmayı beklersin. İstemediğin bir şeyden kaçındığında ise o şeyden uzak kalabilmeyi umarsın. Ancak, arzu ettiği nesneye ulaşamayan kişi hayal kırıklığına uğrar. Kaçınmak istediği şeyden kurtulamayan kişi ise mutsuz olur. Öyleyse sadece, doğal kabiliyetine aykırı şeylerden kaçınmaya çalış, çünkü kontrolün altında olan şey sadece odur. O zaman uzak durmak istediğin hiç bir şey sana uğrayamaz. Ama kaçınmak istediğin şey hastalık, ölüm, veya fakirlikse sefil olursun, çünkü bunları engellemek senin elinde değildir. O halde, gücünün yetmediği hiç bir şeyden kaçınmaya çalışma; kaçındığın şey gücümüzün yettiği doğamıza aykırı giden şeyler olsun. Şu an için, arzularını tamamen bastır, çünkü kontrolün altında olmayan şeyleri arzuladığında hayal kırıklığına uğraman kaçınılmazdır. Kontrolün altında olan ve arzulamakta haklı olduğun şeylerin ise hiç birine henüz ulaşabilir durumda değilsin. Bir şeyi elde etmek veya ondan kaçınmak gerektiğinde atacağın adımlar küçük, ölçülü ve dikkatli olsun.

3. En basit nesnelerden başlayarak, güzel bulduğun, işine yarayan veya çok sevdiğin bir nesneye karşı kendine şunu sor: “Doğası nedir?” Bir bardağı çok seviyorsan, onun sadece bir bardak olduğunu düşün. Böylece düşüp kırılmasına dayanabilirsin. Çocuğuna veya karına sarılırken bir ölümlüye sarıldığını düşün. Böylece onların ölümüne katlanabilirsin.

4. Bir işe girişeceğin zaman, işin doğasının ne olduğunu önceden düşün. Hamama gideceksen, hamamda olan bitenleri gözünde canlandır: Bazıları etrafa su sıçratır, bazısı itişir kakışır, bazıları sövüp sayar, bazıları da hırsızlık yapar. Bu işe emniyetle başlamak için kendine şöyle de: “Hamama gideceğim ve zihnimi doğaya uyumlu halde tutacağım.” Her türlü eylemde aynı şekilde davran. Böylece, mesela hamamda bir terslikle karşılaşmaya hazır olursun: “Arzu ettiğim şey sadece banyo yapmak değil, aynı zamanda zihnimi doğaya uyumlu halde tutmak; ama olanlara kafamı takarsam bunu yapamam.

Epictetus, Enchiridion (Yaşama Rehberi), bölüm 2-4

çev. Kaan Öztürk

(Bölüm 1 için tıklayın)

Epiktetus, “Yaşama Rehberi” 1

epictetus

Gücümüzün yettiği şeyler vardır, gücümüzün yetmediği şeyler vardır. Gücümüzün yettiği şeyler fikirlerimiz, amaçlarımız, arzuladıklarımız, kaçındıklarımızdır; kısacası bize bağlı şeylerdir. Gücümüzün yetmediği şeyler ise bedenimiz, mülkümüz, itibarımız, makamımızdır; kısacası tamamen bize bağlı olmayan şeylerdir.

Gücümüzün yettiği şeyler, doğaları gereği özgürdür, kısıtlanmamıştır, engelsizdir; ama irademizin dışında olanlar zayıftır, zincirlidir, engellenebilir, ve başkalarına bağımlıdır. O yüzden eğer doğası gereği zincirli olan bir şeyi özgür sayarsan, başkasına bağlı olanı senindir sanırsan, tökezlersin, pişman olursun, huzursuz olursun, tanrıları ve insanları suçlarsın. Ama yalnızca senin iradene bağlı olanın sana ait olduğunu, başkasının iradesine bağlı olanın da ona ait olduğunu anlarsan kimse seni zorlayamaz, kimse seni kısıtlayamaz. Kimsede kabahat bulmaz, kimseyi itham etmezsin. İsteğinin dışında hiç bir şey yapmazsın, kimse seni incitemez, hiç düşmanın olmaz, çünkü hiç bir şeyin sana zarar vermesi mümkün olmaz.

Böyle büyük hedeflere yöneldiğinde, onlara ulaşmak için olağanüstü gayret göstermen gerektiğini hatırla. Bazı şeylerden tamamen vazgeçmen, bazılarını da geçici olarak terketmen gerekecektir. Güç ve servet peşinde koşarken bir yandan da bu hedeflere ulaşmaya çalışırsan başarısız olabilirsin, çünkü içindeki arzu öbür taraftadır; bu sebeple de, sana özgürlük ve tatmin getirebilecek yegane şeylere ulaşmanın mümkün olmayacağı kesindir.

Karşına çıkan rahatsız edici görüntülere “Sen sadece bir görüntüsün ve gerçek değilsin” diye karşılık vermeye kendini alıştır. Sonra onu kurallarınla incele, öncelikle de şu kuralla: “Bu gücümün yettiği bir şey mi, yoksa gücümün dışında mı?” Eğer gücünün dışında kalıyorsa, “bu benim için bir hiçtir” demeye hazır ol.

Epictetus, Enchiridion (Yaşama Rehberi), bölüm 1

çev. Kaan Öztürk

Yenimahalle’nin esrarengiz(!) Sayısal Loto başarısı

Yalansavar

Önceki bir yazıda loto ve piyango gibi çekilişlerdeki “manidar” yapıların aslında rastgeleliğin normal bir özelliği olduğunu yazmıştım. Dünyanın her yerinde çok ilginç tesadüfler ortaya çıkıyor. Gerçek rastgelelik içinde böyle ilginç şeylerin ortaya çıkmasını da bekleriz zaten. Ama insan zihni rastgeleliği kabul edemiyor. Her olgunun altında yatan bir düzen arıyor; bulamazsa hayal ediyor.

Buna rağmen bazı şeyler o kadar üstüste geliyor ki, insanın gözü, aklına isyan ediyor. “Gerçekten de işin içinde birşey mi var acaba?” demeye başlıyor insan. Mesela değerli okurumuz jerfi’nin gönderdiği ilginç haber gibi:

Dün gerçekleştirilen Sayısal Loto çekilişinde büyük ikramiye bir kez daha Ankara Yenimahalle’ye çıktı. Dünkü ikramiye ile son üç yılda Ankara Yenimahalle 18’inci kez büyük ikramiyeyi kazanmış oldu….

Yenimahalle daha önce de son üç yılda 17 kez şans oyunlarını kazanmasıyla gündeme gelmişti…. Yenimahalle son olarak 18 Haziran 2016 tarihli sayısal loto çekilişinde 1 milyon 368 bin liralık ikramiyeyi kazanmıştı…

Haydaa! “Lotoda kazanma formülü palavradan…

View original post 1.333 kelime daha

Elektrik çarpanı “topraklamak”

Yalansavar

Antik çağdaki Likya Birliği’nin başkenti Xanthos’un bugünkü adı Kınık’tır. Yanıbaşındaki Kaş’a göre denize daha uzak, sessiz, sakin bir yerdir. Eski taş lahitler, üstlerinde güneşlenen kertenkelelere ve çevrelerinde biten dikenlere aldırmadan, güneşin üstlerinden kimbilir kaçıncı bin kez geçişini seyrederler, huzur içinde.

Ancak bu huzur, 24 Haziran 2016 gecesi, 16 yaşındaki Hüseyin Çolak’ın çığlıklarıyla bozuldu.

Evinin içinden geçen bir kablodaki kaçak yüzünden genç Hüseyin elektriğe kapıldı. Vücudu zangır zangır titredi, nefesi kesildi, kendinden geçti. Şans eseri evde yalnız değildi; yakınları hemen müdahale ederek onu kablodan kurtardılar. Hemen sağlık ekiplerini aradılar ve vücudu morarmaya başlayan delikanlıyı bahçeye çıkarıp yere yatırdılar.

Gerisini haber ajanslarından okuyalım:

Elektrik akımına kapılan genci toprağa gömerek kurtardılar

Antalya’nın Kaş ilçesinde elektrik akımına kapılan 16 yaşındaki genç, yakınları tarafından toprağa gömülmesi sayesinde kurtuldu.

Kaş ilçesine bağlı Kınık Mahallesi’nde yaşayan 16 yaşındaki Hüseyin Çolak, dün akşam evlerinde elektrik kablosundaki kaçaktan dolayı akıma kapıldı. Çolak’ın çırpındığını gören yakınları, kabloyla Çolak’ın temasını kesti…

View original post 1.341 kelime daha

Her sakallıyı baban sanma: Temel oranı ihmal yanılgısı

Yalansavar

Muayenehanede doktorun karşısında sessizce oturuyorsunuz. Doktor üzgün bir ifadeyle konuşmaya başlıyor:

“Test sonuçlarınız geldi. Maalesef, pozitif!”

“Hasta mıyım yani, emin misiniz?”

Başını sallıyor: “Testin doğruluğu çok yüksek. O yüzden, maalesef hemen hemen eminim. Tedaviye başlamamız lazım. Bu nadir görülen bir hastalık olduğu için kesin bir tedavi henüz bulunamadı, ama elimizden geleni yapacağız.”

Boğazınız kurumuş, yutkunuyorsunuz. Birkaç saniye ikiniz de sessizce oturuyorsunuz. Sonra aklınıza birşey geliyor.

“Yapılan testle kanımdaki bir maddeyi ölçüyorsunuz değil mi?”

“Evet. Bu hastalık her zaman bu maddenin üretilmesine sebep olur. Madde mevcutsa test muhakkak tespit eder.”

“Peki başka sebeple oluşmaz mı bu madde?”

“Nadiren, yüzde bir ihtimalle genetik sebeplerle de olur, hastalıkla ilgisi olmadan.”

“Ama…” Duraksıyorsunuz. Şoka rağmen kafanızın dişlileri çalışmaya başlıyor. Doktor acıyan gözlerle size bakıyor. Kötü haber alanların ilk yaptığı şey inkar etmektir zaten, biliyor.

“Size şimdi bir sevk…” diye başlarken sözünü kesiyorsunuz.

“Hastalık nadir görünüyor demiştiniz. Ne kadar nadir? Toplumdaki görülme sıklığı ne kadar?”

View original post 1.794 kelime daha

Oyların eşitliği ve demokrasi

Birkaç yıl önce manken/tarihçi Aysun Kayacı TV’de “dağdaki çobanın oyuyla benimki bir olur mu?” demişti. İlk başta biraz kızmıştık, demokrasi böyle olmaz demiştik. Gelgelelim zaman geçip oy verme sisteminin çürüyüşüne, ve seçmenlerin ne kadar büyük bir kısmının aklıyla değil kıçıyla oy verdiğine şahit oldukça, “yahu haklıydı galiba” diye fısıldamaya başladık. Ve bugün başka bir meşhur isim Erol Evgin’in bir röportajda söylediği şu sözleri okuduk: “Okuma yazma bilmeyen, oyuna parmak basan bir kardeşimizle, ablamızla, annemizle 3 üniversite bitirmiş birinin birer oy hakkı olması adaletli mi geliyor size sorarım. Hiç hakça değil.

Erol Evgin kibar bir insan. İnsanları küçümseyen bir havada olduğunu görmedim şimdiye kadar. Cımbızlanmış bir cümleye değil röportajın tamamına baktığınızda iyi niyetli olduğunu, bu cümleyi haksızlıklara isyan olarak söylediğini görüyorsunuz zaten.

“Herkesin oyu aynı olamaz” fikrinin havada dönüp dolaştığını, birçok aydın kişinin açıkça söylemekten ar ettiğini, ama fısıldayarak sık sık söylendiğini tahmin ediyorum. Bence “herkesin oyu aynı olamaz” dediğimizde bazılarının daha aşağı olduğunu söylemeye çalışmıyoruz; demokrasimizdeki yozluğa işaret etmeye çalışıyoruz aslında, ama elimizde daha uygun cümleler olmadığı için bu hazır kalıpla ifade edebiliyoruz fikrimizi.

Meselemizi özetleyelim: Türkiye’de seçmenlerin büyük çoğunluğu akılcı düşünerek, partilerin ülke sorunlarına teklif ettiği çözümleri karşılaştırarak oy vermiyor. Bu bütün partilerin seçmenleri için geçerli. Ancak özellikle son yıllarda, iktidar partisine giden oyların iyiden iyiye rasyonellik dışında kaldığını, ülkenin geleceği düşünülerek değil anlık ham duyguların istismarıyla kazanıldığını görüyoruz.

Lafı dolandırmayalım: Seçmenlerin çoğu cahil. Okuma, düşünme, farklılıklara tahammül etme kabiliyetleri yok. Tayyip Erdoğan’ın dünya lideri olduğunu sanacak kadar dünyadan habersizler. En basit ve saçma yalanlara kanmaya hazırlar. Oysa demokrasinin işlemesi için seçmenlerin eğitimli olması ve az da olsa akıllarını kullanmaları gerekir. Eğitimsiz bir kitleyle demokrasi değil, ancak çoğunluk zorbalığı yerleşir, ki şu anda içinde yaşadığımız durum bu.

(Cahilliğin tek bir partinin seçmeniyle sınırlı olmadığını vurgulamak isterim. Ama bir parti içinde daha fazla toplanmış olduğu kesin. Kendileri söylemişti zaten “eğitim seviyesi arttıkça hitap ettiğimiz alan daralıyor” diye.)

Madem ki demokrasi için eğitimli bir kitle şart, o zaman eğitimlilere daha çok oy hakkı vermek ilk bakışta makul gibi görünüyor. Ama değil. Hümanist sebeplere de hiç ihtiyaç yok, tamamen pratik sebepler yüzünden böyle bir sistem kurmak mümkün değil. Şöyle ki:

Diyelim ilkokul mezununun oyu bir, üniversite mezununun iki sayılsın. Ya ortaokul, lise? Birbuçuk mu diyeceğiz? Master, doktora yapanlar üç oylu mu sayılacak? Belki lise mezunu adam formel eğitimden geçmedi ama harıl harıl okudu, Bülent Ecevit gibi mesela. Sözlü sınav mı yapacağız?

Peki her üniversite mezununun eğitimi bir mi? Birisi çıkıp “benim şanlı şöhretli üniversitemin oyuyla dağbaşı üniversitesinin oyu bir olur mu?” derse ne olacak? Veya öyle liseler var ki hâlâ, oradan mezun olup üniversite okumayanlar, başka bazı üniversitelerin mezunlarından daha aklıbaşında. Nasıl ayarlayacağız puanları?

Üstelik okulda çok zaman geçirmek sağlıklı düşünebilmenin garantisi değil. Hatta tersi doğru gibi. Lisans derecesinden sonra iş hayatına geçen birçok arkadaşım var ki, Türk üniversitelerindeki profesörlerin yüzde doksanına toz yutturur. Hem her profesör aynı mı? Burhan Kuzu da hukuk profesörü, Baskın Oran da. İkisinin oyu eşit mi olacak?

Yani, işin içinden çıkamıyoruz. Kişilerin oy hakkını farklılaştırmak çekici bir fikir de olsa, bunu sağlayacak kriterleri hakkaniyetle tanımlamak imkânsız. O yüzden unutalım bu fikri.

Zaten bunlar yeni tartışmalar değil. İnsanlar dünyanın her yerinde aşağı yukarı aynı. Her ülkede cahiller eğitimlilerden daha kalabalık (bazılarının en cahili bizim en cahilimizden fersah fersah ileride bile olsa). Yüzlerce yıl ateş ve kan içinde demokrasiyi oluşturan ülkeler, bu meseleye çözümler oluşturmuşlar. Yapmamız gereken şey sadece bu çözümleri iyice öğrenmek ve uygulamak.

Belki en önemli olan iş, kuvvetler ayrılığının mükemmelen tesis edilmesi. Kötü niyetli bir politikacı, ufku dar seçmenlerin oylarını çeşitli numaralarla kapıp iktidara gelse bile, başıboş şekilde at koşturması mümkün olmaz. Bağımsız yargı kuvveti, demokrasiye zarar verebilecek düzenlemelere engel olur. Bu yüzden Tayyip Erdoğan yıllardır hep yargıya veryansın etti, “milli iradeyi engelliyorlar” diyerek propaganda yaptı, ve sonunda yargı bağımsızlığı ortadan kalktı. Oysa milli irade istediği her şeyi yaptıramaz, demokrasiye ve mevcut kanunlara aykırı şeyler “halk istiyor” diye herkese dayatılamaz. Yargı bağımsızlığı bunun garantisidir.

Kuvvetler ayrılığının yanı sıra ifade özgürlüğü, özgür basın, sivil toplum kuruluşları, toplanma ve gösteri özgürlüğü gibi demokratik haklar yine sağlam bir demokrasinin temel taşlarıdır. Bu haklar yerinde durduğu sürece cahil bir seçmen kitlesinin vereceği zarar geçici ve sınırlı kalır.

Diyeceğim, demokrasinin düzgün işlemesi için herkesin oyu farklı olsun demeye gerek yok. Dünyadaki mevcut örnekleri doğru düzgün uygulayabilsek kafi gelir.

Ama geldiğimiz durumda düzgün bir demokrasiyi nasıl yaratabiliriz derseniz, bilmiyorum!

Zamanın rüzgarı

Çevrendeki zulmü çaresizce seyrederken için içini yiyor. Elin kolun bağlı, ne yapacağını bilemiyorsun. Sadece yönetenler değil zalim olanlar; yönetilenler de onların zulmünü alkışlıyor. Kötülüğün bu dereceye varabilecek oluşunu hafsalan almıyor. Dev bir okyanus dalgası gibi, bildiğin her şeyi yerle bir eden bir şeytanlık hüküm sürüyor. Merak ediyorsun, bu kadar büyük kötülükler nasıl cezasız kalabiliyor?

Böyle öğrenmemiştin oysa. Zulme başkaldıran iyi insanların hikayeleri hep mutlulukla biterdi. Belki zorlanırdı iyiler mücadelelerinde, belki ölümün kıyısına kadar gelirlerdi, ama sonunda galip gelirlerdi. Tecrübesiz bir genç, saf bir keloğlan, köyünden çıkmamış bir hobbit, dünyadan habersiz bir avcı kız, koca koca zalimleri dirayeti, aklı ve kalbiyle toprağa gömerdi. Bu cesur gençleri görüyorsun, ama hiç biri zalimin zülmünü bitiremiyor.

Ninen de hep allaha havale etmez miydi kötüleri? Allah verecekti onların cezasını, saf ve iyi kalplileri kurtaracaktı. Daha birkaç yaz görmüş bebekleri öldüren katilleri durdurmak bir yana, neden onları zor durumlardan kurtarıyor diye düşünüyorsun, cevap bulamıyorsun.

Adalet istiyorsun. Kötülük, yapanın yanına kâr kalmasın istiyorsun. Medeniyetin temel taşı budur zaten. Ama her geçen gün umudun azalıyor. Tiranlar ve yandaşları, hesap vermek şöyle dursun, mutlu mutlu ömürlerini tamamlayacak gibi görünüyor.

Umutsuzluğa kapılma. Zamanın en güçlü yargıç olduğunu hatırla. Yıllar sonra bugünlerin nasıl anılacağını düşün. Zamanın sert rüzgarı toz toprağı süpürüp götürür, sağlam kayaları bırakır sadece geride.

Zalimler bugün seni işsiz kalma, hapse girme, linç edilme korkusuyla sindiriyor olabilirler. Ama yaptıkları kötülükleri ilelebet örtbas edemezler. Başka bir yerde, pençelerinin erişemediği insanlar onların ipliğini pazara çıkaracaktır. Propaganda araçları ne kadar güçlü olursa olsun, eninde sonunda hakikat kendini gösterir.

Yıllar sonra bugünün zalimleri, dünyayı güzelleştirenler değil, bozanlar arasında anılacaklar. “Biz onlar sayesinde değil, onlarla mücadele ederek bu günlere geldik” diye yazacak tarihler. “Geri kalmamızın sebeplerinden biri bunlardır. Onlara verilen gücü büyük işler yapmak için kullanabilirlerdi, ama açgözlülükleri ve cehaletleriyle bu fırsatı heba ettiler.” denecek.

Hangisi daha büyük bir cezadır? Haklının ve doğrunun yanında olduğunu bilerek sıkıntı çekmek mi, yoksa bir şeytan olarak hatırlanacağını bilerek altın yaldızlar içinde yaşamak mı?

Bugün Sokrates’i mi alkışlıyoruz, onu ölüme mahkum eden yargıçları mı?

İmparator Neron mu daha büyük bir insandır, yoksa öldürttüğü danışmanı Seneca mı?

Cunta lideri Evren hapse girmedi belki, ama bir zamanlar kendisini alkışlayanların sonradan ona lanet okuduğuna şahit olacak kadar uzun yaşadı. Tarihe bir kara leke olarak geçmek daha ağır bir ceza değil midir?

Belki de bunu bildikleri için bu yüzden bu kadar hırçın ve saldırgandır bu zalimler. Bir zamanlar, her genç insan gibi, doğrunun yanında olduklarını düşünüyorlardı. Dünyayı güzelleştirmeyi, adalet sağlamayı hayal ediyorlardı. Güç ve başarıyla imtihan edildiler, ama en zor imtihandır bu, sadece en sağlam karakterliler geçebilir onu. Kaldılar imtihandan. Artık karanlığın içine girdiler ve çıkışları yok. Kendi hayallerine ihanet ettiler.

Şaşaaya, kaba güce, kalabalığa aldanmamak gerektiğini Hayyam bin sene önce söylemişti. Dünya imparatoru Keykavus bile, yıkıntılar arasındaki bir kemik parçasından ibaret kalmadı mı?

Bir kuş gördüm yüce Tus kalesinde,
Keykavus’un kafa tası pençesinde.
Sorup duruyor kafaya: Hani? Nerde?
Adamların, davulun dümbeleğin nerde?

Hepimizin hayatı iki yokluk arasındaki anlık bir kıvılcımdan ibaret. Her birimiz tarihe hesap vereceğiz eninde sonunda. Dünyaya ne verdiğimizin hükmü orada dağıtılacak acımasızca.

Dürüstlük hainlik değildir

Geçtiğimiz haftaların korkunç haberlerini hepiniz biliyorsunuz: Hükümete ve Erdoğan ailesine yakınlığıyla bilinen Ensar Vakfı’nda 45 çocuğun cinsel taciz ve tecavüze uğradığı ortaya çıktı. Bu olay tek başına yeterince mide bulandırıcıyken, hükümet üyelerinin ve yandaşların bu olayı örtbas etmeye, önemsiz göstermeye çalışmaları vicdanlı insanları çileden çıkardı. Özellikle, aile bakanı sıfatı taşıyan Sema Ramazanoğlu’nun “Buna bir kere rastlanmış olması hizmetleri ile ön plana çıkmış bir kurumumuzu karalamak için gerekçe olamaz” demesi bardağı taşırdı. Sosyal medyada büyük bir tepki fırtınası başladı, istifa etmesi için imza kampanyası açıldı.

Ancak sosyal medya şişede durduğu gibi durmuyor. Tepki olarak paylaşılan tvitlerden birisi, Ramazanoğlu’nun resminin üstüne eklenmiş yazılar içeriyordu, ve Ramazanoğlu’nun söylemediği bir cümle eklenmişti: “Bazı yayın kuruluşları tecavüzü sanki kötü bir şeymiş gibi yansıtarak Ensar Vakfı’nı karalamaya çalışıyor.

Ramazanoğlu’nun temsil ettiği zihniyetten tiksiniyor olabilirsiniz. İdeolojik sadakatini vicdanının üstünde tuttuğunu, böyle bir cümleyi içinden geçirmiş olabileceğini de düşünebilirsiniz. Ama söylemediği bir cümleyi birisinin ağzına yapıştırmak, sebepleri ne olursa olsun, yalan söylemektir.

Bu resim Twitter’de yayıldı, birçok kişi tvitledi. Muhalif duruşuyla da tanınan bir tiyatro sanatçısı bu kısmen uydurma mesajı takipçileriyle paylaştı. Bu normal; hepimiz sık sık böyle hatalar yapıyoruz. İşin anormal olan kısmı, sanatçıya bu resimdeki ifadenin yanlışlığı söylendiğinde, hatasını kabul edip tviti silmedi. Hatayı gösterenlere kulak tıkadı, hatta onları blokladı, yani tvitlerini görmelerini ve iletişim kurmalarını engelledi. Bir süre sonra yanlışlık içeren tviti sildi, ama özür yerine şöyle bir cümle yayınladı:

Yalan bir caps olan tiviti sildim, ama dürüstlük yapıcam diye çomar yancılığı ve her türlü terbiyesizliği yapanların yeri ayrı.

İki sebeple ismini vermiyorum: Birincisi, bu sanatçının mücadelesini takdir ediyorum. AKP faşizmiyle boğuşurken sinirlerinin bozulup böyle bir hata yapması normal. İkincisi, pek çok kişinin yaptığı bir hata için bir kişiye yüklenmek doğru değil. Şurada kaç kişiyiz de birbirimizi bu kadar kolay harcayalım?

Bu örneği vermemin amacı hepimizin yaptığı duygusal bir hataya dikkat çekmek. İnsanlar konformisttir; ait oldukları gruba zıt gitmek istemezler. Özellikle de mücadelede olduğumuz bir karşı taraf varsa, bizim taraftaki hatalara işaret etmek “hainlik” olarak yaftalanır.

Sosyal medyanın insanları şahinleştirdiği, fikirlerini keskinleştirdiği bilinir. İçinde bulunduğumuz durumda bunu anlamak mümkün. Karşınızda her türlü ahlaksızlığı “kol kırılır yen içinde” zihniyeti ile örtbas eden, ideolojilerinin zaferi için her türlü yalanı ve suçu mübah gören bir karanlık olduğunda soğukkanlı olmak zor. Yine de biz kendimizi başka bir teraziyle tartmak zorundayız. Onlar ne kadar yalan söyleseler de, biz sadece doğruya bağlı kalmalıyız ki bize takacakları bir kulp olmasın. Kaldı ki, sadece gerçeği söylemek bile bu ortaçağ kulu zihniyetinin korkunçluğunu ortaya sermeye yeter, ötesine geçmeye lüzum yok.

Nihai olarak iyi bir amaca yönelik olduğunu düşündüğümüz zaman gerçeğe bağlı kalmanın gerekli olmadığını düşünebiliriz. Hatta bir mücadele içindeyken hataları gösterenleri hainlikle suçlamaya yatkın olabiliriz. Ama mücadele ettiklerimiz de tam bunu yapmıyor mu? Kendilerince doğru buldukları amaçlar için mütemadiyen yalan söylüyorlar, ve tam da bu yüzden onlarla mücadele ediyoruz.

Birçok insan bu baskı ortamında büyük sıkıntılar çekiyor, yıpratıcı bir mücadele veriyor. Yine de Nietzsche’nin öğüdünü hatırlamak gerekiyor:

Canavarlarla mücadele edenler kendileri de canavarlaşmamaya dikkat etmeli. Karanlığın içine baktığında, karanlık da sana bakmaktadır.

Bu günler geçecek. Yobaz karanlığı böyle devam edemez, beceriksizlikleri ve aptallıkları kendi başlarını yiyecek eninde sonunda. O zamana kadar, karanlığın içinde kendi cılız ışığımızla ilerlemeye devam edeceğiz, ta ki güneş doğana kadar.

Not: Aslında, buna gelene kadar, önce AKPlilere söylenecek şeydir dürüstlüğün hainlik olmadığı. Sevdiğiniz bir kurumda bir suç işlendiyse, dürüstçe bu suçu ifşa etmek ve suçluları cezalandırmak davaya ihanet değildir. Tam tersine, inceleyip kendilerini aklasalardı o zaman inançlarına hizmet etmiş olurlardı. Ama şimdi, elbirliğiyle örtbas etmeye ve önemsizleştirmeye çalışmaları yüzünden kendilerini geri dönülmez derecede iğrençliğe bulamış durumdalar. Muhafazakâr kafaya bir şey anlatmaya çalışmak boş. Ben sadece belli bir vicdanı, eğitimi, ve medeniyeti olanlara hitap ediyorum.

Not 2: Bir grubun üyelerinin kendi kendilerini dürüstlüğe zorlamaktan vazgeçtiklerinde düşecekleri ahlaksızlık çukurunu İhsan Eliaçık çok güzel ifade etmiş:

Eğer bu skandal ortaya çıkmasaydı ve tecavüz olayı vakıf içerisinde tespit edilseydi, ‘kabile şefi’ ve ‘Müslümanlar’ zarar görür endişesiyle saklı tutulurdu. İşte bu ‘putperestlik’, çocuğa tecavüz edilmesinden daha vahim.

Mesela her türlü ihale yolsuzluğu, Reza Zarrab’dan tutun da Egemen Bağış’a kadar rüşvet alan adamların hepsi bilinir, hatta içlerinden bazıları ‘Rüşvet haramdır’ diye de düşünür düşünmesine ama bu gerçeklerin ortaya çıkması istenmez. Kendilerinden olmayanlar bu skandalları malzeme olarak kullanmasın diye hemen savunmaya geçerler.