Kuvvet kulesi

Aşağıdaki ifadeyi ele alalım:

\sqrt{2}^{\sqrt{2}^{\sqrt{2}^{\dots}}}

Burada üsteller sonsuza kadar gidiyor. Bu “kuvvet kulesi” ifadenin sonlu bir değeri var mıdır?

Bu değere x diyelim. Kule sonsuz olduğu için bir eksik bir fazla farketmez, o zaman bu x değeri için şu eşitlik geçerlidir:

(\sqrt{2})^x = x

Başka bir deyişle, öyle bir x bulalım ki, \sqrt 2‘nin x‘inci kuvveti x‘e eşit olsun. Bu özel durumda, deneme yanılma ile bir çözüm bulabiliriz.

(\sqrt{2})^2 = 2

Bunun bir çözümü daha var:

(\sqrt{2})^4 = 4

Yani, baştaki ifadenin değeri hem 2 hem 4 olabilir. Ama hangisi? İkisi birden olamaz.

Sayısal deneme yapalım. Kulenin yüksekliğini sonsuz değil de 100 tane yaparak makine hatası içinde değerin 2 olduğunu görüyoruz.

from math import sqrt
a = sqrt(2)
for i in range(100):
    a = sqrt(2)**a
print(a)

2.0000000000000004

Aynı ifadenin 4 çıkmasını sağlayacak bir bakış açısı var mıdır? Bilemiyorum. Bu sadece kullandığım yöntemin bir yan etkisi olabilir.

Şimdi bu problemi biraz daha genelleştirelim. Verilen bir pozitif a sayısı için

a^{a^{a^{\dots}}}

ifadesinin ne olduğunu bulmaya çalışalım.

Önceki gibi bunun çözümünün a^x = x eşitliğini sağladığını görebiliriz. Sorumuz, verilen bir a için bu eşitliğin çözümü var mı, varsa nedir?

Bir grafik çizelim. y=x doğrusu ile, farklı a‘lar için a^x eğrilerinin kesiştiği yerler bu eşitliğin çözümüdür.

Çeşitli a değerleri için a üzeri x eğrileri

Görüyoruz ki, a=1.5 ve daha büyük değerler için bir çözüm yok. Başka bir deyişle,

1.5^{1.5^{1.5^{\dots}}}

ifadesi sonsuz. Buna karşılık, a =\sqrt{2} için x=2 ve x=4 olarak iki çözüm olduğunu grafikte görüyoruz.

Çözümleri bulmak için Newton-Raphson yöntemini kullanalım. Bu, verilen bir f(x) fonksiyonunun köklerini (sıfır olduğu yerleri) bulmak için kullanılan iteratif bir yöntem. İlk tahmin olarak x_0  kullanırsak, Newton yöntemi ile bir sonraki tahminimiz

x_1 = x_0 - \frac{f(x_0)}{f^\prime(x_0)}

formülüyle bulunur. Bir sonraki adım için x_0 yerine x_1 koyar, ve gerektiği kadar tekrarlarız.

Çözmek istediğimiz denklem a^x = x olduğuna göre, f(x) = a^x -x fonksiyonunun kökleri bu denklemin çözümlerini verecek.Bunun türevi de f^\prime(x) = (\mathrm{ln}a)a^x -1 olur. Bunları kullanarak Newton-Raphson yöntemi çabucak bize cevabı verir.

from math import sqrt, log
def f(x):
    return a**x - x
def df(x):
    return log(a)*a**x - 1
a = sqrt(2)
x0 = 0  # ilk tahmin
for i in range(10):  # 10 iterasyon
    x0 = x0 - f(x0)/df(x0)
    print(x0)

1.5303942190345023
1.942129750748319
1.9987620189493733
1.999999400838403
1.9999999999998606
2.000000000000001
2.000000000000001
2.000000000000001
2.000000000000001
2.000000000000001

Peki ya diğer çözüm, yani 4? Onu elde etmek için x=2 çözümünün “çekim havzasından” çıkıp başka bir yerden başlamamız gerekir.

x0 = 5
for i in range(10):
    x0 = x0 - f(x0)/df(x0)
    print(x0)

4.31614460012233
4.047251399507646
4.0013251862721955
4.00000109062139
4.000000000000737
3.999999999999997
3.999999999999997
3.999999999999997
3.999999999999997
3.999999999999997

Merak ettiğim son bir şey kaldı: Bir çözüm olabilmesi için a‘nın alabileceği en yüksek değer nedir? Yukarıdaki grafikten bunun 1.4 ve 1.5 arasında bir yerde olduğunu biliyoruz. Analitik bir çözüm bulabilir miyiz?

Tam eşik değerdeki a için f(x) fonksiyonunun tek kökü olacaktır, yani yatay eksene teğet olacaktır. Bu teğet noktası aynı zamanda minimum olacaktır (yoksa tek kök olmazdı). O zaman, çözüm noktası şunları sağlamalı:

(1) f(x) = a^x -x=0
(2) f^\prime(x) = \mathrm{ln}(a)a^x -1 = 0

(1) bize şunları verir:

(1a) a^x = x
(1b) x\mathrm{ln}(a) = \mathrm{ln}(x)

(1b) sadece (1a)’nın iki tarafının logaritmasının alınmasıyla elde edildi. Bunları (2)’ye yerleştirirsek \mathrm{ln}(x)-1=0 elde ederiz. Yani, eşik değerdeki çözüm x=e olur. Bu çözümü (1b)’de yerine koyarak, a için eşik değerini elde ederiz:

a = e^{1/e}.

Bu değer yaklaşık 1.4447’dir; grafikte tahmin ettiğimiz aralığın içinde.

Sonuç olarak, a^{a^{a^{\dots}}} ifadesi, a <= e^{1/e} ise sonlu bir değere sahiptir, daha büyük a için sonsuzdur.

Bir yan ürün olarak da şu denkliği bulmuş olduk:

(e^{1/e})^{(e^{1/e})^{(e^{1/e})^{\dots}}} = e

Kardeşi \pi gibi, e sayısının da her yerde karşımıza çıkması ne hoş.

Daha zengin matematiksel ayrıntılar için Luca Moroni’nin makalesine bakabilirsiniz. Bu makaledeki daha ayrıntılı analizden, gerekli aralığın e^{-e} < a < e^{1/e} olduğunu öğreniyoruz.

Kara Kutu: “Nereden biliyorsun?”

Komplo teorisyeni Soner Yalçın, Kara Kutu kitabının Sen Nereden Biliyorsun? başlıklı onuncu bölümünü bilimsel yayın sahtekârlıklarına ayırmış ve benim bu konuda yazdığım eski bir makaleden alıntı yapmış. Bilimsel sahtekârlıklara dikkat çekilmesini normalde takdir etsem de, Yalçın burada tamamen çarpık bir amaç güttüğü için bu özel duruma sevinemiyorum.

Yalçın, bilime aykırı iddialar savunanlara karşı, o alanda bilimsel yayın yapmamış olduğu itirazı getirildiğinden bahsediyor. Canan Karatay’ı örnek veriyor: 50 yıllık kalp hastalıkları uzmanı Karatay, benzer “saldırılarla yıldırılmak” isteniyormuş. Yalçın bu itirazı yapanlara şöyle cevap veriyor: “Peki sen yayın yaptın mı?” Bu soruya verilecek doğal cevabı, yani bu konuda çalışmış uzmanların yayınlarını baz almayı kabul etmiyor.

Bölümün geri kalanı bilimsel yayınlardaki yolsuzluklara dair gibi görünüyor. Görünüyor diyorum, çünkü bu konuda çok düzenli ve isabetli olduğu söylenemez, konuyu dağıtıp duruyor. Yine de doğru noktalara, mesela hakemli dergilerdeki özensizliği açığa vuran örneklere, hayalet yazarlara, ilaç firmalarının işlerine gelen sonuçları yayınlatıp işlerine gelmeyenleri örtbas etmesine parmak basıyor. Bunlar bilinen konular, daha sonra döneceğim.

Bölümün sonuna doğru Türkiye’deki bilim sahtekârlıklarından örnekler veriyor. Bu konuda bu blogda epeyce şeyler yazmıştım; Akademik Sahtecilik kategorisi altında bulabilirsiniz. Yalçın, A. Murat Eren’in NTV Bilim dergisinde yazdığı incelemeye de atıf yaparak ünlü sahte konferans düzenleyicisi WASET’ten bahsediyor. Ama bunun tıp ve ilaç konusuyla bir bağlantısı yok.

(Bu incelemenin daha geniş bir halini A. Murat Eren Bilimsel Ahlaksızlığın Gri Mecraları adıyla kendi sitesinde yayınlamıştı. Türkiye’deki yayın sahtekârlıkları hakkında fazla bilginiz yoksa tamamını okumanızı tavsiye ederim. Ne yazık ki bu satırları yazarken mahkeme kararıyla sitenin engellenmiş olduğunu gördüm. Google’da keşlenmiş haline buradan ulaşabilirsiniz. Türkiye’deki intihal, yayın hırsızlığı ve diğer yayın etiği ihlalleri haberlerinin çok iyi bir derlemesini plagiarism-turkish sitesinde bulabilirsiniz.)

Yalçın, bunun ardından benim “Şişme Dergiler ve Yayın Etiği İhlalleri” yazıma atıf yapıyor (ünvanımı yanlış olarak “doçent” yazmış). Bu yazı içinde EEST dergilerinin laçkalığını anlattığım bölümü, ardından da yayın kalitesinin sayılarla ölçülmesini eleştirdiğim kısımdan alıntı yapmış. Bu yazının da tıpla veya ilaç endüstrisiyle bir ilgisi yok.

Bütün bunlardan çıkardığı sonuç şu:

Hâlâ… Tıp konusunda aykırı ses duyduklarında ne diyor kimi çevreler: ‘Bu konuda kaç bilimsel makalesi var ki konuşup duruyor?’

Özetle, Soner Yalçın’ın düşünce zinciri şöyle:

  • Bilimsel çalışma yaptın mı diye soruyorlar.
  • Oysa bunu soranların kendisi bilimsel çalışma yapmamış.
  • Bilimsel yayınlarda sahtekârlıklar var.
  • Demek ki bilimsel yayın yapmasını istemek gerekmez.

Aynı mantıkla şu da söylenebilir.

  • Yolcular sürücüye otobüs ehliyetin var mı diye soruyorlar.
  • Oysa soran yolcuların da ehliyeti yok.
  • Ehliyeti olan sürücüler de kaza yapıyor.
  • Demek ki otobüs kullanmak için ehliyete gerek yok.

Bunun bir safsata olduğunu görmek için safsata kitabı yazmanıza lüzum yok. (Ama sevgili Tevfik Uyar’ın kitabını okursanız daha nicelerini yakalarsınız.)


Yalçın’ın aktardığı etik ihlallerinin bir kısmı doğru. Gerisini teyit etmek lazım, güvenmiyorum çünkü. Bire bin katıyor, çarpıtıyor, normali anormal gösteriyor, ne anlama geldiği belirsiz şeyleri üstüste yığıp kafa karıştırıyor. Ama hadi diyelim ki verdiği her örnek doğru. Bu, bilimsel çalışmaların tamamının külliyen yalan olduğu anlamına mı gelir? Hadi diyelim hepsi yalan olsun; bu, bilimsel çalışma yapmayanların zırvalarını doğru saymamızı mı gerektirir?

Bilimsel yayıncılıkta bir çok eksik, yanlış ve istismar var. Soner Yalçın bunlardan nasıl haberdar oluyor? Nature, Science gibi saygın bilimsel dergilerde bu konularda yazıldığı için. Araştırmacılar, bilimciler, hekimler bu sorunları dile getirdikleri için.

İlaç şirketleri bilimsel yayınlara müdahale etmeye çalışıyorlar, işlerine gelmeyen sonuçların yayınını engellemeye çalışıyorlar. Bunu da biliyor tıp dünyası, ses çıkarıyor, mücadele ediyor. Hekim-gazeteci Ben Goldacre “Bad Pharma” kitabında bu sorunları ayrıntıyla anlatanlardan sadece biri.

Yani, bilimsel çalışma yöntemlerinde sorunlar ortaya çıktığı zaman, bunları herkesten önce farkedip tartışmaya açanlar yine bilimciler. Sahaflarda (!) yaptığı araştırmalarla büyük resmi gören komplo teorisyenleri değil.

S. Yalçın’ın söylediğinin aksine bilimsel yayınlar ne sorgusuz kabul edilir, ne de tartışmasız doğru olarak görülürler. Bilimciler hatasız olmadıklarının farkındadırlar, o yüzden yepyeni bir sonucu hemen kabul etmezler. Bazen masum hatalar olur, bazen de karakter zayıflıklarından kaynaklanan çirkin ve bilinçli hatalar. Ama bir örgütlü davranış olarak bilim, rasyonel tartışma zemininde zamanla kendi kendini düzeltir. “En hakiki mürşit” olmasının sebebi yanlışsız olması değil, yanlışını düzeltmesidir.


Baştaki soruya geri dönelim. “Sen nereden biliyorsun?” son derece geçerli bir sorudur. Bu sorunun iki tane cevabı olabilir.

  1. İnceledim, bilimsel deneyler yaptım. Bilimsel konferanslarda tartıştım. Metodum şu, sonuçlarım şu. Alanın uzmanları çalışmamı inceledi, eleştirdiler. Eleştirilere göre düzelttim, yayınlandı. Şu kadar başka yayında atıf yapıldı.
  2. Bu konuda çalışmış olanların yaptığı araştırmalara baktım. Veya, bu araştırmaların sonuçlarını istatistiksel olarak toplayıp bir ortak sonuç çıkaran meta-analizleri inceledim. Veya, meslek kuruluşları, saygın üniversiteler, köklü bilimsel dergiler gibi kaynaklardan uzman olmayanlar için hazırlanmış açıklamaları okudum.

S. Yalçın bilimsel yayıncılıktaki usulsüzlüklerin bütün yayınlar için geçerli olduğunu zannederek birinci maddeyi geçersiz kılmaya çalışıyor. Oysa bu doğru değil; nitelikli yayınları niteliksizlerinden ayırt etmek mümkündür. İş olsun CV dolsun diye yazılmış makaleler zaten çoğunlukla bilimsel tartışmanın ana damarında yer almazlar. Eskaza karıştıklarında da bir süre sonra ortaya çıkarlar. Yalancının mumu yatsıya kadar yanar sözü en çok bilimsel araştırmalarda doğrudur.

Ama en kötüsü, S. Yalçın’ın seçici şüpheciliği. Mesela “nereden biliyorsun?” sorusunu Canan Karatay’a değil, onu sorgulayanlara yöneltiyor. “Başkasının araştırmalarına inanıyorum” diyenleri “biz şüphe etmeye devam edeceğiz” diye küçümserken, inandığı kişilere aynı şüphecilik kriterini uygulamıyor.

Bir insan aşırı şüpheci olabilir. Gözüyle görmediği, eliyle dokunmadığı hiç bir şeye inanmıyor olabilir. Hatta antik Pironcu skeptikler gibi hiç bir şeyin doğrusunu bilemeyeceğini düşünüp her konuda yargıdan kaçınabilir. Ama bunun tutarlı bir kriteri olmalıdır. Bir yandan her türlü bilimsel çalışmayı “belki sahtekarlık yapılmıştır” diye reddederken, öbür yandan “homeopati çok iyi bir şeydir ama Rockefeller engelledi” gibi bir masalı sorgusuzca kabul eden birisi kendine şüpheci diyemez. Aksi yöndeki yığınla delile rağmen önyargılara sıkı sıkı sarılmak güdümlü düşüncedir. Karşı delilleri orantısız ölçüde titizlikle eleştirmeye şüphecilik değil inkarcılık denir.

Hacettepe’den yağmacı dergilere karşı karar

Hacettepe Üniversitesi Senatosu geçen yılın sonunda aldığı bir kararla, yağmacı (predatory) dergilerde yapılan yayınların, ve bu tür dergilere verilen hizmetlerin atama ve yükseltme değerlendirilmelerinde hesaba katılmayacağını duyurdu.

“Predatory journal” ifadesi son yıllarda gitgide artan, bilimsel niteliği düşük, hakemlik denetimi ya çok zayıf olan ya da hiç olmayan, gönderilen her makaleyi para karşılığında basan bir akademik yayıncılık tipini tanımlıyor. Türkçe karşılık olarak yağmacı, istismarcı, şüpheli, korsan gibi nitelemeler kullanılıyor.

Yağmacı dergileri engelleme çabasını bir sansür gibi düşünmemek gerekir. Bu tür dergileri dolduran yayınların neredeyse tamamı bilimsel vasfı çok çok düşük, metodolojisi zayıf, bilimsel literatüre katkı yapmayan, hatta intihal yaparak üretilmiş makaleler veya tebliğler. Bilimsel ciddiyete sahip hiç bir dergideki editörün veya hakemin onay vermeyeceği karalamalar.

Yağmacı dergilerin yayın hacminin artmasının en önemli sebeplerinden biri, araştırmacıların çok ve hızlı yayın yapma baskısına tabi tutulması. Eğer işin ucunda akademik yükselme ve onun sonucu olan bir kazanç varsa, köşedönücü bir akademisyen, kesenin ağzını açıp niteliksiz yayınları ardarda sıralayarak bu amaca erişmeye çalışabiliyor. Akademik yayın teşvikleri de, beklenmedik bir yan etki olarak, bu niteliksiz yayınları teşvik edebiliyorlar.

Yağmacı dergiler ile etkisi düşük, alt sınıf dergileri karıştırmamak gerekiyor. Düşük etkili dergilerin yayına kabul kriterleri daha geniş olabiliyor, ama yine de akademik yayın ahlakına sadık kalarak, sağlıklı bir hakem denetimi ve bilimsel nitelik denetlemesi yapabiliyorlar. Yağmacı dergilerin ise tek amacı kazanç sağlamak. Mesela, bu blogda daha önce konu ettiğimiz “Energy Education Science Technology” dergisi, yağmacı dergilerin Türkiye kaynaklı iyi bilinen bir örneğidir.

Hacettepe Üniversitesi Senatosu, yağmacı dergilerin özelliklerini şöyle sıralamış:

Herhangi bir nitelikli hakemlik süreci olmaksızın, yayınların ücret karşılığında yayımlandığı bu tür “istismarcı” açık erişimli dergi ve kitapların ayırt edici özelliği yayına kabul edilen makalelerin basımı için, önceden bilgilendirme yapılmaksızın para talep edilmesidir.

İstismarcı dergi, kitap ve etkinliklerin diğer bazı özellikleri ise şu şekildedir:

  • Editörler kurulu ile ilgili doğru olmayan bilgiler yer alabilmektedir.
  • Genellikle bilinmeyen veya uydurma etki faktörü ile kabul görmemiş indekslerce tarandığı ifade edilmekle birlikte bazıları bilinen indekslere girebilmektedir.
  • Yazar ve katılımcı -başka bir deyişle “müşteri” sayısını artırmak amacıyla dergi, kitap ve etkinliklerin ilgi alanı ve kapsamı çok geniş olabilmektedir.
  • Dergi, kitap ve etkinliğin ismi birden fazla bilim alanını kapsayan jenerik bir isim olabilmekte ve/veya “International”, “European”, “Science” gibi tanıdık dergi izlenimini veren sözcükleri içerebilmektedir.
  • Bir sayıda aynı yazarın birden fazla makalesi yayınlanmakta ve olağandan çok sayıda makale aynı sayıda yer alabilmektedir.
  • Dergi ve kitaplarda yayımlanan makalelerde, ciddi bir hakem denetiminden geçmediklerinin delili olabilecek, bilgi, imla ve ifade hataları yer alabilmektedir.
  • Dergiye makale gönderilmesini sağlamak için rahatsız edici “ticari” taktikler uygulanmaktadır.

“İstismarcı” dergi ve kitaplarda yayın yapılması bilim hayatının yozlaşmasına, gelecek kuşaklara kötü örnek olunmasına yol açmaktadır. Maalesef bazı akademisyenler bu yola başvurarak tuzağa düşmektedirler.

Yağmacı dergileri ilk bakışta tanımak zor olabiliyor. Çoğu durumda derginin birkaç sayısına göz gezdirmek, aradan rastgele bazı makalelerin içeriğine bakmak, yukarıdaki listedeki kriterleri kullanmak faydalı oluyor. Ama bazıları çok iyi makyaj yaptıkları için yüzeysel bir bakış yeterli olamayabiliyor. University of Colorado, Denver’da öğretim üyesi olan kütühanecilik uzmanı Jeffrey Beall, 2010’da “yağmacı açık erişimli dergiler” (predatory open-access journals) terimini ortaya attı, bunların tehlikelerine dikkat çekti, ve web sitesinde yağmacı dergilerin bir kara listesini oluşturmaya başladı. Binden fazla dergi adı içeren bu liste birkaç yıl boyunca akademik camianın en önemli kaynaklarından biri oldu. Ancak 2018 Mayıs’ında Beall listeyi yayından çekti, web sayfasını boşalttı. Bunun kişisel bir karar olduğu ilan edilse de, çeşitli baskılardan ve büyük yayıncıların dava tehdidinden kaynaklandığı söyleniyor.

Beall kenara çekilmiş olsa da, Beall’in listesi beallslist.weebly.com adresinde bağımsız bir grup tarafından tekrar yayına alındı. Anonim kullanıcılar, gerektikçe listeye eklemeler yapıyorlar. Tabii bu listeyi tartışılmaz bir otorite olarak değil, dikkatli olma konusunda bir uyarı olarak görmek gerekli.

Senato kararı şu paragrafla son buluyor:

Hacettepe Üniversitesi Senatosu yukarıda özellikleri tanımlanan “istismarcı”, açık erişimli dergi, kitap, konferans, kongre, sempozyum, kurultaylar kapsamında yapılan yayınların ve üstlenilen editörlük, editör yardımcılığı, yayın kurulu üyeliği, konferans düzenleme ve bildiri sunma gibi görevlerin, akademik kadrolarda yapılacak olan atama, yükseltme ve görev uzatmalarında hiçbir şekilde değerlendirilmeyeceği ve lisansüstü programlarda yerine getirmek zorunluluğu olan yayın şartları için kullanılamayacağı yaklaşımını benimsemektedir.

Hacettepe Üniversitesi bünyesinde açık bilim, açık erişim, yayıncılık sahtekârlıkları sorunlarına kafa yoran seçkin bilimcileri içtenlikle tebrik ederim. Dilerim bu karar bütün üniversitelere emsal teşkil eder.

Daha fazlası için okuma-dinleme tavsiyeleri:

Astrolojinin kaygan zemini

Dün gece CNNTürk kanalında “Gündem Özel” programında astrolojiyi konuştular. Astrologlar Hakan Kırkoğlu, Ata Nirun ve Ozan Güner’e karşı, rasyonel düşünceyi savunma görevi, bilim yazarı değerli arkadaşım Tevfik Uyar ve astrofizikçi Dr. Selçuk Topal‘a düştü.

İki akılcıya karşı üç astrologun konuşması, üstelik ilk ve son konuşma sırasının astrologlara verilmesi nedeniyle bilimsel cevaplara çok vakit kalmadı. Hem Tevfik’in hem de Selçuk hocanın vakit darlığı yüzünden etraflı açıklama yapmalarının mümkün olmadığı görülüyordu. Belki bu, bir önceki haftadaki “hurafeler” konulu tartışmada astrologlara haksızlık yapıldığı algısıyla ilgili olabilir. Ne sebeple olursa olsun, astrologlar programda orantısız bir süre kullandılar.

Ama bunun en azından bir faydası olduğunu söyleyebilirim: Astrologların sürekli minder dışına kaçmaya çalışmaları, hedef saptırma, yanlış bağlantı, ad hominem gibi safsatalara düşkünlükleri ve yaptıkları işi tanımlama konusundaki tutarsızlıklarını etraflıca görme şansımız oldu. Karşılıklı tartışma konusunda kendini geliştirmek isteyen her bilimsel şüphecinin seyretmesini tavsiye ederim.

Tevfik “Astrolojinin Bilimle İmtihanı“nı yazdığından beri astrologlar onunla sık sık tartışmaya girer. Bu tartışmalarda gördüğüm bir acaiplik, onunla tartışan bütün astrologların “gerçek astroloji bu değil” demesi. Peki bu değil de ne? Pek belli değil ne olduğu. Açık eleştiri gelince, astrolojinin insanları onikiye bölmekten daha karmaşık olduğunu söylüyorlar, ama bunu söyleyenlerin bile yazdıklarına baktığınızda yaylar şöyle yapsın, kovalar böyle yapsın gibi, basbayağı onikiye bölmeye dayalı ifadeler kullanıyorlar.

Programın en can alıcı sorusu sunucu Deniz Bayramoğlu’ndan geldi: “Astrolojinin temel tezi nedir?” Bu sorunun cevabı, “gerçek astroloji”nin ne olduğu ve ne olmadığını tanımlamak için kritik önemde. Astrologların hiç birinin buna açık seçik bir cevap vermemesi, netlikten kaçınarak laf salatası içinde top çevirmeleri, en az net bir cevap kadar manidar aslında. Astrolojinin ne olduğu belirsiz bir uydurmalar yığını olduğu bu tanımsızlıktan belli zaten: Yıldızlar var, Jüpiter filan var, bir şeyler yapıyorlar, o kadar.

Sunucunun sorduğu kritik başka bir soru da, astrolojinin temel kaynak kitapları olup olmadığı idi. Sadece ortaçağda kalmış bir kitabı örnek verebildiler. Yani astrologlar kendilerini eleştirenleri “iyi araştırmamakla” suçluyorlar, ama ellerinde “astroloji budur” diye gösterecekleri bir kitap bile yok. Bu gülünç bir şey. Fizik, matematik, biyoloji, mühendislik, psikoloji, antropoloji disiplinlerinin her birinde, neredeyse herkesin temel başvuru olarak kabul ettiği eserler vardır. Mesela fizikçilere sorsalar neredeyse hepsi Feynman Fizik Dersleri’ni, Landau-Lifshitz serisini, veya bunlara denk başka bir eseri örnek verecektir. Astrolojinin Landau-Lifshitz’i hani eser? Onu geçtim, dünya çapında astrologların kendine model aldığı, “gerçek astrolog” kabul ettiği uzman kim? Astroloji nobeli olsaydı kime verirdik, ve neden?

Bütün bunların “astrolojinin temel tezi nedir?” sorusunun cevapsız bırakılmasıyla çok yakından ilgili olduğunu görmek zor olmasa gerek.

Bu bulanıklık aslında astrologların işine gelen bir şey. Bu şekilde hiç bir taahhütte bulunmak, hiç bir fikri net olarak savunmak zorunda değiller. Balık gibi kayıveriyorlar. Bazı astrologlar sağlık tavsiyesi mi veriyor? “Ben karşıyım, zaten onlar gerçek astrolog değil”. Takımyıldızlar sizin söylediğiniz tarihlere uymuyor mu? “Onlar sadece sembolik, maddi değil.” İddialarınız tutmuyor mu? “Bu bir bilim değil, sanat.”

Bu son nokta önemli. Programa çıkan astrologların üçü de astrolojinin bir bilim olmadığını açıkça kabul ettiler. Sanattır dediler, yaratıcılıktır dediler, sembolizm dediler. Ancak hiç bir yaratıcı sanatın dünyadaki olayları tahmin etme iddiası yok. Kübist ressamlar önümüzdeki ay mali sıkıntıda olacağınızı iddia etmezler. Sembolist şairler kralların ölümüne dair ciddi kehanetlerde bulunmazlar. Astrologların bu ifadeleri açıkça minder dışına kaçma, hesap vermekten kaçınma arzusunun işaretidir

Minder dışına kaçmakla kastım “Astroloji bilimsel değil mi diyorsunuz? Tamam, bilim değil” diyerek işin içinden sıyrılıvermek. Oysa, bu savunma astrologları fikri sorumluluktan kurtarmaz. Dünyadaki olayları açıkladığını ve gelecekte olacakları tahmin ettiğini iddia eden bir etkinlikten bahsediyoruz. “Astroloji bilim değildir” demek, söylediklerini ispat yükümlülüğünü ortadan kaldırmıyor. (Tevfik bu noktaya dikkat çekti, ama ne yazık ki yeterince açıklayabilecek kadar zamanı yoktu.)

Takımyıldızların aslana, balığa, koça benzetilmesinin nesnel bir tarafının olmadığı artık bariz. Dahası, astrologlar gök cisimlerinin dünyaya ve insanlara ne yoldan etki yaptığını da açıklamaktan aciz. Astrologların burçları tevil etmek için kullandıkları savunmalardan biri, bunların fiziksel değil “sembolik” veya “arşetipal” etkiler yaptığı. Yani, biz aslanı cesurluk ve liderliğin arşetipi olarak gördüğümüz için, o böyle bir etki yapıyormuş.

Arşetip ve sembol savunmasının tutar tarafı yok. Astrologlar “aslan burcusun” demese, aslan burcu olduğumuzu nereden bileceğiz? Kim kafasını kaldırıp Uranüs’ün “terazi evi”nde olduğuna bakıyor da bu arşetipten etkileniyor? (Uranüs’ün gözle görülemediğini de hesaba katın.) Üstelik her toplumun sembolizmi aynı değil. Aynı sembolizmi paylaşmayan Uzakdoğu veya Pasifik toplumlarında işlemiyor o zaman. Dahası, sembolizmin işlemesi için, o sembolizmi benimsemiş bir bilinç gerekli. Elektronik cihazların arızalanmasını öngörenler, o cihazların hangi sembolizmi algıladığını düşünüyor acaba?

Aslında bunların hepsi havanda su dövmek. Astroloji sanat mıdır, sembol müdür, bilim midir diye tartışmak yerine basitçe verilere bakarak karar vermek yeter. Veriler de astrolojinin öngörülerinin tutmadığını açık seçik gösteriyor zaten. Çürütülen iddialara “gerçek astroloji bu değil” diye karşılık verenler, gerçek olduğunu düşündükleri astroloji yöntemiyle, test edilebilir iddialar öne sürmekten kaçınmasa, o zaman astrolojinin doğru olduğunu görme şansımız olur. Ama heyhat! “Mali sıkıntılara karşı tedbir alın”, “ülkemiz komşularla diplomatik sorun yaşayabilir” gibi sade suya tirit, ne doğru ne yanlış ifadelerin arkasına saklanmak daha emniyetli geliyor astrologlara.

Astrolojiye, astronomi bağlantısını kullanarak payanda sağlamaya çalışmak yaygındır. “Astroloji olmasa astronomi olmazdı”, “o büyük gözlemevleri astroloji için yapıldı”, “meşhur astronomlar da astroloji yapmıştı” diyerek astronominin güvenilirliğinden astrolojiye pay çıkarmaya çalışıyorlar. Mesele şurada ki, astronomi bir gözlem bilimidir, astroloji ise yıldızlardan hikaye yazmaktır. Eski kralların ve papazların bu hikayeleri duymak istemeleri gözlemevlerinin kurulmasını kolaylaştırmış olabilir elbette, ama tek sebep bu değildi. Mevsimsel döngüleri takip edebilmek, takvimi hatasız oluşturmak, dini ayinlerin gün ve saatlerini belirlemek gibi amaçlar daha da önemliydi.

Kaldı ki astronominin kökünde bazı batıl inançlar olması, o batıl inançları doğrulamaz. Ortaçağda ölümsüzlük iksirini ve felsefe taşını elde etmek isteyen simyacılar, yaptıkları sayısız deneyde çeşitli maddeler arasındaki tepkimelerin ayrıntılarını keşfettiler. Modern kimya, kurşunu altına çevirme çabasının yan ürünü olarak serpildi. Ama bu gerçek, simyaya herhangi bir geçerlilik kazandırmıyor.

Astrologlar duygusal saldırılara başvurmaktan da çekinmiyorlar. Astronomi camiasının kendilerinden nefret ettiğini, faşizan şekilde susturmaya çalıştıklarını iddia etmeye bayılıyorlar. “Postmodernist bir anlayışla” diyor Kırkoğlu, “çok sesliği kucaklamak gerek. Kimse gerçek bilginin sahibi olduğunu söyleyemez.”

Süpermen postmodernistlere karşı.

Güzel bir şekilde, postmodernizm karikatürü haline getiriyor kendini Kırkoğlu. Herhalde aklında Feyerabend ve benzerlerinin, bilimsel bilginin bir üstünlüğü olmadığını, bir şamanın bilgisinin bir modern doktorun bilgisiyle aynı değerde olduğunu savundukları rölativist bilgi felsefesi var.

Bu tamamen yanlış bir düşünce. Hipotezlerin deney ve gözlem ile test edilmesi ile, “hastalıkların sebebi cinlerdir, dans edeyim de çıksınlar” demek bir değildir. Bilimsel yöntem, Tevfik’in de güzel ifade ettiği gibi, doğruyu bulmak için kullanılan standartların adıdır. “Bunun doğru olduğunu nereden biliyorsun?” sorusuna cevap verme yöntemidir. Bilimciler bu yöntemi diğer meslek gruplarından daha titizlikle uyguladıkları için adı “bilimsel yöntem” olmuştur, ama bilimciler için ayrı, çiftçiler için ayrı, astrologlar için ayrı bir bilgi edinme yöntemi yoktur. “Benim içime böyle doğdu, ispatlayamam, ama inanıyorum” diyen kendini kandırıyordur. Kendini istediği kadar kandırsın, zararı ona. Ama başkalarını da kandırmaya kalkarsa, akılcı insanların görevi onu frenlemektir. O zaman “benden nefret ediyorlar” diye ağlama hakkı olmaz.

Zaten “astroloji bilim değildir, sanattır, sembolizmdir” deyip, sonra “bizimki de bilgidir, bilginin tek sahibi siz değilsiniz” demek ayrı bir tutarsızlık. Sanatsa, bilgi olduğu iddia edilemez. Bilgiyse, teste tabi tutulmuş olması gerekir.

Ata Nirun’un bilimsel açıklamalara cevabı yine, kaygan bir pehlivan misali minder dışına kaçmaktan ibaret kaldı. Bilimsel açıklamaların “soğuk” olduğunu, birkaç kişiyi belki ikna edeceğini ama keyif almak isteyen çoğunluğa ulaşamayacağını söyledi. Yılların tecrübesiyle hedef kitlesini çok iyi tanımış elbette. Gerçekten de insanların çoğu rahatlatıcı yalanları gerçeklere tercih ederler. Ama bu, yalanın ifşa edilmesi zorunluluğunu ortadan kaldırmaz.

(Ata Nirun’un bilimcilerin yaratıcı düşünceden uzak olduklarını iddia etmesi de epeyce gülünçtü ve bilimsel konulardan ne kadar uzak olduğunu gösteriyordu. Bilimsel araştırma sürecinin içinde yaratıcılığın çok büyük rolü bir yana, en azından Richard Dawkins veya Carl Sagan okusaydı bilimsel konuların ne kadar şairane ve büyüleyici olabileceğini bilirdi.)

Astrolog argümanlarını baştan sona toparlayalım: Astroloji bilim değil, ama bilimsel yöntemin çürüttüğü iddialar “gerçek astroloji” değil. Astroloji bolca yorum, yaratıcı düşünce, sembolizmden oluşur. İşleyişine dair bilinen bir mekanizma yoktur. Doğru söyleyip söylemediği test edilmemiştir. Bu eleştirilere verilen tek cevap “bilim soğuk, astroloji sıcak”tır. Ortak bir standardı yoktur. Dört saatlik sohbette astrolojinin doğruluğuna dair elle tutulur bir kanıttan bahsedilmemiştir (Kırkoğlu’nun zikrettiği iki üç yayın hariç — onların da metodolojisini incelemek gerekir.)

Bunları alt alta koyduğumuzda şunu görüyoruz: Astroloji çoğunlukla uydurmalara dayalı bir iştir. Objektif gerçekle ilgilenmez, kendi gerçeğini yaratma iddiasındadır. Kendini savunmak için otoriteye atıf, eskiliğe atıf, hedef kaydırma, anlam kaydırma gibi safsatalardan başka çaresi yoktur.

Dört saatlik program sırasında bazen sabrım zorlansa da, sonunda bunu öğrenmiş olmak programı seyretmeye değdi. Herkese tavsiye ederim.

Yılbaşını kutlamak kültürümüze miss gibi uyar

Mutlu yıllarYıllardır hep süregelen bir zırıltı vardı da, böyle yaygara görmemiştim hiç. Yok yılbaşı kutlamak kültürümüze uymazmış, yok yabancı adetmiş, yok müslüman ülkede yabancıların adeti olmazmış. Okullara talimat göndermeler, cuma hutbeleri okutmalar, el ilanı dağıtmalar, maşallah dört koldan propaganda muharebesi başladı.

Nasıl uymuyormuş yılbaşı kutlamak kültürümüze? Basbayağı da kültürümüzün bir parçasıdır.

Yok, bahsettiğim şey Orta Asya’da Türkler çam süslermiş gibi yakıştırmalar değil. Öyle olsa da bana ne? Orta Asya’nın eski Türkleriyle ne ortaklığım var da buna sığınayım. İhtiyacım da yok, çünkü yılbaşı kutlamak kendimi bildim bileli bizim kültürümüzün bir parçasıdır. Kimse bunu unutturamaz, yok sayamaz.

Yüz yıldır bu ülkede insanlar yılbaşı geceleri özel şeyler yaparlar. Kimisi gazinoya gider, kimisi dağ otellerinin özel programına. Para harcamak istemeyen çıkar sokaklara, üşüye üşüye arkadaşlarıyla güler oynar. Sokağa çıkmak istemeyen evinde oturur, daha bir özenerek sofrasını kurar, eşini dostunu çağırır, tombala oynar, söyleşe konuşa gece yarısını bekler. Çocuklar bile gözlerini açık tutmaya çalışırlar onikiye kadar. Saat onikiyi vurunca ışıklar kapatılır, herkes birbirine sarılır, öpüşür, mutlu bir yıl diler.

Radyoda, televizyonda (eskiden tabii ki sadece TRT) özel eğlence programları olur. Çocukluğumdan hatırlarım, her Aralık’ın son haftası “bu yıl dansöz çıkacak mı?” sorusu ile geçerdi. Sonra seksenlerin ortasında çıktı dansöz (Nesrin Topkapı mıydı?), sonraki yıllarda ise kimsenin umurunda olmadı. Özel TV kanalları çıkınca her birinin ayrı eğlencesi oldu tabii.

Hediyeleşmek vardır, kırmızı don giymek vardır, “yeni yıla nasıl girersen öyle geçer” lafı vardır, hatta artık sinir bozuculuğuyla güldüren “seneye görüşürüz, bir senedir yiyoruz, ehehe” şakaları vardır.

Kültürümüze ait olması için daha ne olması lazım yahu?

Yılbaşı diğerleri gibi bir gün değildir. Bir bitişin, ve yeni bir başlangıcın hatırlatıcısıdır. Ömrümüzün geçişini farkederiz. “Koca yıl nereye gitti” dedirtir. Bir iç hesaplaşma yaparız, yeni kararlar veririz. “Bu sefer farklı olacak, bu sefer değişecek” deriz. Bazen değişebiliriz sahiden, bazen alışkanlıklarımıza yenik düşeriz, önemli değil. Yeni yıl yeni bir fırsattır, yeni bir sayfadır, yeni bir şanstır bizim için. Bu yüzden coşku verir zaten, zengini de yoksulu da mutlu eder.

Ve şimdi taliban müsveddeleri diyor ki, bizim kültürümüzde yılbaşı kutlaması filan yoktur, yapma!

Bir de öyle bir havayla söylüyorlar ki, sanki biz yıllardır yılbaşı neşesini yaşayanlar bir avuç marjinaliz, tek tük kelaynaklarız, ruhunu satmış kimliğini kaybetmiş hainleriz! Yıllardır bir şenlik havasında paylaştığımız yılbaşları hiç olmamış gibi davranmalıyız. Çünkü onlar öyle buyurdu, “kültürümüzde yoh!”

“Sen bildiğin gibi yap, ben kutlamıyorum” da değil, “ben kutlamıyorum, sen de kutlama!” diyorlar, arkasından gelen “yoksa fena olur” tehdidini ses tonlarında açıkça belli ederek. Çünkü madem “kültürümüzde yoh”, demek ki kutlayanlar bir avuç “kanı bozuk” azınlık, yani “sinek gibi ezeriz!”

Bu bir faşizm taktiği, başka bir şey değil. Kendi marjinalliklerini normal göstermeye çalışan bir avuç barbar, seslerinin yüksek çıkabilmesini fırsat bilip bize azınlıkta olduğumuzu, normal sandığımız alışkanlıklarımızın aslında “halkımızın değerlerine” aykırı olduğunu düşündürmeye çalışıyorlar.

Ülkenin kanını emen karanlık yuvası Diyanet, cuma hutbesinde yılbaşı kutlamalarına “değerlerimizle örtüşmeyen, insan hayatına katkısı olmayan gayrimeşru tutum ve davranışlar” ve “israf” demiş. Diyanet’in insan hayatını sefilleştirmek ve zulme kılıf uydurmak konusunda eşi benzeri olmayan katkılarını biliyoruz zaten. Ama benim yılbaşı kutlamama gayrımeşru demek kimsenin haddi değildir. İsrafa gelince, başkanı bir milyon liralık mersedese binen, benim kesemden dünyanın her tarafına camiler yaptırıp imam-müezzin maaşları dağıtan, birkaç bakanlığın toplamından fazla bütçeyi döke saça tüketen Diyanet, benim eğlenceme bakıp israf ahkâmı kesemez. Kendi paramı istediğim gibi harcarım, ona hesap vermem. Asıl o benim paramı harcamasının hesabını versin önce.

“Müslüman yılbaşı kutlamaz”mış. Peki müslüman ne yapar? Sahiden, nedir müslümanın hayatına renk katan şey? Yılbaşını kutlama, sevgililer gününü kutlama, Cumhuriyet bayramını kutlama. Ne yap onun yerine? Hiç. Ot gibi otur öyle, tatsız tuzsuz bir hayat içinde.Sanat günah, müzik günah, kadın erkek sohbet günah, içki zinhar günah! Fazla okuma, dinden çıkarsın. Fazla gezme, gavurlara benzersin. Neşelenmek yok, keyiflenmek yok. Teklif edebildikleri şey ancak, sabaha kadar Kuran oku, erkek korosundan ilahi dinle, Ramazan akşamları fesli işportacıların arasında dolaş. Sadece yılbaşı konusunda değil, modern hayatla ilgili alışkanlıklarımızın hepsine aynı muameleyi yapıyorlar. Karanlık kasaba muhafazakârlıklarının dışında kalan her şeye, kenef duvarı gibi meymenetsiz suratlarıyla standart cevapları: “Milli değerlerimize aykırı!”

Hayır! Kültürümün inkâr edilmesini reddediyorum. Yılbaşını kutlamak bizim bir kültür değerimizdir. Yobazın bunu beğenmemesi beni ilgilendirmez. Ben ona uymak zorunda değilim. O 31 Aralık gecesini diğer herhangi bir gece gibi geçirmek istiyorsa öyle yapsın. Yarı örtülü tehditlerle beni kendi renksiz, tatsız yobazlığına çekemeyecek. Bu yarı-insan güruhunun bağırmaları sizi yanıltmasın. Çoğunluk değiller, kültürün ne olduğunu onlar belirlemiyor. Sadece sessizliğimizden ve umutsuzluğumuzdan yararlanarak bizim kendimizi yalnız hissetmemizi istiyorlar. Ama yalnız değiliz. Bu ülkede hayatın anlamını güzellik, neşe ve sevgide bulan pek çok insan var. Geri çekilmeyeceğiz, kendimizi anormal zannetmeyeceğiz.

Yarın mezelerimi hazırlayacağım, soframı kuracağım, rakımı açacağım, sevdiklerimle birlikte yiyip içip yeni yılı kutlayacağım. Siz de kutlayın, neyle olursa olsun, ister içkinizle, ister çayınızla. Bir gün bile neşelenmenizi çekemeyen kara yobazlara inat, yeni bir yılı umutla karşılayın. Yılbaşı rastgele seçilmiş bir gün olabilir, ama bu onu önemsiz kılmaz. Her yılbaşı bize yeni bir başlangıç ilhamı verir. Her şeyi taş devrinde bırakmak isteyen mağara adamlarına inat, değişimin önünde durulamayacağını hatırlatır.

Bugün tutuklanan gazeteci Ahmet Şık demiş ki: “Hiç kimse enseyi karartmasın. Bu güç bu iktidar bunlara da kalmayacak ve Türkiye mutlaka aydınlığa kavuşacak.”

Mutlu yıllar!

Epiktetus, “Yaşama Rehberi” 14-17

epictetus

14. Çocuklarının, eşinin, arkadaşlarının sonsuza kadar yaşamalarını dilemekle aptallık edersin; bu, senin elinde olmayan bir şeyi dilemektir ve sana ait olmayan şeylere sahip olmayı istemektir. Keza, hizmetkârlarının hatasız ve dürüst olmasını istemek de aptallıktır; bu, kötülüğün kötülük değil de başka bir şey olmasını istemeye denktir. Arzu ettiğin şeylerde hüsrana uğramaman sadece kendi elinde olan şeylere odaklanmanla mümkün olur.

Arzuladığın şeyleri ihsan etme veya kaçındığın şeyleri engelleme gücüne sahip olanlar sana efendi olurlar. Özgür olabilmek için başkalarına bağlı olan hiç bir nimeti arzulama, hiç bir külfetten çekinme. Aksi halde onların kölesi olursun.

15. Her zaman bir ziyafetteymiş gibi davranman gerektiğini hatırla: Yiyecekler ve içecekler yanına geldiğinde elini uzat ve kibarca kâfi bir miktar al. Yanından geçip gidiyorsa onu çekiştirip durdurmaya çalışma. Henüz sana ulaşmadıysa iştahla gözün dönmesin, sana gelene kadar sıranı bekle. Çocuklarına, eşine, servetine ve makamına da aynı tavrı göster, böylece tanrıların ziyafet sofrasına oturmaya hak kazanırsın. Daha da ileri gidip önüne konan şeyleri bile almaktan imtina edebilirsen, tanrıların sofrasında sadece bir konuk olmaz, onlara denk olursun. Diogenes, Heraklitus ve onlar gibi başkaları aynen bu şekilde davranarak ilâhi olarak anılmayı hak etmişlerdir.

16. Birisini evladından ayrıldığı için veya işlerinde zarara uğradığı için üzüntüyle gözyaşı dökerken görürsen, dışarıdan görülen intibaya kapılıp durumunun gerçekten kötü olduğunu düşünme. Zihnini hazırlıklı tut; düşün ki bu kimse olayın kendisi yüzünden değil –öyle olsa başkaları da aynı acıyı çekerdi– olaya dair kendi hükümleri yüzünden acı çekiyor. Yine de ona destek olmaktan geri durma. Sözlerinle, hatta onun üzüntüsünü açıkça paylaşarak onu teselli et. Ama bu üzüntünün senin içine de sirayet etmemesine özen göster.

17. Bir müsameredeki bir aktör olduğunu hatırında tut. Oyunun nasıl olacağına yazarı karar verir: Kısa isterse kısa, uzun isterse uzun. Senin yoksul birini oynamanı uygun görmüş olabilir, veya bir kötürümü, bir hükümdarı, veya basit bit vatandaşı. Rolün ne olursa olsun onu doğana uygun şekilde oyna. Çünkü senin işin, sana tayin edilen karakteri en iyi şekilde canlandırmaktır. Karakteri seçme işi başkasına aittir.

Epictetus, Enchiridion (Yaşama Rehberi), bölüm 14-17

çev. Kaan Öztürk

(Bölüm 9-13)

Epiktetus, “Yaşama Rehberi”, 9-13

epictetus

9. Hastalıklar sadece vücudunun işlemesine engeldir, tercih yapma iradeni engelleyemezler, yeter ki senin iraden engellenmeyi tercih etmesin. Topallık bacağının kösteğidir, tercih yapma iradenin değil. Her şartta bunu kendine tekrarla. Göreceksin ki engeller seni değil, başka şeyleri kısıtlamaktadır.

10. Karşılaştığın her zorlukta, onunla baş etmek için hangi güçlere sahip olduğunu düşün. Çekici bir insanı görerek tahrik olduğunda, bu arzuya karşı kendini tutma gücün olduğunu keşfedersin. Acı çektiğinde tahammül gücünü keşfedersin. Hakarete uğradığında sabır gücünü keşfedersin. Zamanla bu alışkanlığın kuvvetlenir ve bu kuvvet dış etkilerin seni sürükleyip götürmesini engeller.

11. Asla “şunu kaybettim” deme, sadece “geri verdim” de. Çocuğun öldü mü? Hayır, geri verildi. Eşin öldü mü? Hayır, geri verildi. “Malıma mülküme el kondu.” O da geri verildi. “Ama onu alan kişi kötü biriydi.” Sana verilen şeyin geri alınması için kimin görevlendirildiğinden sana ne? Emanet sende olduğu sürece ona iyi bak, ama sana aitmiş gibi düşünme, bir handa konaklayan yolcu misali.

12. İlerleme kaydedebilmek için, “işlerime dikkat etmezsem yoksulluğa düşerim” veya “kölemi disiplinli olmaya zorlamazsam işe yaramazın teki olup çıkar” gibi düşünceleri terket. Yeis ve endişeden uzak olarak açlıktan ölmek, refah içinde huzursuz yaşamaktan iyidir. Sen mutsuz olacağına kölen işe yaramaz olsun, daha iyi.

Bunu sağlamak için değeri düşük şeylerle başlayarak – dökülen biraz yağ, çalınan bir miktar şarap – kendine şunu tekrarla: “Sükunet ve iç huzuru için ödenecek küçük bir bedel bu. Tamamen bedava hiç bir şey yok. Kölene seslendiğinde onun seni duymazdan gelmesi ihtimaline hazırlıklı ol, veya cevap verse bile, senin söylediğini yapmamasına. İç huzurunu ona emanet etme.

13. Dünya işleri konusunda bilgisiz veya saf olduğunu düşünebilirler. İlerleyebilmek uğruna, buna katlanman gerekiyor. Bir âlim olarak şöhret salmaya heveslenme. Başkaları senden etkilenebilir ve önemli biri olduğunu düşünebilir, bunlara kendini kaptırma. İradeni doğaya uygun hizada tutmaya çalışırken bir yandan da harici şeylerle ilgilenmen zordur. Birine fazlaca eğilirsen diğerini ihmal etmek zorunda kalırsın.

Epictetus, Enchiridion (Yaşama Rehberi), bölüm 9-13

çev. Kaan Öztürk

(Bölüm 5-8) (Bölüm 14-17)

Epiktetus, “Yaşama Rehberi”, 5-8

epictetus

5. İnsanları olaylar değil, olaylar hakkındaki kanaatleri ürkütür. Sözgelişi, ölüm korkulacak bir şey değildir; olsaydı Sokrates de ölümden korkardı. Hayır, ölüm hakkında korkunç olan tek şey insanların onu korkunç bulmasıdır. Bu yüzden engellendiğimizde, ürkütüldüğümüzde veya üzüldüğümüzde, suçu asla başkasına değil, ama kendimize, kendi kanaatlerimize yükleyelim. Başkalarını kendi talihsizliklerimiz için suçlamak eğitimimizin eksikliğini, kendimizi suçlamak eğitimimizin başladığını, ne kendimizi ne de başkasını suçlamak ise eğitimimizin tamamlandığını gösterir.

6. Kendine ait olmayan hiç bir meziyetle gurur duyma. Bir atın gurura kapılıp “ben çok güzel bir atım” demesi kabul edilebilir. Ama sen gururla “çok güzel bir atım var” diyorsan bilmelisin ki, aslında sadece ata ait olan bir meziyetle gurur duymaktasın. Sana ait olan nedir? Sadece, nesnelerin görüntülerine karşı verdiğin tepki. Görüntülere karşı doğaya uygun bir tepki verdiğinde aklını kullandığın için gurur duyabilirsin, çünkü o zaman kendine ait olan bir meziyetle gurur duymaktasın.

7. Düşün ki bir deniz yolculuğundasın, gemi limana yanaştı ve sen su almak için karaya çıktın. Gezerken oyalanabilirsin, belki birkaç midye ve birkaç sebze alırsın. Ama kulağın her an gemide olmalı, kaptan geri çağırıyor mu diye sık sık dönüp bakmalısın. Çağrıldığın anda, elinde ne varsa hemen bırakıp gemiye dönmek zorundasın, yoksa bir koyun gibi elin ayağın bağlanarak sürüklenirsin.

Hayat da böyledir. Midyeler ve sebzeler yerine bir eş ve çocuk edinmiş olabilirsin. Ama kaptan çağırdığında onlarla bir ilgin kalmaz artık, onları bırakman ve gemiye gitmen gerekir. Ve eğer yaşlıysan, asla gemiden fazla uzaklaşma, yoksa çağrıldığın zaman vaktinde yetişmen zor olur.

8. Olayların senin arzuladığın şekilde gelişmesini dileme. Onun yerine, olması gerektiği gibi gelişmesini dile. O zaman huzur bulursun.

Epictetus, Enchiridion (Yaşama Rehberi), bölüm 5-8

çev. Kaan Öztürk

(Bölüm 2-4)  (Bölüm 9-13)

Epiktetus, “Yaşama Rehberi”, 2-4

epictetus

2. Arzunun peşinden gittiğinde, arzu edilen şeye ulaşmayı beklersin. İstemediğin bir şeyden kaçındığında ise o şeyden uzak kalabilmeyi umarsın. Ancak, arzu ettiği nesneye ulaşamayan kişi hayal kırıklığına uğrar. Kaçınmak istediği şeyden kurtulamayan kişi ise mutsuz olur. Öyleyse sadece, doğal kabiliyetine aykırı şeylerden kaçınmaya çalış, çünkü kontrolün altında olan şey sadece odur. O zaman uzak durmak istediğin hiç bir şey sana uğrayamaz. Ama kaçınmak istediğin şey hastalık, ölüm, veya fakirlikse sefil olursun, çünkü bunları engellemek senin elinde değildir. O halde, gücünün yetmediği hiç bir şeyden kaçınmaya çalışma; kaçındığın şey gücümüzün yettiği doğamıza aykırı giden şeyler olsun. Şu an için, arzularını tamamen bastır, çünkü kontrolün altında olmayan şeyleri arzuladığında hayal kırıklığına uğraman kaçınılmazdır. Kontrolün altında olan ve arzulamakta haklı olduğun şeylerin ise hiç birine henüz ulaşabilir durumda değilsin. Bir şeyi elde etmek veya ondan kaçınmak gerektiğinde atacağın adımlar küçük, ölçülü ve dikkatli olsun.

3. En basit nesnelerden başlayarak, güzel bulduğun, işine yarayan veya çok sevdiğin bir nesneye karşı kendine şunu sor: “Doğası nedir?” Bir bardağı çok seviyorsan, onun sadece bir bardak olduğunu düşün. Böylece düşüp kırılmasına dayanabilirsin. Çocuğuna veya karına sarılırken bir ölümlüye sarıldığını düşün. Böylece onların ölümüne katlanabilirsin.

4. Bir işe girişeceğin zaman, işin doğasının ne olduğunu önceden düşün. Hamama gideceksen, hamamda olan bitenleri gözünde canlandır: Bazıları etrafa su sıçratır, bazısı itişir kakışır, bazıları sövüp sayar, bazıları da hırsızlık yapar. Bu işe emniyetle başlamak için kendine şöyle de: “Hamama gideceğim ve zihnimi doğaya uyumlu halde tutacağım.” Her türlü eylemde aynı şekilde davran. Böylece, mesela hamamda bir terslikle karşılaşmaya hazır olursun: “Arzu ettiğim şey sadece banyo yapmak değil, aynı zamanda zihnimi doğaya uyumlu halde tutmak; ama olanlara kafamı takarsam bunu yapamam.

Epictetus, Enchiridion (Yaşama Rehberi), bölüm 2-4

çev. Kaan Öztürk

(Bölüm 1 için tıklayın)

Epiktetus, “Yaşama Rehberi” 1

epictetus

Gücümüzün yettiği şeyler vardır, gücümüzün yetmediği şeyler vardır. Gücümüzün yettiği şeyler fikirlerimiz, amaçlarımız, arzuladıklarımız, kaçındıklarımızdır; kısacası bize bağlı şeylerdir. Gücümüzün yetmediği şeyler ise bedenimiz, mülkümüz, itibarımız, makamımızdır; kısacası tamamen bize bağlı olmayan şeylerdir.

Gücümüzün yettiği şeyler, doğaları gereği özgürdür, kısıtlanmamıştır, engelsizdir; ama irademizin dışında olanlar zayıftır, zincirlidir, engellenebilir, ve başkalarına bağımlıdır. O yüzden eğer doğası gereği zincirli olan bir şeyi özgür sayarsan, başkasına bağlı olanı senindir sanırsan, tökezlersin, pişman olursun, huzursuz olursun, tanrıları ve insanları suçlarsın. Ama yalnızca senin iradene bağlı olanın sana ait olduğunu, başkasının iradesine bağlı olanın da ona ait olduğunu anlarsan kimse seni zorlayamaz, kimse seni kısıtlayamaz. Kimsede kabahat bulmaz, kimseyi itham etmezsin. İsteğinin dışında hiç bir şey yapmazsın, kimse seni incitemez, hiç düşmanın olmaz, çünkü hiç bir şeyin sana zarar vermesi mümkün olmaz.

Böyle büyük hedeflere yöneldiğinde, onlara ulaşmak için olağanüstü gayret göstermen gerektiğini hatırla. Bazı şeylerden tamamen vazgeçmen, bazılarını da geçici olarak terketmen gerekecektir. Güç ve servet peşinde koşarken bir yandan da bu hedeflere ulaşmaya çalışırsan başarısız olabilirsin, çünkü içindeki arzu öbür taraftadır; bu sebeple de, sana özgürlük ve tatmin getirebilecek yegane şeylere ulaşmanın mümkün olmayacağı kesindir.

Karşına çıkan rahatsız edici görüntülere “Sen sadece bir görüntüsün ve gerçek değilsin” diye karşılık vermeye kendini alıştır. Sonra onu kurallarınla incele, öncelikle de şu kuralla: “Bu gücümün yettiği bir şey mi, yoksa gücümün dışında mı?” Eğer gücünün dışında kalıyorsa, “bu benim için bir hiçtir” demeye hazır ol.

Epictetus, Enchiridion (Yaşama Rehberi), bölüm 1

çev. Kaan Öztürk