Yılbaşını kutlamak kültürümüze miss gibi uyar

Mutlu yıllarYıllardır hep süregelen bir zırıltı vardı da, böyle yaygara görmemiştim hiç. Yok yılbaşı kutlamak kültürümüze uymazmış, yok yabancı adetmiş, yok müslüman ülkede yabancıların adeti olmazmış. Okullara talimat göndermeler, cuma hutbeleri okutmalar, el ilanı dağıtmalar, maşallah dört koldan propaganda muharebesi başladı.

Nasıl uymuyormuş yılbaşı kutlamak kültürümüze? Basbayağı da kültürümüzün bir parçasıdır.

Yok, bahsettiğim şey Orta Asya’da Türkler çam süslermiş gibi yakıştırmalar değil. Öyle olsa da bana ne? Orta Asya’nın eski Türkleriyle ne ortaklığım var da buna sığınayım. İhtiyacım da yok, çünkü yılbaşı kutlamak kendimi bildim bileli bizim kültürümüzün bir parçasıdır. Kimse bunu unutturamaz, yok sayamaz.

Yüz yıldır bu ülkede insanlar yılbaşı geceleri özel şeyler yaparlar. Kimisi gazinoya gider, kimisi dağ otellerinin özel programına. Para harcamak istemeyen çıkar sokaklara, üşüye üşüye arkadaşlarıyla güler oynar. Sokağa çıkmak istemeyen evinde oturur, daha bir özenerek sofrasını kurar, eşini dostunu çağırır, tombala oynar, söyleşe konuşa gece yarısını bekler. Çocuklar bile gözlerini açık tutmaya çalışırlar onikiye kadar. Saat onikiyi vurunca ışıklar kapatılır, herkes birbirine sarılır, öpüşür, mutlu bir yıl diler.

Radyoda, televizyonda (eskiden tabii ki sadece TRT) özel eğlence programları olur. Çocukluğumdan hatırlarım, her Aralık’ın son haftası “bu yıl dansöz çıkacak mı?” sorusu ile geçerdi. Sonra seksenlerin ortasında çıktı dansöz (Nesrin Topkapı mıydı?), sonraki yıllarda ise kimsenin umurunda olmadı. Özel TV kanalları çıkınca her birinin ayrı eğlencesi oldu tabii.

Hediyeleşmek vardır, kırmızı don giymek vardır, “yeni yıla nasıl girersen öyle geçer” lafı vardır, hatta artık sinir bozuculuğuyla güldüren “seneye görüşürüz, bir senedir yiyoruz, ehehe” şakaları vardır.

Kültürümüze ait olması için daha ne olması lazım yahu?

Yılbaşı diğerleri gibi bir gün değildir. Bir bitişin, ve yeni bir başlangıcın hatırlatıcısıdır. Ömrümüzün geçişini farkederiz. “Koca yıl nereye gitti” dedirtir. Bir iç hesaplaşma yaparız, yeni kararlar veririz. “Bu sefer farklı olacak, bu sefer değişecek” deriz. Bazen değişebiliriz sahiden, bazen alışkanlıklarımıza yenik düşeriz, önemli değil. Yeni yıl yeni bir fırsattır, yeni bir sayfadır, yeni bir şanstır bizim için. Bu yüzden coşku verir zaten, zengini de yoksulu da mutlu eder.

Ve şimdi taliban müsveddeleri diyor ki, bizim kültürümüzde yılbaşı kutlaması filan yoktur, yapma!

Bir de öyle bir havayla söylüyorlar ki, sanki biz yıllardır yılbaşı neşesini yaşayanlar bir avuç marjinaliz, tek tük kelaynaklarız, ruhunu satmış kimliğini kaybetmiş hainleriz! Yıllardır bir şenlik havasında paylaştığımız yılbaşları hiç olmamış gibi davranmalıyız. Çünkü onlar öyle buyurdu, “kültürümüzde yoh!”

“Sen bildiğin gibi yap, ben kutlamıyorum” da değil, “ben kutlamıyorum, sen de kutlama!” diyorlar, arkasından gelen “yoksa fena olur” tehdidini ses tonlarında açıkça belli ederek. Çünkü madem “kültürümüzde yoh”, demek ki kutlayanlar bir avuç “kanı bozuk” azınlık, yani “sinek gibi ezeriz!”

Bu bir faşizm taktiği, başka bir şey değil. Kendi marjinalliklerini normal göstermeye çalışan bir avuç barbar, seslerinin yüksek çıkabilmesini fırsat bilip bize azınlıkta olduğumuzu, normal sandığımız alışkanlıklarımızın aslında “halkımızın değerlerine” aykırı olduğunu düşündürmeye çalışıyorlar.

Ülkenin kanını emen karanlık yuvası Diyanet, cuma hutbesinde yılbaşı kutlamalarına “değerlerimizle örtüşmeyen, insan hayatına katkısı olmayan gayrimeşru tutum ve davranışlar” ve “israf” demiş. Diyanet’in insan hayatını sefilleştirmek ve zulme kılıf uydurmak konusunda eşi benzeri olmayan katkılarını biliyoruz zaten. Ama benim yılbaşı kutlamama gayrımeşru demek kimsenin haddi değildir. İsrafa gelince, başkanı bir milyon liralık mersedese binen, benim kesemden dünyanın her tarafına camiler yaptırıp imam-müezzin maaşları dağıtan, birkaç bakanlığın toplamından fazla bütçeyi döke saça tüketen Diyanet, benim eğlenceme bakıp israf ahkâmı kesemez. Kendi paramı istediğim gibi harcarım, ona hesap vermem. Asıl o benim paramı harcamasının hesabını versin önce.

“Müslüman yılbaşı kutlamaz”mış. Peki müslüman ne yapar? Sahiden, nedir müslümanın hayatına renk katan şey? Yılbaşını kutlama, sevgililer gününü kutlama, Cumhuriyet bayramını kutlama. Ne yap onun yerine? Hiç. Ot gibi otur öyle, tatsız tuzsuz bir hayat içinde.Sanat günah, müzik günah, kadın erkek sohbet günah, içki zinhar günah! Fazla okuma, dinden çıkarsın. Fazla gezme, gavurlara benzersin. Neşelenmek yok, keyiflenmek yok. Teklif edebildikleri şey ancak, sabaha kadar Kuran oku, erkek korosundan ilahi dinle, Ramazan akşamları fesli işportacıların arasında dolaş. Sadece yılbaşı konusunda değil, modern hayatla ilgili alışkanlıklarımızın hepsine aynı muameleyi yapıyorlar. Karanlık kasaba muhafazakârlıklarının dışında kalan her şeye, kenef duvarı gibi meymenetsiz suratlarıyla standart cevapları: “Milli değerlerimize aykırı!”

Hayır! Kültürümün inkâr edilmesini reddediyorum. Yılbaşını kutlamak bizim bir kültür değerimizdir. Yobazın bunu beğenmemesi beni ilgilendirmez. Ben ona uymak zorunda değilim. O 31 Aralık gecesini diğer herhangi bir gece gibi geçirmek istiyorsa öyle yapsın. Yarı örtülü tehditlerle beni kendi renksiz, tatsız yobazlığına çekemeyecek. Bu yarı-insan güruhunun bağırmaları sizi yanıltmasın. Çoğunluk değiller, kültürün ne olduğunu onlar belirlemiyor. Sadece sessizliğimizden ve umutsuzluğumuzdan yararlanarak bizim kendimizi yalnız hissetmemizi istiyorlar. Ama yalnız değiliz. Bu ülkede hayatın anlamını güzellik, neşe ve sevgide bulan pek çok insan var. Geri çekilmeyeceğiz, kendimizi anormal zannetmeyeceğiz.

Yarın mezelerimi hazırlayacağım, soframı kuracağım, rakımı açacağım, sevdiklerimle birlikte yiyip içip yeni yılı kutlayacağım. Siz de kutlayın, neyle olursa olsun, ister içkinizle, ister çayınızla. Bir gün bile neşelenmenizi çekemeyen kara yobazlara inat, yeni bir yılı umutla karşılayın. Yılbaşı rastgele seçilmiş bir gün olabilir, ama bu onu önemsiz kılmaz. Her yılbaşı bize yeni bir başlangıç ilhamı verir. Her şeyi taş devrinde bırakmak isteyen mağara adamlarına inat, değişimin önünde durulamayacağını hatırlatır.

Bugün tutuklanan gazeteci Ahmet Şık demiş ki: “Hiç kimse enseyi karartmasın. Bu güç bu iktidar bunlara da kalmayacak ve Türkiye mutlaka aydınlığa kavuşacak.”

Mutlu yıllar!

Epiktetus, “Yaşama Rehberi” 14-17

epictetus

14. Çocuklarının, eşinin, arkadaşlarının sonsuza kadar yaşamalarını dilemekle aptallık edersin; bu, senin elinde olmayan bir şeyi dilemektir ve sana ait olmayan şeylere sahip olmayı istemektir. Keza, hizmetkârlarının hatasız ve dürüst olmasını istemek de aptallıktır; bu, kötülüğün kötülük değil de başka bir şey olmasını istemeye denktir. Arzu ettiğin şeylerde hüsrana uğramaman sadece kendi elinde olan şeylere odaklanmanla mümkün olur.

Arzuladığın şeyleri ihsan etme veya kaçındığın şeyleri engelleme gücüne sahip olanlar sana efendi olurlar. Özgür olabilmek için başkalarına bağlı olan hiç bir nimeti arzulama, hiç bir külfetten çekinme. Aksi halde onların kölesi olursun.

15. Her zaman bir ziyafetteymiş gibi davranman gerektiğini hatırla: Yiyecekler ve içecekler yanına geldiğinde elini uzat ve kibarca kâfi bir miktar al. Yanından geçip gidiyorsa onu çekiştirip durdurmaya çalışma. Henüz sana ulaşmadıysa iştahla gözün dönmesin, sana gelene kadar sıranı bekle. Çocuklarına, eşine, servetine ve makamına da aynı tavrı göster, böylece tanrıların ziyafet sofrasına oturmaya hak kazanırsın. Daha da ileri gidip önüne konan şeyleri bile almaktan imtina edebilirsen, tanrıların sofrasında sadece bir konuk olmaz, onlara denk olursun. Diogenes, Heraklitus ve onlar gibi başkaları aynen bu şekilde davranarak ilâhi olarak anılmayı hak etmişlerdir.

16. Birisini evladından ayrıldığı için veya işlerinde zarara uğradığı için üzüntüyle gözyaşı dökerken görürsen, dışarıdan görülen intibaya kapılıp durumunun gerçekten kötü olduğunu düşünme. Zihnini hazırlıklı tut; düşün ki bu kimse olayın kendisi yüzünden değil –öyle olsa başkaları da aynı acıyı çekerdi– olaya dair kendi hükümleri yüzünden acı çekiyor. Yine de ona destek olmaktan geri durma. Sözlerinle, hatta onun üzüntüsünü açıkça paylaşarak onu teselli et. Ama bu üzüntünün senin içine de sirayet etmemesine özen göster.

17. Bir müsameredeki bir aktör olduğunu hatırında tut. Oyunun nasıl olacağına yazarı karar verir: Kısa isterse kısa, uzun isterse uzun. Senin yoksul birini oynamanı uygun görmüş olabilir, veya bir kötürümü, bir hükümdarı, veya basit bit vatandaşı. Rolün ne olursa olsun onu doğana uygun şekilde oyna. Çünkü senin işin, sana tayin edilen karakteri en iyi şekilde canlandırmaktır. Karakteri seçme işi başkasına aittir.

Epictetus, Enchiridion (Yaşama Rehberi), bölüm 14-17

çev. Kaan Öztürk

(Bölüm 9-13)

Epiktetus, “Yaşama Rehberi”, 9-13

epictetus

9. Hastalıklar sadece vücudunun işlemesine engeldir, tercih yapma iradeni engelleyemezler, yeter ki senin iraden engellenmeyi tercih etmesin. Topallık bacağının kösteğidir, tercih yapma iradenin değil. Her şartta bunu kendine tekrarla. Göreceksin ki engeller seni değil, başka şeyleri kısıtlamaktadır.

10. Karşılaştığın her zorlukta, onunla baş etmek için hangi güçlere sahip olduğunu düşün. Çekici bir insanı görerek tahrik olduğunda, bu arzuya karşı kendini tutma gücün olduğunu keşfedersin. Acı çektiğinde tahammül gücünü keşfedersin. Hakarete uğradığında sabır gücünü keşfedersin. Zamanla bu alışkanlığın kuvvetlenir ve bu kuvvet dış etkilerin seni sürükleyip götürmesini engeller.

11. Asla “şunu kaybettim” deme, sadece “geri verdim” de. Çocuğun öldü mü? Hayır, geri verildi. Eşin öldü mü? Hayır, geri verildi. “Malıma mülküme el kondu.” O da geri verildi. “Ama onu alan kişi kötü biriydi.” Sana verilen şeyin geri alınması için kimin görevlendirildiğinden sana ne? Emanet sende olduğu sürece ona iyi bak, ama sana aitmiş gibi düşünme, bir handa konaklayan yolcu misali.

12. İlerleme kaydedebilmek için, “işlerime dikkat etmezsem yoksulluğa düşerim” veya “kölemi disiplinli olmaya zorlamazsam işe yaramazın teki olup çıkar” gibi düşünceleri terket. Yeis ve endişeden uzak olarak açlıktan ölmek, refah içinde huzursuz yaşamaktan iyidir. Sen mutsuz olacağına kölen işe yaramaz olsun, daha iyi.

Bunu sağlamak için değeri düşük şeylerle başlayarak – dökülen biraz yağ, çalınan bir miktar şarap – kendine şunu tekrarla: “Sükunet ve iç huzuru için ödenecek küçük bir bedel bu. Tamamen bedava hiç bir şey yok. Kölene seslendiğinde onun seni duymazdan gelmesi ihtimaline hazırlıklı ol, veya cevap verse bile, senin söylediğini yapmamasına. İç huzurunu ona emanet etme.

13. Dünya işleri konusunda bilgisiz veya saf olduğunu düşünebilirler. İlerleyebilmek uğruna, buna katlanman gerekiyor. Bir âlim olarak şöhret salmaya heveslenme. Başkaları senden etkilenebilir ve önemli biri olduğunu düşünebilir, bunlara kendini kaptırma. İradeni doğaya uygun hizada tutmaya çalışırken bir yandan da harici şeylerle ilgilenmen zordur. Birine fazlaca eğilirsen diğerini ihmal etmek zorunda kalırsın.

Epictetus, Enchiridion (Yaşama Rehberi), bölüm 9-13

çev. Kaan Öztürk

(Bölüm 5-8) (Bölüm 14-17)

Epiktetus, “Yaşama Rehberi”, 5-8

epictetus

5. İnsanları olaylar değil, olaylar hakkındaki kanaatleri ürkütür. Sözgelişi, ölüm korkulacak bir şey değildir; olsaydı Sokrates de ölümden korkardı. Hayır, ölüm hakkında korkunç olan tek şey insanların onu korkunç bulmasıdır. Bu yüzden engellendiğimizde, ürkütüldüğümüzde veya üzüldüğümüzde, suçu asla başkasına değil, ama kendimize, kendi kanaatlerimize yükleyelim. Başkalarını kendi talihsizliklerimiz için suçlamak eğitimimizin eksikliğini, kendimizi suçlamak eğitimimizin başladığını, ne kendimizi ne de başkasını suçlamak ise eğitimimizin tamamlandığını gösterir.

6. Kendine ait olmayan hiç bir meziyetle gurur duyma. Bir atın gurura kapılıp “ben çok güzel bir atım” demesi kabul edilebilir. Ama sen gururla “çok güzel bir atım var” diyorsan bilmelisin ki, aslında sadece ata ait olan bir meziyetle gurur duymaktasın. Sana ait olan nedir? Sadece, nesnelerin görüntülerine karşı verdiğin tepki. Görüntülere karşı doğaya uygun bir tepki verdiğinde aklını kullandığın için gurur duyabilirsin, çünkü o zaman kendine ait olan bir meziyetle gurur duymaktasın.

7. Düşün ki bir deniz yolculuğundasın, gemi limana yanaştı ve sen su almak için karaya çıktın. Gezerken oyalanabilirsin, belki birkaç midye ve birkaç sebze alırsın. Ama kulağın her an gemide olmalı, kaptan geri çağırıyor mu diye sık sık dönüp bakmalısın. Çağrıldığın anda, elinde ne varsa hemen bırakıp gemiye dönmek zorundasın, yoksa bir koyun gibi elin ayağın bağlanarak sürüklenirsin.

Hayat da böyledir. Midyeler ve sebzeler yerine bir eş ve çocuk edinmiş olabilirsin. Ama kaptan çağırdığında onlarla bir ilgin kalmaz artık, onları bırakman ve gemiye gitmen gerekir. Ve eğer yaşlıysan, asla gemiden fazla uzaklaşma, yoksa çağrıldığın zaman vaktinde yetişmen zor olur.

8. Olayların senin arzuladığın şekilde gelişmesini dileme. Onun yerine, olması gerektiği gibi gelişmesini dile. O zaman huzur bulursun.

Epictetus, Enchiridion (Yaşama Rehberi), bölüm 5-8

çev. Kaan Öztürk

(Bölüm 2-4)  (Bölüm 9-13)

Epiktetus, “Yaşama Rehberi”, 2-4

epictetus

2. Arzunun peşinden gittiğinde, arzu edilen şeye ulaşmayı beklersin. İstemediğin bir şeyden kaçındığında ise o şeyden uzak kalabilmeyi umarsın. Ancak, arzu ettiği nesneye ulaşamayan kişi hayal kırıklığına uğrar. Kaçınmak istediği şeyden kurtulamayan kişi ise mutsuz olur. Öyleyse sadece, doğal kabiliyetine aykırı şeylerden kaçınmaya çalış, çünkü kontrolün altında olan şey sadece odur. O zaman uzak durmak istediğin hiç bir şey sana uğrayamaz. Ama kaçınmak istediğin şey hastalık, ölüm, veya fakirlikse sefil olursun, çünkü bunları engellemek senin elinde değildir. O halde, gücünün yetmediği hiç bir şeyden kaçınmaya çalışma; kaçındığın şey gücümüzün yettiği doğamıza aykırı giden şeyler olsun. Şu an için, arzularını tamamen bastır, çünkü kontrolün altında olmayan şeyleri arzuladığında hayal kırıklığına uğraman kaçınılmazdır. Kontrolün altında olan ve arzulamakta haklı olduğun şeylerin ise hiç birine henüz ulaşabilir durumda değilsin. Bir şeyi elde etmek veya ondan kaçınmak gerektiğinde atacağın adımlar küçük, ölçülü ve dikkatli olsun.

3. En basit nesnelerden başlayarak, güzel bulduğun, işine yarayan veya çok sevdiğin bir nesneye karşı kendine şunu sor: “Doğası nedir?” Bir bardağı çok seviyorsan, onun sadece bir bardak olduğunu düşün. Böylece düşüp kırılmasına dayanabilirsin. Çocuğuna veya karına sarılırken bir ölümlüye sarıldığını düşün. Böylece onların ölümüne katlanabilirsin.

4. Bir işe girişeceğin zaman, işin doğasının ne olduğunu önceden düşün. Hamama gideceksen, hamamda olan bitenleri gözünde canlandır: Bazıları etrafa su sıçratır, bazısı itişir kakışır, bazıları sövüp sayar, bazıları da hırsızlık yapar. Bu işe emniyetle başlamak için kendine şöyle de: “Hamama gideceğim ve zihnimi doğaya uyumlu halde tutacağım.” Her türlü eylemde aynı şekilde davran. Böylece, mesela hamamda bir terslikle karşılaşmaya hazır olursun: “Arzu ettiğim şey sadece banyo yapmak değil, aynı zamanda zihnimi doğaya uyumlu halde tutmak; ama olanlara kafamı takarsam bunu yapamam.

Epictetus, Enchiridion (Yaşama Rehberi), bölüm 2-4

çev. Kaan Öztürk

(Bölüm 1 için tıklayın)

Epiktetus, “Yaşama Rehberi” 1

epictetus

Gücümüzün yettiği şeyler vardır, gücümüzün yetmediği şeyler vardır. Gücümüzün yettiği şeyler fikirlerimiz, amaçlarımız, arzuladıklarımız, kaçındıklarımızdır; kısacası bize bağlı şeylerdir. Gücümüzün yetmediği şeyler ise bedenimiz, mülkümüz, itibarımız, makamımızdır; kısacası tamamen bize bağlı olmayan şeylerdir.

Gücümüzün yettiği şeyler, doğaları gereği özgürdür, kısıtlanmamıştır, engelsizdir; ama irademizin dışında olanlar zayıftır, zincirlidir, engellenebilir, ve başkalarına bağımlıdır. O yüzden eğer doğası gereği zincirli olan bir şeyi özgür sayarsan, başkasına bağlı olanı senindir sanırsan, tökezlersin, pişman olursun, huzursuz olursun, tanrıları ve insanları suçlarsın. Ama yalnızca senin iradene bağlı olanın sana ait olduğunu, başkasının iradesine bağlı olanın da ona ait olduğunu anlarsan kimse seni zorlayamaz, kimse seni kısıtlayamaz. Kimsede kabahat bulmaz, kimseyi itham etmezsin. İsteğinin dışında hiç bir şey yapmazsın, kimse seni incitemez, hiç düşmanın olmaz, çünkü hiç bir şeyin sana zarar vermesi mümkün olmaz.

Böyle büyük hedeflere yöneldiğinde, onlara ulaşmak için olağanüstü gayret göstermen gerektiğini hatırla. Bazı şeylerden tamamen vazgeçmen, bazılarını da geçici olarak terketmen gerekecektir. Güç ve servet peşinde koşarken bir yandan da bu hedeflere ulaşmaya çalışırsan başarısız olabilirsin, çünkü içindeki arzu öbür taraftadır; bu sebeple de, sana özgürlük ve tatmin getirebilecek yegane şeylere ulaşmanın mümkün olmayacağı kesindir.

Karşına çıkan rahatsız edici görüntülere “Sen sadece bir görüntüsün ve gerçek değilsin” diye karşılık vermeye kendini alıştır. Sonra onu kurallarınla incele, öncelikle de şu kuralla: “Bu gücümün yettiği bir şey mi, yoksa gücümün dışında mı?” Eğer gücünün dışında kalıyorsa, “bu benim için bir hiçtir” demeye hazır ol.

Epictetus, Enchiridion (Yaşama Rehberi), bölüm 1

çev. Kaan Öztürk

Yenimahalle’nin esrarengiz(!) Sayısal Loto başarısı

Yalansavar

Önceki bir yazıda loto ve piyango gibi çekilişlerdeki “manidar” yapıların aslında rastgeleliğin normal bir özelliği olduğunu yazmıştım. Dünyanın her yerinde çok ilginç tesadüfler ortaya çıkıyor. Gerçek rastgelelik içinde böyle ilginç şeylerin ortaya çıkmasını da bekleriz zaten. Ama insan zihni rastgeleliği kabul edemiyor. Her olgunun altında yatan bir düzen arıyor; bulamazsa hayal ediyor.

Buna rağmen bazı şeyler o kadar üstüste geliyor ki, insanın gözü, aklına isyan ediyor. “Gerçekten de işin içinde birşey mi var acaba?” demeye başlıyor insan. Mesela değerli okurumuz jerfi’nin gönderdiği ilginç haber gibi:

Dün gerçekleştirilen Sayısal Loto çekilişinde büyük ikramiye bir kez daha Ankara Yenimahalle’ye çıktı. Dünkü ikramiye ile son üç yılda Ankara Yenimahalle 18’inci kez büyük ikramiyeyi kazanmış oldu….

Yenimahalle daha önce de son üç yılda 17 kez şans oyunlarını kazanmasıyla gündeme gelmişti…. Yenimahalle son olarak 18 Haziran 2016 tarihli sayısal loto çekilişinde 1 milyon 368 bin liralık ikramiyeyi kazanmıştı…

Haydaa! “Lotoda kazanma formülü palavradan…

View original post 1.333 kelime daha

Elektrik çarpanı “topraklamak”

Yalansavar

Antik çağdaki Likya Birliği’nin başkenti Xanthos’un bugünkü adı Kınık’tır. Yanıbaşındaki Kaş’a göre denize daha uzak, sessiz, sakin bir yerdir. Eski taş lahitler, üstlerinde güneşlenen kertenkelelere ve çevrelerinde biten dikenlere aldırmadan, güneşin üstlerinden kimbilir kaçıncı bin kez geçişini seyrederler, huzur içinde.

Ancak bu huzur, 24 Haziran 2016 gecesi, 16 yaşındaki Hüseyin Çolak’ın çığlıklarıyla bozuldu.

Evinin içinden geçen bir kablodaki kaçak yüzünden genç Hüseyin elektriğe kapıldı. Vücudu zangır zangır titredi, nefesi kesildi, kendinden geçti. Şans eseri evde yalnız değildi; yakınları hemen müdahale ederek onu kablodan kurtardılar. Hemen sağlık ekiplerini aradılar ve vücudu morarmaya başlayan delikanlıyı bahçeye çıkarıp yere yatırdılar.

Gerisini haber ajanslarından okuyalım:

Elektrik akımına kapılan genci toprağa gömerek kurtardılar

Antalya’nın Kaş ilçesinde elektrik akımına kapılan 16 yaşındaki genç, yakınları tarafından toprağa gömülmesi sayesinde kurtuldu.

Kaş ilçesine bağlı Kınık Mahallesi’nde yaşayan 16 yaşındaki Hüseyin Çolak, dün akşam evlerinde elektrik kablosundaki kaçaktan dolayı akıma kapıldı. Çolak’ın çırpındığını gören yakınları, kabloyla Çolak’ın temasını kesti…

View original post 1.341 kelime daha

Her sakallıyı baban sanma: Temel oranı ihmal yanılgısı

Yalansavar

Muayenehanede doktorun karşısında sessizce oturuyorsunuz. Doktor üzgün bir ifadeyle konuşmaya başlıyor:

“Test sonuçlarınız geldi. Maalesef, pozitif!”

“Hasta mıyım yani, emin misiniz?”

Başını sallıyor: “Testin doğruluğu çok yüksek. O yüzden, maalesef hemen hemen eminim. Tedaviye başlamamız lazım. Bu nadir görülen bir hastalık olduğu için kesin bir tedavi henüz bulunamadı, ama elimizden geleni yapacağız.”

Boğazınız kurumuş, yutkunuyorsunuz. Birkaç saniye ikiniz de sessizce oturuyorsunuz. Sonra aklınıza birşey geliyor.

“Yapılan testle kanımdaki bir maddeyi ölçüyorsunuz değil mi?”

“Evet. Bu hastalık her zaman bu maddenin üretilmesine sebep olur. Madde mevcutsa test muhakkak tespit eder.”

“Peki başka sebeple oluşmaz mı bu madde?”

“Nadiren, yüzde bir ihtimalle genetik sebeplerle de olur, hastalıkla ilgisi olmadan.”

“Ama…” Duraksıyorsunuz. Şoka rağmen kafanızın dişlileri çalışmaya başlıyor. Doktor acıyan gözlerle size bakıyor. Kötü haber alanların ilk yaptığı şey inkar etmektir zaten, biliyor.

“Size şimdi bir sevk…” diye başlarken sözünü kesiyorsunuz.

“Hastalık nadir görünüyor demiştiniz. Ne kadar nadir? Toplumdaki görülme sıklığı ne kadar?”

View original post 1.794 kelime daha

Oyların eşitliği ve demokrasi

Birkaç yıl önce manken/tarihçi Aysun Kayacı TV’de “dağdaki çobanın oyuyla benimki bir olur mu?” demişti. İlk başta biraz kızmıştık, demokrasi böyle olmaz demiştik. Gelgelelim zaman geçip oy verme sisteminin çürüyüşüne, ve seçmenlerin ne kadar büyük bir kısmının aklıyla değil kıçıyla oy verdiğine şahit oldukça, “yahu haklıydı galiba” diye fısıldamaya başladık. Ve bugün başka bir meşhur isim Erol Evgin’in bir röportajda söylediği şu sözleri okuduk: “Okuma yazma bilmeyen, oyuna parmak basan bir kardeşimizle, ablamızla, annemizle 3 üniversite bitirmiş birinin birer oy hakkı olması adaletli mi geliyor size sorarım. Hiç hakça değil.

Erol Evgin kibar bir insan. İnsanları küçümseyen bir havada olduğunu görmedim şimdiye kadar. Cımbızlanmış bir cümleye değil röportajın tamamına baktığınızda iyi niyetli olduğunu, bu cümleyi haksızlıklara isyan olarak söylediğini görüyorsunuz zaten.

“Herkesin oyu aynı olamaz” fikrinin havada dönüp dolaştığını, birçok aydın kişinin açıkça söylemekten ar ettiğini, ama fısıldayarak sık sık söylendiğini tahmin ediyorum. Bence “herkesin oyu aynı olamaz” dediğimizde bazılarının daha aşağı olduğunu söylemeye çalışmıyoruz; demokrasimizdeki yozluğa işaret etmeye çalışıyoruz aslında, ama elimizde daha uygun cümleler olmadığı için bu hazır kalıpla ifade edebiliyoruz fikrimizi.

Meselemizi özetleyelim: Türkiye’de seçmenlerin büyük çoğunluğu akılcı düşünerek, partilerin ülke sorunlarına teklif ettiği çözümleri karşılaştırarak oy vermiyor. Bu bütün partilerin seçmenleri için geçerli. Ancak özellikle son yıllarda, iktidar partisine giden oyların iyiden iyiye rasyonellik dışında kaldığını, ülkenin geleceği düşünülerek değil anlık ham duyguların istismarıyla kazanıldığını görüyoruz.

Lafı dolandırmayalım: Seçmenlerin çoğu cahil. Okuma, düşünme, farklılıklara tahammül etme kabiliyetleri yok. Tayyip Erdoğan’ın dünya lideri olduğunu sanacak kadar dünyadan habersizler. En basit ve saçma yalanlara kanmaya hazırlar. Oysa demokrasinin işlemesi için seçmenlerin eğitimli olması ve az da olsa akıllarını kullanmaları gerekir. Eğitimsiz bir kitleyle demokrasi değil, ancak çoğunluk zorbalığı yerleşir, ki şu anda içinde yaşadığımız durum bu.

(Cahilliğin tek bir partinin seçmeniyle sınırlı olmadığını vurgulamak isterim. Ama bir parti içinde daha fazla toplanmış olduğu kesin. Kendileri söylemişti zaten “eğitim seviyesi arttıkça hitap ettiğimiz alan daralıyor” diye.)

Madem ki demokrasi için eğitimli bir kitle şart, o zaman eğitimlilere daha çok oy hakkı vermek ilk bakışta makul gibi görünüyor. Ama değil. Hümanist sebeplere de hiç ihtiyaç yok, tamamen pratik sebepler yüzünden böyle bir sistem kurmak mümkün değil. Şöyle ki:

Diyelim ilkokul mezununun oyu bir, üniversite mezununun iki sayılsın. Ya ortaokul, lise? Birbuçuk mu diyeceğiz? Master, doktora yapanlar üç oylu mu sayılacak? Belki lise mezunu adam formel eğitimden geçmedi ama harıl harıl okudu, Bülent Ecevit gibi mesela. Sözlü sınav mı yapacağız?

Peki her üniversite mezununun eğitimi bir mi? Birisi çıkıp “benim şanlı şöhretli üniversitemin oyuyla dağbaşı üniversitesinin oyu bir olur mu?” derse ne olacak? Veya öyle liseler var ki hâlâ, oradan mezun olup üniversite okumayanlar, başka bazı üniversitelerin mezunlarından daha aklıbaşında. Nasıl ayarlayacağız puanları?

Üstelik okulda çok zaman geçirmek sağlıklı düşünebilmenin garantisi değil. Hatta tersi doğru gibi. Lisans derecesinden sonra iş hayatına geçen birçok arkadaşım var ki, Türk üniversitelerindeki profesörlerin yüzde doksanına toz yutturur. Hem her profesör aynı mı? Burhan Kuzu da hukuk profesörü, Baskın Oran da. İkisinin oyu eşit mi olacak?

Yani, işin içinden çıkamıyoruz. Kişilerin oy hakkını farklılaştırmak çekici bir fikir de olsa, bunu sağlayacak kriterleri hakkaniyetle tanımlamak imkânsız. O yüzden unutalım bu fikri.

Zaten bunlar yeni tartışmalar değil. İnsanlar dünyanın her yerinde aşağı yukarı aynı. Her ülkede cahiller eğitimlilerden daha kalabalık (bazılarının en cahili bizim en cahilimizden fersah fersah ileride bile olsa). Yüzlerce yıl ateş ve kan içinde demokrasiyi oluşturan ülkeler, bu meseleye çözümler oluşturmuşlar. Yapmamız gereken şey sadece bu çözümleri iyice öğrenmek ve uygulamak.

Belki en önemli olan iş, kuvvetler ayrılığının mükemmelen tesis edilmesi. Kötü niyetli bir politikacı, ufku dar seçmenlerin oylarını çeşitli numaralarla kapıp iktidara gelse bile, başıboş şekilde at koşturması mümkün olmaz. Bağımsız yargı kuvveti, demokrasiye zarar verebilecek düzenlemelere engel olur. Bu yüzden Tayyip Erdoğan yıllardır hep yargıya veryansın etti, “milli iradeyi engelliyorlar” diyerek propaganda yaptı, ve sonunda yargı bağımsızlığı ortadan kalktı. Oysa milli irade istediği her şeyi yaptıramaz, demokrasiye ve mevcut kanunlara aykırı şeyler “halk istiyor” diye herkese dayatılamaz. Yargı bağımsızlığı bunun garantisidir.

Kuvvetler ayrılığının yanı sıra ifade özgürlüğü, özgür basın, sivil toplum kuruluşları, toplanma ve gösteri özgürlüğü gibi demokratik haklar yine sağlam bir demokrasinin temel taşlarıdır. Bu haklar yerinde durduğu sürece cahil bir seçmen kitlesinin vereceği zarar geçici ve sınırlı kalır.

Diyeceğim, demokrasinin düzgün işlemesi için herkesin oyu farklı olsun demeye gerek yok. Dünyadaki mevcut örnekleri doğru düzgün uygulayabilsek kafi gelir.

Ama geldiğimiz durumda düzgün bir demokrasiyi nasıl yaratabiliriz derseniz, bilmiyorum!