Dedem İsmail Otar’ın 100. doğum günü

Dedem İsmail Otar (1.10.1911 – 28.10.2005) hayatımı etkileyen ve şekillendiren en önemli insandır. Yaşasaydı bugün yüzüncü yaş gününü kutlayacaktık. Bu yazıyı onun hatırasına adamak istiyorum.


Çalışma odamda, çerçeve içinde dedemin yukarıdaki fotoğrafı durur. Tahminen 1990’ların ortasında, ölümünden yedi sekiz sene önce çekilmiş. Bence dedemi en iyi anlatan fotoğraf budur: Önünde dosyalar, arkasında kitapları, boynunda düzgün bağlanmış kravatı ile çalışma masasının başında oturuyor; yüzünde durgun bir ifade, biraz sakin, biraz yorgun, ama zihni dinç, ve bedeninin elverdiği kadar çalışmaya kararlı.

Dedem 1 Ekim 1911’de Bursa’da doğdu. Beş kardeşin ikincisiydi, bir ablası üç erkek kardeşi vardı (hepsi ondan önce dünyaya veda edecekti). Annesi ve babası Kırım’dan göçmüş, Bursa’ya yerleşmiş ailelerdendi.

Çocukluğunu Bursa’da geçirdikten sonra 1926’da ailece İstanbul’a göçtüler. 1935’de Yüksek İktisat ve Ticaret Mektebi’nden mezun oldu. Muhasebe uzmanı ve mâli müşavir olarak çalıştı, mesleki makaleler yazdı, konuşmalar yaptı, meslek derneğinin kuruluşunda aktif görevler aldı.

Dedem çocukluğundan beri Kırım kültürü ile içiçeydi. 1930’da, “siyasi mürşidim” diye andığı Cafer Seydahmet Kırımer’le tanıştı ve Köstence’de çıkmaya başlayan Emel dergisinin Türkiye bağlantısını sağladı. Sonraki yıllar boyunca uzun süre, kardeşi İbrahim Otar ve diğer çalışma arkadaşları ile beraber bu dergiyi İstanbul’da yayınlamaya devam etti. Kırım Türkü kimliği hayatına damgasını vurmuştu; Kırım kültürü ve tarihi ile ilgili birçok makale ve kitap hazırladı.

Kırım’daki Türkler, Çarlık döneminden başlayarak baskı ve zulme mâruz kalmış, bir kısmı göç etmek zorunda kalmış ve Romanya, Türkiye gibi çevre ülkelere yerleşmişti. SSCB döneminde de durum gittikçe kötüleşti ve 18 Mayıs 1944’de Kırım Türklerinin Orta Asya’ya insanlık dışı şartlarda tehcir edilmesi ile zirveye çıktı. Tehcir edilen 200.000-250.000 kişiden 110.000’i hayatını kaybetti. Bu felâket birçok kişiyle beraber dedemi de derinden etkiledi.

Dedemin mesleki başarılarını ve Kırım kültürüne hizmetlerini anlatmak bu yazının sınırlarını çok aşar. Bu konularda sözü onu bu yönden daha iyi tanıyanlara bırakmalıyım. Burada Otar’a daha kişisel bir açıdan bakmak, onu torunu olarak anlatmak istiyorum.

Bebekliğimden itibaren dedemin yanında yaşamaya başladım. Hayatımın ilk, belki de en büyük talihi budur. Dedem bir baba figürü olarak bugünkü kişiliğimin oluşmasına doğrudan doğruya katkıda bulundu. Müşfik ve sevecen bir dedeydi. Torunlarının mutlu olması için gayret gösterir, bize bol zaman ayırır, bütün çocukça sorularımızı sabırla cevaplar, bizi gezdirir, maketler yapar, oyunlar oynar. Belli bir disiplini vardı; sözgelişi aile içinde ona “siz” diye hitap edilirdi. Bu tür hitabın getirdiği otomatik mesafe ve çekingenlik, cıvıklaşmayı engellerdi. Bununla beraber dedem, sevgisini göstermekten imtina eden eski kafa babalardan değildi. Soğuk davranmaz, sarılır, öper, şakalaşırdı.

Dedemin çocuk yetiştirme felsefesi akranlarının, hatta gençlerin çok ilerisinde bir liberallik sergilerdi. Çocukların zekâsını küçümsemez, sorularını geçiştirmeden samimi bir ilgiyle cevaplar, onlara birer küçük yetişkin gibi saygı gösterirdi. Aşırı korumacılığa, “aman başına bir şey gelir” anlayışıyla çocukların bedenen ve ruhen bir fanus içinde yaşatılmasına karşı çıkar; çocukların hareket ve tercihlerinde serbest bırakılması gerektiğini savunurdu: Serin havada çok kalın giyinmeyiversin, toprağa çıplak ayakla bassın, sokakta bol bol oynasın, hayatını istediği yönde çizsin. Hata yapsın ve sonucuna katlanarak hayatı öğrensin. Söyleyince çok mantıklı gelen ama uygulamaya gelince pimpirikli ebeveynlerden direnç gören bu anlayışı akranlarımın bile çoğunda göremiyorum.

Pek çok insan çocukları için en iyisini kendi bildiğine inanır, onlara bir yol çizer ve o yolu takip etmeye zorlar, daha sonra çocuklar bu zorlamaya isyan ederse onları nankörlükle suçlar. Dedem farklıydı; her insanın çocukluktan itibaren değişik istidatlar, eğilimler ve zevkler taşıdığını bilirdi. Çocuklarını ve torunlarını iyi gözledi, yetenekleri ve arzularına göre onlara fırsatlar verdi ve bazen ciddi maddi fedakârlıklar yaparak önlerini açtı. İmkânlar sağlayarak o kendi görevini yapmıştı; bu fırsatları değerlendirmek veya tepmek bizim bileceğimiz işti, sonuçları da sadece bizim sorumluluğumuzdaydı. Bu zor bir ebeveynlik yöntemidir, ama en emînidir ve ruhen en besleyici olanıdır.

Benim kitaplara meraklı bir çocuk olacağım nispeten erken bir yaşta belli olmuştu. Dedem bunun üzerine bana sık sık çocuk kitapları getirerek kitap merakımı beslemeye başladı. Biraz daha büyüdüğümde düzenli olarak Beyazıt Sahaflar Çarşısı’na gitmeye başladık. O zamanlardaki Sahaflar’da kitap çeşidi çok daha fazla idi ve her gidişimizde birkaç kitap aldırırdım. İstediğim bazı kitaplara burun bükse bile hiçbirini almayı reddetmezdi. Benim istediklerimin yanı sıra bazen uygun gördüğü başka kitaplar da alırdı, ama “Aldıklarımı okudun mu?” diye sormazdı bile. Zorlamak da yasaklamak da onun karakterine aykırıydı.

Kitapları sadece bir örnek olarak verdim; dedem her türlü istidadı teşvik ederdi. Meselâ benden daha dışa dönük olan ablamın kitaplardan ziyade iş hayatına hevesli olduğunu görünce, keza onu da bütün gücüyle destekledi ve yönlendirdi.

Muhasebeciliğin katılığından kaynaklanan sıkı bir iş disiplini vardı ve bütün çocuklarına bunu aşıladı. Bir işin tam, düzgün ve tertipli yapılması gerekirdi ve işin bedelinin tam olarak verilmesi önemliydi. Önceden diğer çocuklarına yaptığı gibi, küçüklüğümde beni de bazen işyerine götürür, “dakikası şu kadar kuruş” diyerek önüme basit bir iş koyardı. Tabii ki bütün sorularımı cevaplardı ve işi yapmazsam herhangi bir ceza söz konusu değildi. Maksadı beni belli bir görevi üstlenmeye ve emeğin karşılığını almaya alıştırmaktı.

Dedem dindardı. Hacıydı; her zaman cebinde bir Kur’an taşırdı; kurban kestirmeyi ve orucu hiç aksatmazdı. Bununla beraber taassuptan ve dogmatizmden uzak durur, yapabildiklerinin ötesi için fazla uğraşmazdı. Sözgelişi, hayatı boyunca sağlığı elverdikçe her sabah namazını kıldı ve her Cuma camiye gitti, ama onun dışındaki vakitlerde namaz kıldığı çok nadirdi. Bir kere nedenini sorduğumda “İş bırakılmaz ki” cevabını vermişti. Emekli olup zamanını kütüphanesinde geçirdiği sürede de aynı rutini devam ettirdi. Anneannem bir dönem aylarca oturup hayatı boyunca aksattığı bütün namazlarını arka arkaya kılarak “hesabı kapattığında” onu takdir etti, ama aynısını yapmaya girişmedi. Yapacak işleri olduğu sürece kendisini ibadete vermeyi doğru bulmuyordu, veya çalışmanın zaten ibadet olduğunu düşünüyordu.

Dedemin serbestlik anlayışı onun dine bakışına da yansımıştı. Çocuklarına din bilgisi verdi, ama hiçbir zaman zorlayıcı olmadı. Gayet iyi biliyordu ki inanç hakkında telkinde bulunmak, tam ters etkiyi yaratmanın garantili yoludur.

Sık sık “Bizim millet birisini ya göklere çıkarır, ya da yerin dibine batırır, arası yoktur” derdi. Uzun ömründe bir yığın şişirilmiş balon görmüştü; herkesin eksikleri ve yanlışları olduğunu bilirdi. Kahramanlara inanmaz, putlaştırmadan hazzetmezdi. “Kimseyi gözünde çok büyütme” diye öğütler, her şeyi etraflıca araştırmamı ve dengeli şekilde değerlendirmemi telkin ederdi.

Dedemin hayatı boyunca çabalayarak oluşturduğu kütüphanesi ziyaretçilerinin hayranlığını uyandırırdı. Nadir belgeleri toplamak için çok zaman ve büyük paralar harcamış, ama sonuçta Türk dünyası ve özellikle Kırım üzerine önemli bir arşiv yaratmıştı. Yüz otuz metrekarelik bir daireyi dolduran kütüphanesiyle haklı olarak gurur duyar, gelen her ziyaretçiyi gezdirir, kitaplarının kıymetini ve muhtevasını anlatırdı. Kitaplarını kıskanıp kendine saklayan bir bibliyoman değildi; bilinçli bir gayretle kütüphanesinin varlığını yaymaya çalışır, ilgili araştırmacıların oradaki kaynakları kullanmasını sağlamak isterdi. Nitekim araştırma yapmaya gelenlere rehberlik eder, ilgili kaynakları gösterir, herhangi bir karşılık beklemezdi. Tabii kitapları kesinlikle dışarı vermezdi.

1990’larda yakın çevresinde yaşanan bazı politik ayak oyunları canını sıkmıştı. Özellikle, kurucusu olduğu bir vakfın toplantısında, şahsî kütüphanesinden vakfa aitmiş gibi bahsedilmesi ve kitaplarına göz konulmasını hazmedememişti. O zamanki gücenikliği ömrünün sonuna kadar devam etti.

Dedem böyle kapsamlı bir koleksiyonu büyütme ve uzun vadede idame ettirmenin bir kişinin gücünü aştığının farkındaydı, ama kendisinden sonra olduğu gibi muhafaza etmenin bir yolunu bulamamıştı. Ölümünün ardından kütüphaneyi iki yıl boyunca kullanıma açık tutmaya çalıştık, ama sonunda anladık ki dedemin tam zamanlı rehberliği, destekleyici bilgileri ve sohbeti olmadan kütüphanenin araştırmacılara yardımcı olması mümkün değildi. İsmail Otar ve kütüphanesi organik bir bütündü. Kütüphaneyi canlı tutan onun zihni, hafızası ve karizmasıydı; o ölünce kütüphane de öldü. Bu idrakla, önce Kırım’a ait olup kütüphanede emaneten duran evrak doğru yerlere teslim edildi, sonra da dedeme ait olan kitaplar daha çok araştırmacının ulaşıp yararlanabilmesi umuduyla İSAM araştırma kütüphanesine bağışlandı.

Gençliğimde tarihçi ya da dilci olmak isterdim.” diye anlatırdı. “Bir gün babam ‘Seni Ticaret Mektebine yazdırdım’ deyince sadece ‘Siz bilirsiniz’ dedim sustum. O zamanlar babaya itiraz mümkün mü?

Asıl tercihi olmasa da, muhasebe uzmanlığı ve mali müşavirlikte çok başarılı oldu. Yine de tarih ve dil araştırması merakı hiç sönmedi, hatta mesleği ile merakını birleştirerek muhasebe tarihi konusunda ciddi araştırmalar yaptı. Türk dillerini iyi bilmesi ve en zor eski yazı metinleri bile okuyabilmesi araştırmacılıkta ona büyük avantaj sağlasa da bazı açılardan amatörlüğün dışına ne yazık ki hiç çıkamadı. Üslûbunda akademik sükûnetten ziyade tarafgir milliyetçi ifadelerin ağır bastığı olurdu. Başkalarıyla işbirliğiyle ürettikleri hariç, yaptığı çalışmaları kabul edilmiş bilimsel mecralarda yayınlatmaya uğraşmazdı. Onun yerine matbaada kendi parasıyla bastırır, çevresine elden dağıtırdı. Bu tabii çok verimsiz, üstüne üstlük bilimsel saygınlığı olmayan bir yöntem. Neden böyle yaptığını bilemiyorum, istese çevresindeki akademisyenlerden uygun mecraları ve usûlü öğrenebilirdi. Tahminimce, bir editörün “şunu kaldır, şunu şöyle yaz, şu eksiği tamamla” demesine tahammülü yoktu. Kanaatlerini değiştirmeye direnir, diline ve üslûbuna yönelik eleştiri kabul etmezdi.

İsmail Otar’ın dil yeteneğinden, belâgati ve ifadelerindeki sarâhatinden bahsetmemek onu eksik tanıtmak olur. Hem yazarken hem de konuşurken kusursuz ve zengin bir İstanbul Türkçesi kullanırdı. Düşünerek, hiç teklemeden konuşur, “aa, ıı” sesleri çıkarmaz, çıkaranlardan da rahatsız olurdu. Türkçenin düzenli yapısına hayran olmayı ve kelime kökenlerinin büyüsüne kapılmayı ondan öğrendim. Dedem sayesinde Türkçe bilgim, onunkine yaklaşamasa da, ait olduğum neslin ortalamasının epeyce üstüne çıktı.

Türkçeyi bu kadar seven birisinin, Cumhuriyet dönemi boyunca şahit olduğu dil karmaşasında neler hissettiğini tahmin etmek zor değil. Zengin imparatorluk Türkçesinin 1930’lardan itibaren özleştirme hezeyanı ile budanmasına şahit oldu. Masa başında bilim dışı şekilde üretilen yeni “tilcik”lere hiç bir zaman ısınamadı; yeni dili “uydurukça” diye aşağıladı. Bu öfkesinde haksız değildi, çünkü kelimeler Arapçadır diye okullardan sürgün edildikçe ve eski kelimeleri kullanmak gericilik alameti olarak yaftalandıkça, insanların kavramları ifade etme kabiliyeti azaldı. Sözlerini isabetle seçen, nüanslara dikkat eden dedem kendini neredeyse yabancı bir dil konuşur halde buldu ve bu tuhaflıklara tepki olarak dilde muhafazakârlığa yöneldi. Aklına gelen ve anlamı cuk oturan eski bir kelimeyi kullanmaktan kaçınmaz, “anlaşılmıyor” diyenlere “Türkçeyi öğrensinler!” cevabını yapıştırırdı. Akıntıya kürek çektiğini bilirdi, ama başka türlü yapamazdı.

Ne yazık ki dedemin kelimeler ve imlâ konusundaki muhafazakârlığı, en güzel çalışması olduğunu düşündüğüm Bekir Sıdkı Çobanzade derlemesinin TDK tarafından yayınlanmasını engelledi. Kendisine TDK’dan gönderilen raporlara göre, kitabı inceleyen iki hakemden biri kitabın “imla, gramer ve kelime seçimi hataları ile dolu” olduğunu yazıyor. İkincisi organizasyona yönelik yorumlar yapmış ve dedem bunların yanına “mühim” gibi notlar düşmüş; ancak onun da bir yorumu var ki, yenir yutulur gibi değil: “Müellifin Türkiye Türkçesine tam hakim olamamasından” dolayı “cümle yanlışları, imla ve noktalama hataları” olduğu! Dedem bu yorumların altını çizmiş ama yanlarına hiç not düşmemiş. Dil uzmanı olan hakemlerin, bu üslubun hata değil eski kullanım tarzı olduğunu bilmemeleri şaşırtıcı. Her iki raporda da kitabın düzeltmelerden sonra basılmaya uygun, kıymetli bir eser olduğu belirtilmesine rağmen dedem herhangi bir tavize yanaşmadı, kitabı yine kendi parasıyla bastırdı ve çevresine birer ikişer dağıttı. Çok yazık oldu, çünkü Çobanzade incelemesine çok emek vermişti. Bu emeğin boşa gitmemesi için kitabın bir editörlük işleminden geçip yaygın bir dağıtım ağıyla okuyuculara ulaşabilmesi gerekirdi.

1985’deki bir mektubunda şöyle yazıyor:

Her hal ve vaziyette ‘Şimdi ne yapmam lazım?’ diye düşünüp karar vermek icap eder. Bu sizi boşuna zaman kaybetmekten, hadiselere ve başkalarına bağlanmaktan, kaderinizi kötüye çizmekten, üzüntüye kapılmaktan korur. Şahsiyet ve inisiyatifinize hakim olursunuz.

Otar’ın hayatını ve eylemlerini bu düstur belirledi. Yalnız da kalsa, yapması gerektiğini düşündüğü şeyi yaptı. Şartlar elvermediğinde ya şartları değiştirmeye çalıştı, ya da elinden geldiği kadarını yaptı. İnsan olmanın icâbı olarak eksikleri ve hataları vardı, ama hata korkusunun onu âtıl bırakmasına izin vermedi. Namusundan ve haysiyetinden ferâgat etmeden hedeflerinin peşinde koştu. İnsanlarla temas etmeye, arkadaşlığa, rehberliğe her zaman vakit ayırdı. Olağanüstü bir gayretle ailesini, sosyal hayatını, iş hayatını, kültürel faaliyetlerini ve araştırmacılığını dengelemeyi başardı. Herkese mütemadiyen bir şeyler vermeye çalıştı. Ömrünün sonuna kadar zihnini dinç tuttu. Sonunda, güzel ve dolu geçmiş bir hayatın tatminiyle gözlerini yumdu ve ardında hoş bir sedâ ile tatlı hâtıralar bıraktı.

Reklamlar

Kaan Öztürk hakkında

Kaan Öztürk İstanbul’da doğdu. İstanbul Lisesi ve Boğaziçi Fizik mezunu. Rice Üniversitesi‘nde uzay fiziği alanında doktora yaptı. Işık ve Yeditepe üniversitelerinde ders verdi. 2015-2016 döneminde Rice'da ziyaretçi araştırmacı olarak çalıştı. Bugünlerde Sabancı Üniversitesi'nde optimizasyon ve yapay öğrenme konularında doktoraüstü araştırmacı olarak çalışıyor.

01 Ekim 2011 tarihinde Not Defteri içinde yayınlandı ve , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin. 4 Yorum.

  1. Dedemin çalışma arkadaşı Ömer Özcan’ın Türk Yurdu’nda yayınlanan makalesine buradan erişebilirsiniz.

  2. Kaan bu senmisin? yazini okudum da, goz yasimi durduramiyorum.. Ah ne guzel gunler idi Ismail Bey’cigimle calistigim zaman.. Iyi ki tanidim dedeni, iyiki kiymetini bilebildim.. Allah rahmet eylerin. Nur icinde yatsin, canim Ismail Bey’cigim..
    Hep kalbimde yasayacaktir..
    Elvira

  3. Güler Özdemir

    Gaspıralı İsmail Beyin Ölümü nedeniyle gece düzenlendiğini okuyunca aklıma Sevgili İsmail Otar Beyefendi geldi. Kendisiyle Tarlabaşındaki evin satışı nedeniyle tanışmıştım. Sonra Tüccarbaşındaki kütüphaneye neredeyse haftada bir giderdim. Beyefendiliğe örnek olarak gösterdiğim tek insandı. Meleklerle uyusun.
    Güler Özdemir

  4. Rahmetli İsmail Otar beyin mekanı cennet olsun. Mustafa Çokay konulu doktora tezimde onun kütüphanesinde bulduğum nadir eserlerden Yaş Türkistan dergisinin nüshalarını kullandım. O dönemde gide gele ahbap olduk. Çok iyi insandı. Kütüphanesinin İSAM’a bağışlanması çok yerinde olmuştur. Ailesini bu isabetli kararlarından dolayı tebrik ediyorum. Rahmetlinin ruhunun bu kararla şad olduğuna inanıyorum.
    Prof. Dr. Abdulvahap Kara

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: