Kategori arşivi: Not Defteri

Kuvvet kulesi

Aşağıdaki ifadeyi ele alalım:

\sqrt{2}^{\sqrt{2}^{\sqrt{2}^{\dots}}}

Burada üsteller sonsuza kadar gidiyor. Bu “kuvvet kulesi” ifadenin sonlu bir değeri var mıdır?

Bu değere x diyelim. Kule sonsuz olduğu için bir eksik bir fazla farketmez, o zaman bu x değeri için şu eşitlik geçerlidir:

(\sqrt{2})^x = x

Başka bir deyişle, öyle bir x bulalım ki, \sqrt 2‘nin x‘inci kuvveti x‘e eşit olsun. Bu özel durumda, deneme yanılma ile bir çözüm bulabiliriz.

(\sqrt{2})^2 = 2

Bunun bir çözümü daha var:

(\sqrt{2})^4 = 4

Yani, baştaki ifadenin değeri hem 2 hem 4 olabilir. Ama hangisi? İkisi birden olamaz.

Sayısal deneme yapalım. Kulenin yüksekliğini sonsuz değil de 100 tane yaparak makine hatası içinde değerin 2 olduğunu görüyoruz.

from math import sqrt
a = sqrt(2)
for i in range(100):
    a = sqrt(2)**a
print(a)

2.0000000000000004

Aynı ifadenin 4 çıkmasını sağlayacak bir bakış açısı var mıdır? Bilemiyorum. Bu sadece kullandığım yöntemin bir yan etkisi olabilir.

Şimdi bu problemi biraz daha genelleştirelim. Verilen bir pozitif a sayısı için

a^{a^{a^{\dots}}}

ifadesinin ne olduğunu bulmaya çalışalım.

Önceki gibi bunun çözümünün a^x = x eşitliğini sağladığını görebiliriz. Sorumuz, verilen bir a için bu eşitliğin çözümü var mı, varsa nedir?

Bir grafik çizelim. y=x doğrusu ile, farklı a‘lar için a^x eğrilerinin kesiştiği yerler bu eşitliğin çözümüdür.

Çeşitli a değerleri için a üzeri x eğrileri

Görüyoruz ki, a=1.5 ve daha büyük değerler için bir çözüm yok. Başka bir deyişle,

1.5^{1.5^{1.5^{\dots}}}

ifadesi sonsuz. Buna karşılık, a =\sqrt{2} için x=2 ve x=4 olarak iki çözüm olduğunu grafikte görüyoruz.

Çözümleri bulmak için Newton-Raphson yöntemini kullanalım. Bu, verilen bir f(x) fonksiyonunun köklerini (sıfır olduğu yerleri) bulmak için kullanılan iteratif bir yöntem. İlk tahmin olarak x_0  kullanırsak, Newton yöntemi ile bir sonraki tahminimiz

x_1 = x_0 - \frac{f(x_0)}{f^\prime(x_0)}

formülüyle bulunur. Bir sonraki adım için x_0 yerine x_1 koyar, ve gerektiği kadar tekrarlarız.

Çözmek istediğimiz denklem a^x = x olduğuna göre, f(x) = a^x -x fonksiyonunun kökleri bu denklemin çözümlerini verecek.Bunun türevi de f^\prime(x) = (\mathrm{ln}a)a^x -1 olur. Bunları kullanarak Newton-Raphson yöntemi çabucak bize cevabı verir.

from math import sqrt, log
def f(x):
    return a**x - x
def df(x):
    return log(a)*a**x - 1
a = sqrt(2)
x0 = 0  # ilk tahmin
for i in range(10):  # 10 iterasyon
    x0 = x0 - f(x0)/df(x0)
    print(x0)

1.5303942190345023
1.942129750748319
1.9987620189493733
1.999999400838403
1.9999999999998606
2.000000000000001
2.000000000000001
2.000000000000001
2.000000000000001
2.000000000000001

Peki ya diğer çözüm, yani 4? Onu elde etmek için x=2 çözümünün “çekim havzasından” çıkıp başka bir yerden başlamamız gerekir.

x0 = 5
for i in range(10):
    x0 = x0 - f(x0)/df(x0)
    print(x0)

4.31614460012233
4.047251399507646
4.0013251862721955
4.00000109062139
4.000000000000737
3.999999999999997
3.999999999999997
3.999999999999997
3.999999999999997
3.999999999999997

Merak ettiğim son bir şey kaldı: Bir çözüm olabilmesi için a‘nın alabileceği en yüksek değer nedir? Yukarıdaki grafikten bunun 1.4 ve 1.5 arasında bir yerde olduğunu biliyoruz. Analitik bir çözüm bulabilir miyiz?

Tam eşik değerdeki a için f(x) fonksiyonunun tek kökü olacaktır, yani yatay eksene teğet olacaktır. Bu teğet noktası aynı zamanda minimum olacaktır (yoksa tek kök olmazdı). O zaman, çözüm noktası şunları sağlamalı:

(1) f(x) = a^x -x=0
(2) f^\prime(x) = \mathrm{ln}(a)a^x -1 = 0

(1) bize şunları verir:

(1a) a^x = x
(1b) x\mathrm{ln}(a) = \mathrm{ln}(x)

(1b) sadece (1a)’nın iki tarafının logaritmasının alınmasıyla elde edildi. Bunları (2)’ye yerleştirirsek \mathrm{ln}(x)-1=0 elde ederiz. Yani, eşik değerdeki çözüm x=e olur. Bu çözümü (1b)’de yerine koyarak, a için eşik değerini elde ederiz:

a = e^{1/e}.

Bu değer yaklaşık 1.4447’dir; grafikte tahmin ettiğimiz aralığın içinde.

Sonuç olarak, a^{a^{a^{\dots}}} ifadesi, a <= e^{1/e} ise sonlu bir değere sahiptir, daha büyük a için sonsuzdur.

Bir yan ürün olarak da şu denkliği bulmuş olduk:

(e^{1/e})^{(e^{1/e})^{(e^{1/e})^{\dots}}} = e

Kardeşi \pi gibi, e sayısının da her yerde karşımıza çıkması ne hoş.

Daha zengin matematiksel ayrıntılar için Luca Moroni’nin makalesine bakabilirsiniz. Bu makaledeki daha ayrıntılı analizden, gerekli aralığın e^{-e} < a < e^{1/e} olduğunu öğreniyoruz.

Kara Kutu: “Nereden biliyorsun?”

Komplo teorisyeni Soner Yalçın, Kara Kutu kitabının Sen Nereden Biliyorsun? başlıklı onuncu bölümünü bilimsel yayın sahtekârlıklarına ayırmış ve benim bu konuda yazdığım eski bir makaleden alıntı yapmış. Bilimsel sahtekârlıklara dikkat çekilmesini normalde takdir etsem de, Yalçın burada tamamen çarpık bir amaç güttüğü için bu özel duruma sevinemiyorum.

Yalçın, bilime aykırı iddialar savunanlara karşı, o alanda bilimsel yayın yapmamış olduğu itirazı getirildiğinden bahsediyor. Canan Karatay’ı örnek veriyor: 50 yıllık kalp hastalıkları uzmanı Karatay, benzer “saldırılarla yıldırılmak” isteniyormuş. Yalçın bu itirazı yapanlara şöyle cevap veriyor: “Peki sen yayın yaptın mı?” Bu soruya verilecek doğal cevabı, yani bu konuda çalışmış uzmanların yayınlarını baz almayı kabul etmiyor.

Bölümün geri kalanı bilimsel yayınlardaki yolsuzluklara dair gibi görünüyor. Görünüyor diyorum, çünkü bu konuda çok düzenli ve isabetli olduğu söylenemez, konuyu dağıtıp duruyor. Yine de doğru noktalara, mesela hakemli dergilerdeki özensizliği açığa vuran örneklere, hayalet yazarlara, ilaç firmalarının işlerine gelen sonuçları yayınlatıp işlerine gelmeyenleri örtbas etmesine parmak basıyor. Bunlar bilinen konular, daha sonra döneceğim.

Bölümün sonuna doğru Türkiye’deki bilim sahtekârlıklarından örnekler veriyor. Bu konuda bu blogda epeyce şeyler yazmıştım; Akademik Sahtecilik kategorisi altında bulabilirsiniz. Yalçın, A. Murat Eren’in NTV Bilim dergisinde yazdığı incelemeye de atıf yaparak ünlü sahte konferans düzenleyicisi WASET’ten bahsediyor. Ama bunun tıp ve ilaç konusuyla bir bağlantısı yok.

(Bu incelemenin daha geniş bir halini A. Murat Eren Bilimsel Ahlaksızlığın Gri Mecraları adıyla kendi sitesinde yayınlamıştı. Türkiye’deki yayın sahtekârlıkları hakkında fazla bilginiz yoksa tamamını okumanızı tavsiye ederim. Ne yazık ki bu satırları yazarken mahkeme kararıyla sitenin engellenmiş olduğunu gördüm. Google’da keşlenmiş haline buradan ulaşabilirsiniz. Türkiye’deki intihal, yayın hırsızlığı ve diğer yayın etiği ihlalleri haberlerinin çok iyi bir derlemesini plagiarism-turkish sitesinde bulabilirsiniz.)

Yalçın, bunun ardından benim “Şişme Dergiler ve Yayın Etiği İhlalleri” yazıma atıf yapıyor (ünvanımı yanlış olarak “doçent” yazmış). Bu yazı içinde EEST dergilerinin laçkalığını anlattığım bölümü, ardından da yayın kalitesinin sayılarla ölçülmesini eleştirdiğim kısımdan alıntı yapmış. Bu yazının da tıpla veya ilaç endüstrisiyle bir ilgisi yok.

Bütün bunlardan çıkardığı sonuç şu:

Hâlâ… Tıp konusunda aykırı ses duyduklarında ne diyor kimi çevreler: ‘Bu konuda kaç bilimsel makalesi var ki konuşup duruyor?’

Özetle, Soner Yalçın’ın düşünce zinciri şöyle:

  • Bilimsel çalışma yaptın mı diye soruyorlar.
  • Oysa bunu soranların kendisi bilimsel çalışma yapmamış.
  • Bilimsel yayınlarda sahtekârlıklar var.
  • Demek ki bilimsel yayın yapmasını istemek gerekmez.

Aynı mantıkla şu da söylenebilir.

  • Yolcular sürücüye otobüs ehliyetin var mı diye soruyorlar.
  • Oysa soran yolcuların da ehliyeti yok.
  • Ehliyeti olan sürücüler de kaza yapıyor.
  • Demek ki otobüs kullanmak için ehliyete gerek yok.

Bunun bir safsata olduğunu görmek için safsata kitabı yazmanıza lüzum yok. (Ama sevgili Tevfik Uyar’ın kitabını okursanız daha nicelerini yakalarsınız.)


Yalçın’ın aktardığı etik ihlallerinin bir kısmı doğru. Gerisini teyit etmek lazım, güvenmiyorum çünkü. Bire bin katıyor, çarpıtıyor, normali anormal gösteriyor, ne anlama geldiği belirsiz şeyleri üstüste yığıp kafa karıştırıyor. Ama hadi diyelim ki verdiği her örnek doğru. Bu, bilimsel çalışmaların tamamının külliyen yalan olduğu anlamına mı gelir? Hadi diyelim hepsi yalan olsun; bu, bilimsel çalışma yapmayanların zırvalarını doğru saymamızı mı gerektirir?

Bilimsel yayıncılıkta bir çok eksik, yanlış ve istismar var. Soner Yalçın bunlardan nasıl haberdar oluyor? Nature, Science gibi saygın bilimsel dergilerde bu konularda yazıldığı için. Araştırmacılar, bilimciler, hekimler bu sorunları dile getirdikleri için.

İlaç şirketleri bilimsel yayınlara müdahale etmeye çalışıyorlar, işlerine gelmeyen sonuçların yayınını engellemeye çalışıyorlar. Bunu da biliyor tıp dünyası, ses çıkarıyor, mücadele ediyor. Hekim-gazeteci Ben Goldacre “Bad Pharma” kitabında bu sorunları ayrıntıyla anlatanlardan sadece biri.

Yani, bilimsel çalışma yöntemlerinde sorunlar ortaya çıktığı zaman, bunları herkesten önce farkedip tartışmaya açanlar yine bilimciler. Sahaflarda (!) yaptığı araştırmalarla büyük resmi gören komplo teorisyenleri değil.

S. Yalçın’ın söylediğinin aksine bilimsel yayınlar ne sorgusuz kabul edilir, ne de tartışmasız doğru olarak görülürler. Bilimciler hatasız olmadıklarının farkındadırlar, o yüzden yepyeni bir sonucu hemen kabul etmezler. Bazen masum hatalar olur, bazen de karakter zayıflıklarından kaynaklanan çirkin ve bilinçli hatalar. Ama bir örgütlü davranış olarak bilim, rasyonel tartışma zemininde zamanla kendi kendini düzeltir. “En hakiki mürşit” olmasının sebebi yanlışsız olması değil, yanlışını düzeltmesidir.


Baştaki soruya geri dönelim. “Sen nereden biliyorsun?” son derece geçerli bir sorudur. Bu sorunun iki tane cevabı olabilir.

  1. İnceledim, bilimsel deneyler yaptım. Bilimsel konferanslarda tartıştım. Metodum şu, sonuçlarım şu. Alanın uzmanları çalışmamı inceledi, eleştirdiler. Eleştirilere göre düzelttim, yayınlandı. Şu kadar başka yayında atıf yapıldı.
  2. Bu konuda çalışmış olanların yaptığı araştırmalara baktım. Veya, bu araştırmaların sonuçlarını istatistiksel olarak toplayıp bir ortak sonuç çıkaran meta-analizleri inceledim. Veya, meslek kuruluşları, saygın üniversiteler, köklü bilimsel dergiler gibi kaynaklardan uzman olmayanlar için hazırlanmış açıklamaları okudum.

S. Yalçın bilimsel yayıncılıktaki usulsüzlüklerin bütün yayınlar için geçerli olduğunu zannederek birinci maddeyi geçersiz kılmaya çalışıyor. Oysa bu doğru değil; nitelikli yayınları niteliksizlerinden ayırt etmek mümkündür. İş olsun CV dolsun diye yazılmış makaleler zaten çoğunlukla bilimsel tartışmanın ana damarında yer almazlar. Eskaza karıştıklarında da bir süre sonra ortaya çıkarlar. Yalancının mumu yatsıya kadar yanar sözü en çok bilimsel araştırmalarda doğrudur.

Ama en kötüsü, S. Yalçın’ın seçici şüpheciliği. Mesela “nereden biliyorsun?” sorusunu Canan Karatay’a değil, onu sorgulayanlara yöneltiyor. “Başkasının araştırmalarına inanıyorum” diyenleri “biz şüphe etmeye devam edeceğiz” diye küçümserken, inandığı kişilere aynı şüphecilik kriterini uygulamıyor.

Bir insan aşırı şüpheci olabilir. Gözüyle görmediği, eliyle dokunmadığı hiç bir şeye inanmıyor olabilir. Hatta antik Pironcu skeptikler gibi hiç bir şeyin doğrusunu bilemeyeceğini düşünüp her konuda yargıdan kaçınabilir. Ama bunun tutarlı bir kriteri olmalıdır. Bir yandan her türlü bilimsel çalışmayı “belki sahtekarlık yapılmıştır” diye reddederken, öbür yandan “homeopati çok iyi bir şeydir ama Rockefeller engelledi” gibi bir masalı sorgusuzca kabul eden birisi kendine şüpheci diyemez. Aksi yöndeki yığınla delile rağmen önyargılara sıkı sıkı sarılmak güdümlü düşüncedir. Karşı delilleri orantısız ölçüde titizlikle eleştirmeye şüphecilik değil inkarcılık denir.

Astrolojinin kaygan zemini

Dün gece CNNTürk kanalında “Gündem Özel” programında astrolojiyi konuştular. Astrologlar Hakan Kırkoğlu, Ata Nirun ve Ozan Güner’e karşı, rasyonel düşünceyi savunma görevi, bilim yazarı değerli arkadaşım Tevfik Uyar ve astrofizikçi Dr. Selçuk Topal‘a düştü.

İki akılcıya karşı üç astrologun konuşması, üstelik ilk ve son konuşma sırasının astrologlara verilmesi nedeniyle bilimsel cevaplara çok vakit kalmadı. Hem Tevfik’in hem de Selçuk hocanın vakit darlığı yüzünden etraflı açıklama yapmalarının mümkün olmadığı görülüyordu. Belki bu, bir önceki haftadaki “hurafeler” konulu tartışmada astrologlara haksızlık yapıldığı algısıyla ilgili olabilir. Ne sebeple olursa olsun, astrologlar programda orantısız bir süre kullandılar.

Ama bunun en azından bir faydası olduğunu söyleyebilirim: Astrologların sürekli minder dışına kaçmaya çalışmaları, hedef saptırma, yanlış bağlantı, ad hominem gibi safsatalara düşkünlükleri ve yaptıkları işi tanımlama konusundaki tutarsızlıklarını etraflıca görme şansımız oldu. Karşılıklı tartışma konusunda kendini geliştirmek isteyen her bilimsel şüphecinin seyretmesini tavsiye ederim.

Tevfik “Astrolojinin Bilimle İmtihanı“nı yazdığından beri astrologlar onunla sık sık tartışmaya girer. Bu tartışmalarda gördüğüm bir acaiplik, onunla tartışan bütün astrologların “gerçek astroloji bu değil” demesi. Peki bu değil de ne? Pek belli değil ne olduğu. Açık eleştiri gelince, astrolojinin insanları onikiye bölmekten daha karmaşık olduğunu söylüyorlar, ama bunu söyleyenlerin bile yazdıklarına baktığınızda yaylar şöyle yapsın, kovalar böyle yapsın gibi, basbayağı onikiye bölmeye dayalı ifadeler kullanıyorlar.

Programın en can alıcı sorusu sunucu Deniz Bayramoğlu’ndan geldi: “Astrolojinin temel tezi nedir?” Bu sorunun cevabı, “gerçek astroloji”nin ne olduğu ve ne olmadığını tanımlamak için kritik önemde. Astrologların hiç birinin buna açık seçik bir cevap vermemesi, netlikten kaçınarak laf salatası içinde top çevirmeleri, en az net bir cevap kadar manidar aslında. Astrolojinin ne olduğu belirsiz bir uydurmalar yığını olduğu bu tanımsızlıktan belli zaten: Yıldızlar var, Jüpiter filan var, bir şeyler yapıyorlar, o kadar.

Sunucunun sorduğu kritik başka bir soru da, astrolojinin temel kaynak kitapları olup olmadığı idi. Sadece ortaçağda kalmış bir kitabı örnek verebildiler. Yani astrologlar kendilerini eleştirenleri “iyi araştırmamakla” suçluyorlar, ama ellerinde “astroloji budur” diye gösterecekleri bir kitap bile yok. Bu gülünç bir şey. Fizik, matematik, biyoloji, mühendislik, psikoloji, antropoloji disiplinlerinin her birinde, neredeyse herkesin temel başvuru olarak kabul ettiği eserler vardır. Mesela fizikçilere sorsalar neredeyse hepsi Feynman Fizik Dersleri’ni, Landau-Lifshitz serisini, veya bunlara denk başka bir eseri örnek verecektir. Astrolojinin Landau-Lifshitz’i hani eser? Onu geçtim, dünya çapında astrologların kendine model aldığı, “gerçek astrolog” kabul ettiği uzman kim? Astroloji nobeli olsaydı kime verirdik, ve neden?

Bütün bunların “astrolojinin temel tezi nedir?” sorusunun cevapsız bırakılmasıyla çok yakından ilgili olduğunu görmek zor olmasa gerek.

Bu bulanıklık aslında astrologların işine gelen bir şey. Bu şekilde hiç bir taahhütte bulunmak, hiç bir fikri net olarak savunmak zorunda değiller. Balık gibi kayıveriyorlar. Bazı astrologlar sağlık tavsiyesi mi veriyor? “Ben karşıyım, zaten onlar gerçek astrolog değil”. Takımyıldızlar sizin söylediğiniz tarihlere uymuyor mu? “Onlar sadece sembolik, maddi değil.” İddialarınız tutmuyor mu? “Bu bir bilim değil, sanat.”

Bu son nokta önemli. Programa çıkan astrologların üçü de astrolojinin bir bilim olmadığını açıkça kabul ettiler. Sanattır dediler, yaratıcılıktır dediler, sembolizm dediler. Ancak hiç bir yaratıcı sanatın dünyadaki olayları tahmin etme iddiası yok. Kübist ressamlar önümüzdeki ay mali sıkıntıda olacağınızı iddia etmezler. Sembolist şairler kralların ölümüne dair ciddi kehanetlerde bulunmazlar. Astrologların bu ifadeleri açıkça minder dışına kaçma, hesap vermekten kaçınma arzusunun işaretidir

Minder dışına kaçmakla kastım “Astroloji bilimsel değil mi diyorsunuz? Tamam, bilim değil” diyerek işin içinden sıyrılıvermek. Oysa, bu savunma astrologları fikri sorumluluktan kurtarmaz. Dünyadaki olayları açıkladığını ve gelecekte olacakları tahmin ettiğini iddia eden bir etkinlikten bahsediyoruz. “Astroloji bilim değildir” demek, söylediklerini ispat yükümlülüğünü ortadan kaldırmıyor. (Tevfik bu noktaya dikkat çekti, ama ne yazık ki yeterince açıklayabilecek kadar zamanı yoktu.)

Takımyıldızların aslana, balığa, koça benzetilmesinin nesnel bir tarafının olmadığı artık bariz. Dahası, astrologlar gök cisimlerinin dünyaya ve insanlara ne yoldan etki yaptığını da açıklamaktan aciz. Astrologların burçları tevil etmek için kullandıkları savunmalardan biri, bunların fiziksel değil “sembolik” veya “arşetipal” etkiler yaptığı. Yani, biz aslanı cesurluk ve liderliğin arşetipi olarak gördüğümüz için, o böyle bir etki yapıyormuş.

Arşetip ve sembol savunmasının tutar tarafı yok. Astrologlar “aslan burcusun” demese, aslan burcu olduğumuzu nereden bileceğiz? Kim kafasını kaldırıp Uranüs’ün “terazi evi”nde olduğuna bakıyor da bu arşetipten etkileniyor? (Uranüs’ün gözle görülemediğini de hesaba katın.) Üstelik her toplumun sembolizmi aynı değil. Aynı sembolizmi paylaşmayan Uzakdoğu veya Pasifik toplumlarında işlemiyor o zaman. Dahası, sembolizmin işlemesi için, o sembolizmi benimsemiş bir bilinç gerekli. Elektronik cihazların arızalanmasını öngörenler, o cihazların hangi sembolizmi algıladığını düşünüyor acaba?

Aslında bunların hepsi havanda su dövmek. Astroloji sanat mıdır, sembol müdür, bilim midir diye tartışmak yerine basitçe verilere bakarak karar vermek yeter. Veriler de astrolojinin öngörülerinin tutmadığını açık seçik gösteriyor zaten. Çürütülen iddialara “gerçek astroloji bu değil” diye karşılık verenler, gerçek olduğunu düşündükleri astroloji yöntemiyle, test edilebilir iddialar öne sürmekten kaçınmasa, o zaman astrolojinin doğru olduğunu görme şansımız olur. Ama heyhat! “Mali sıkıntılara karşı tedbir alın”, “ülkemiz komşularla diplomatik sorun yaşayabilir” gibi sade suya tirit, ne doğru ne yanlış ifadelerin arkasına saklanmak daha emniyetli geliyor astrologlara.

Astrolojiye, astronomi bağlantısını kullanarak payanda sağlamaya çalışmak yaygındır. “Astroloji olmasa astronomi olmazdı”, “o büyük gözlemevleri astroloji için yapıldı”, “meşhur astronomlar da astroloji yapmıştı” diyerek astronominin güvenilirliğinden astrolojiye pay çıkarmaya çalışıyorlar. Mesele şurada ki, astronomi bir gözlem bilimidir, astroloji ise yıldızlardan hikaye yazmaktır. Eski kralların ve papazların bu hikayeleri duymak istemeleri gözlemevlerinin kurulmasını kolaylaştırmış olabilir elbette, ama tek sebep bu değildi. Mevsimsel döngüleri takip edebilmek, takvimi hatasız oluşturmak, dini ayinlerin gün ve saatlerini belirlemek gibi amaçlar daha da önemliydi.

Kaldı ki astronominin kökünde bazı batıl inançlar olması, o batıl inançları doğrulamaz. Ortaçağda ölümsüzlük iksirini ve felsefe taşını elde etmek isteyen simyacılar, yaptıkları sayısız deneyde çeşitli maddeler arasındaki tepkimelerin ayrıntılarını keşfettiler. Modern kimya, kurşunu altına çevirme çabasının yan ürünü olarak serpildi. Ama bu gerçek, simyaya herhangi bir geçerlilik kazandırmıyor.

Astrologlar duygusal saldırılara başvurmaktan da çekinmiyorlar. Astronomi camiasının kendilerinden nefret ettiğini, faşizan şekilde susturmaya çalıştıklarını iddia etmeye bayılıyorlar. “Postmodernist bir anlayışla” diyor Kırkoğlu, “çok sesliği kucaklamak gerek. Kimse gerçek bilginin sahibi olduğunu söyleyemez.”

Süpermen postmodernistlere karşı.

Güzel bir şekilde, postmodernizm karikatürü haline getiriyor kendini Kırkoğlu. Herhalde aklında Feyerabend ve benzerlerinin, bilimsel bilginin bir üstünlüğü olmadığını, bir şamanın bilgisinin bir modern doktorun bilgisiyle aynı değerde olduğunu savundukları rölativist bilgi felsefesi var.

Bu tamamen yanlış bir düşünce. Hipotezlerin deney ve gözlem ile test edilmesi ile, “hastalıkların sebebi cinlerdir, dans edeyim de çıksınlar” demek bir değildir. Bilimsel yöntem, Tevfik’in de güzel ifade ettiği gibi, doğruyu bulmak için kullanılan standartların adıdır. “Bunun doğru olduğunu nereden biliyorsun?” sorusuna cevap verme yöntemidir. Bilimciler bu yöntemi diğer meslek gruplarından daha titizlikle uyguladıkları için adı “bilimsel yöntem” olmuştur, ama bilimciler için ayrı, çiftçiler için ayrı, astrologlar için ayrı bir bilgi edinme yöntemi yoktur. “Benim içime böyle doğdu, ispatlayamam, ama inanıyorum” diyen kendini kandırıyordur. Kendini istediği kadar kandırsın, zararı ona. Ama başkalarını da kandırmaya kalkarsa, akılcı insanların görevi onu frenlemektir. O zaman “benden nefret ediyorlar” diye ağlama hakkı olmaz.

Zaten “astroloji bilim değildir, sanattır, sembolizmdir” deyip, sonra “bizimki de bilgidir, bilginin tek sahibi siz değilsiniz” demek ayrı bir tutarsızlık. Sanatsa, bilgi olduğu iddia edilemez. Bilgiyse, teste tabi tutulmuş olması gerekir.

Ata Nirun’un bilimsel açıklamalara cevabı yine, kaygan bir pehlivan misali minder dışına kaçmaktan ibaret kaldı. Bilimsel açıklamaların “soğuk” olduğunu, birkaç kişiyi belki ikna edeceğini ama keyif almak isteyen çoğunluğa ulaşamayacağını söyledi. Yılların tecrübesiyle hedef kitlesini çok iyi tanımış elbette. Gerçekten de insanların çoğu rahatlatıcı yalanları gerçeklere tercih ederler. Ama bu, yalanın ifşa edilmesi zorunluluğunu ortadan kaldırmaz.

(Ata Nirun’un bilimcilerin yaratıcı düşünceden uzak olduklarını iddia etmesi de epeyce gülünçtü ve bilimsel konulardan ne kadar uzak olduğunu gösteriyordu. Bilimsel araştırma sürecinin içinde yaratıcılığın çok büyük rolü bir yana, en azından Richard Dawkins veya Carl Sagan okusaydı bilimsel konuların ne kadar şairane ve büyüleyici olabileceğini bilirdi.)

Astrolog argümanlarını baştan sona toparlayalım: Astroloji bilim değil, ama bilimsel yöntemin çürüttüğü iddialar “gerçek astroloji” değil. Astroloji bolca yorum, yaratıcı düşünce, sembolizmden oluşur. İşleyişine dair bilinen bir mekanizma yoktur. Doğru söyleyip söylemediği test edilmemiştir. Bu eleştirilere verilen tek cevap “bilim soğuk, astroloji sıcak”tır. Ortak bir standardı yoktur. Dört saatlik sohbette astrolojinin doğruluğuna dair elle tutulur bir kanıttan bahsedilmemiştir (Kırkoğlu’nun zikrettiği iki üç yayın hariç — onların da metodolojisini incelemek gerekir.)

Bunları alt alta koyduğumuzda şunu görüyoruz: Astroloji çoğunlukla uydurmalara dayalı bir iştir. Objektif gerçekle ilgilenmez, kendi gerçeğini yaratma iddiasındadır. Kendini savunmak için otoriteye atıf, eskiliğe atıf, hedef kaydırma, anlam kaydırma gibi safsatalardan başka çaresi yoktur.

Dört saatlik program sırasında bazen sabrım zorlansa da, sonunda bunu öğrenmiş olmak programı seyretmeye değdi. Herkese tavsiye ederim.

Yılbaşını kutlamak kültürümüze miss gibi uyar

Mutlu yıllarYıllardır hep süregelen bir zırıltı vardı da, böyle yaygara görmemiştim hiç. Yok yılbaşı kutlamak kültürümüze uymazmış, yok yabancı adetmiş, yok müslüman ülkede yabancıların adeti olmazmış. Okullara talimat göndermeler, cuma hutbeleri okutmalar, el ilanı dağıtmalar, maşallah dört koldan propaganda muharebesi başladı.

Nasıl uymuyormuş yılbaşı kutlamak kültürümüze? Basbayağı da kültürümüzün bir parçasıdır.

Yok, bahsettiğim şey Orta Asya’da Türkler çam süslermiş gibi yakıştırmalar değil. Öyle olsa da bana ne? Orta Asya’nın eski Türkleriyle ne ortaklığım var da buna sığınayım. İhtiyacım da yok, çünkü yılbaşı kutlamak kendimi bildim bileli bizim kültürümüzün bir parçasıdır. Kimse bunu unutturamaz, yok sayamaz.

Yüz yıldır bu ülkede insanlar yılbaşı geceleri özel şeyler yaparlar. Kimisi gazinoya gider, kimisi dağ otellerinin özel programına. Para harcamak istemeyen çıkar sokaklara, üşüye üşüye arkadaşlarıyla güler oynar. Sokağa çıkmak istemeyen evinde oturur, daha bir özenerek sofrasını kurar, eşini dostunu çağırır, tombala oynar, söyleşe konuşa gece yarısını bekler. Çocuklar bile gözlerini açık tutmaya çalışırlar onikiye kadar. Saat onikiyi vurunca ışıklar kapatılır, herkes birbirine sarılır, öpüşür, mutlu bir yıl diler.

Radyoda, televizyonda (eskiden tabii ki sadece TRT) özel eğlence programları olur. Çocukluğumdan hatırlarım, her Aralık’ın son haftası “bu yıl dansöz çıkacak mı?” sorusu ile geçerdi. Sonra seksenlerin ortasında çıktı dansöz (Nesrin Topkapı mıydı?), sonraki yıllarda ise kimsenin umurunda olmadı. Özel TV kanalları çıkınca her birinin ayrı eğlencesi oldu tabii.

Hediyeleşmek vardır, kırmızı don giymek vardır, “yeni yıla nasıl girersen öyle geçer” lafı vardır, hatta artık sinir bozuculuğuyla güldüren “seneye görüşürüz, bir senedir yiyoruz, ehehe” şakaları vardır.

Kültürümüze ait olması için daha ne olması lazım yahu?

Yılbaşı diğerleri gibi bir gün değildir. Bir bitişin, ve yeni bir başlangıcın hatırlatıcısıdır. Ömrümüzün geçişini farkederiz. “Koca yıl nereye gitti” dedirtir. Bir iç hesaplaşma yaparız, yeni kararlar veririz. “Bu sefer farklı olacak, bu sefer değişecek” deriz. Bazen değişebiliriz sahiden, bazen alışkanlıklarımıza yenik düşeriz, önemli değil. Yeni yıl yeni bir fırsattır, yeni bir sayfadır, yeni bir şanstır bizim için. Bu yüzden coşku verir zaten, zengini de yoksulu da mutlu eder.

Ve şimdi taliban müsveddeleri diyor ki, bizim kültürümüzde yılbaşı kutlaması filan yoktur, yapma!

Bir de öyle bir havayla söylüyorlar ki, sanki biz yıllardır yılbaşı neşesini yaşayanlar bir avuç marjinaliz, tek tük kelaynaklarız, ruhunu satmış kimliğini kaybetmiş hainleriz! Yıllardır bir şenlik havasında paylaştığımız yılbaşları hiç olmamış gibi davranmalıyız. Çünkü onlar öyle buyurdu, “kültürümüzde yoh!”

“Sen bildiğin gibi yap, ben kutlamıyorum” da değil, “ben kutlamıyorum, sen de kutlama!” diyorlar, arkasından gelen “yoksa fena olur” tehdidini ses tonlarında açıkça belli ederek. Çünkü madem “kültürümüzde yoh”, demek ki kutlayanlar bir avuç “kanı bozuk” azınlık, yani “sinek gibi ezeriz!”

Bu bir faşizm taktiği, başka bir şey değil. Kendi marjinalliklerini normal göstermeye çalışan bir avuç barbar, seslerinin yüksek çıkabilmesini fırsat bilip bize azınlıkta olduğumuzu, normal sandığımız alışkanlıklarımızın aslında “halkımızın değerlerine” aykırı olduğunu düşündürmeye çalışıyorlar.

Ülkenin kanını emen karanlık yuvası Diyanet, cuma hutbesinde yılbaşı kutlamalarına “değerlerimizle örtüşmeyen, insan hayatına katkısı olmayan gayrimeşru tutum ve davranışlar” ve “israf” demiş. Diyanet’in insan hayatını sefilleştirmek ve zulme kılıf uydurmak konusunda eşi benzeri olmayan katkılarını biliyoruz zaten. Ama benim yılbaşı kutlamama gayrımeşru demek kimsenin haddi değildir. İsrafa gelince, başkanı bir milyon liralık mersedese binen, benim kesemden dünyanın her tarafına camiler yaptırıp imam-müezzin maaşları dağıtan, birkaç bakanlığın toplamından fazla bütçeyi döke saça tüketen Diyanet, benim eğlenceme bakıp israf ahkâmı kesemez. Kendi paramı istediğim gibi harcarım, ona hesap vermem. Asıl o benim paramı harcamasının hesabını versin önce.

“Müslüman yılbaşı kutlamaz”mış. Peki müslüman ne yapar? Sahiden, nedir müslümanın hayatına renk katan şey? Yılbaşını kutlama, sevgililer gününü kutlama, Cumhuriyet bayramını kutlama. Ne yap onun yerine? Hiç. Ot gibi otur öyle, tatsız tuzsuz bir hayat içinde.Sanat günah, müzik günah, kadın erkek sohbet günah, içki zinhar günah! Fazla okuma, dinden çıkarsın. Fazla gezme, gavurlara benzersin. Neşelenmek yok, keyiflenmek yok. Teklif edebildikleri şey ancak, sabaha kadar Kuran oku, erkek korosundan ilahi dinle, Ramazan akşamları fesli işportacıların arasında dolaş. Sadece yılbaşı konusunda değil, modern hayatla ilgili alışkanlıklarımızın hepsine aynı muameleyi yapıyorlar. Karanlık kasaba muhafazakârlıklarının dışında kalan her şeye, kenef duvarı gibi meymenetsiz suratlarıyla standart cevapları: “Milli değerlerimize aykırı!”

Hayır! Kültürümün inkâr edilmesini reddediyorum. Yılbaşını kutlamak bizim bir kültür değerimizdir. Yobazın bunu beğenmemesi beni ilgilendirmez. Ben ona uymak zorunda değilim. O 31 Aralık gecesini diğer herhangi bir gece gibi geçirmek istiyorsa öyle yapsın. Yarı örtülü tehditlerle beni kendi renksiz, tatsız yobazlığına çekemeyecek. Bu yarı-insan güruhunun bağırmaları sizi yanıltmasın. Çoğunluk değiller, kültürün ne olduğunu onlar belirlemiyor. Sadece sessizliğimizden ve umutsuzluğumuzdan yararlanarak bizim kendimizi yalnız hissetmemizi istiyorlar. Ama yalnız değiliz. Bu ülkede hayatın anlamını güzellik, neşe ve sevgide bulan pek çok insan var. Geri çekilmeyeceğiz, kendimizi anormal zannetmeyeceğiz.

Yarın mezelerimi hazırlayacağım, soframı kuracağım, rakımı açacağım, sevdiklerimle birlikte yiyip içip yeni yılı kutlayacağım. Siz de kutlayın, neyle olursa olsun, ister içkinizle, ister çayınızla. Bir gün bile neşelenmenizi çekemeyen kara yobazlara inat, yeni bir yılı umutla karşılayın. Yılbaşı rastgele seçilmiş bir gün olabilir, ama bu onu önemsiz kılmaz. Her yılbaşı bize yeni bir başlangıç ilhamı verir. Her şeyi taş devrinde bırakmak isteyen mağara adamlarına inat, değişimin önünde durulamayacağını hatırlatır.

Bugün tutuklanan gazeteci Ahmet Şık demiş ki: “Hiç kimse enseyi karartmasın. Bu güç bu iktidar bunlara da kalmayacak ve Türkiye mutlaka aydınlığa kavuşacak.”

Mutlu yıllar!

Oyların eşitliği ve demokrasi

Birkaç yıl önce manken/tarihçi Aysun Kayacı TV’de “dağdaki çobanın oyuyla benimki bir olur mu?” demişti. İlk başta biraz kızmıştık, demokrasi böyle olmaz demiştik. Gelgelelim zaman geçip oy verme sisteminin çürüyüşüne, ve seçmenlerin ne kadar büyük bir kısmının aklıyla değil kıçıyla oy verdiğine şahit oldukça, “yahu haklıydı galiba” diye fısıldamaya başladık. Ve bugün başka bir meşhur isim Erol Evgin’in bir röportajda söylediği şu sözleri okuduk: “Okuma yazma bilmeyen, oyuna parmak basan bir kardeşimizle, ablamızla, annemizle 3 üniversite bitirmiş birinin birer oy hakkı olması adaletli mi geliyor size sorarım. Hiç hakça değil.

Erol Evgin kibar bir insan. İnsanları küçümseyen bir havada olduğunu görmedim şimdiye kadar. Cımbızlanmış bir cümleye değil röportajın tamamına baktığınızda iyi niyetli olduğunu, bu cümleyi haksızlıklara isyan olarak söylediğini görüyorsunuz zaten.

“Herkesin oyu aynı olamaz” fikrinin havada dönüp dolaştığını, birçok aydın kişinin açıkça söylemekten ar ettiğini, ama fısıldayarak sık sık söylendiğini tahmin ediyorum. Bence “herkesin oyu aynı olamaz” dediğimizde bazılarının daha aşağı olduğunu söylemeye çalışmıyoruz; demokrasimizdeki yozluğa işaret etmeye çalışıyoruz aslında, ama elimizde daha uygun cümleler olmadığı için bu hazır kalıpla ifade edebiliyoruz fikrimizi.

Meselemizi özetleyelim: Türkiye’de seçmenlerin büyük çoğunluğu akılcı düşünerek, partilerin ülke sorunlarına teklif ettiği çözümleri karşılaştırarak oy vermiyor. Bu bütün partilerin seçmenleri için geçerli. Ancak özellikle son yıllarda, iktidar partisine giden oyların iyiden iyiye rasyonellik dışında kaldığını, ülkenin geleceği düşünülerek değil anlık ham duyguların istismarıyla kazanıldığını görüyoruz.

Lafı dolandırmayalım: Seçmenlerin çoğu cahil. Okuma, düşünme, farklılıklara tahammül etme kabiliyetleri yok. Tayyip Erdoğan’ın dünya lideri olduğunu sanacak kadar dünyadan habersizler. En basit ve saçma yalanlara kanmaya hazırlar. Oysa demokrasinin işlemesi için seçmenlerin eğitimli olması ve az da olsa akıllarını kullanmaları gerekir. Eğitimsiz bir kitleyle demokrasi değil, ancak çoğunluk zorbalığı yerleşir, ki şu anda içinde yaşadığımız durum bu.

(Cahilliğin tek bir partinin seçmeniyle sınırlı olmadığını vurgulamak isterim. Ama bir parti içinde daha fazla toplanmış olduğu kesin. Kendileri söylemişti zaten “eğitim seviyesi arttıkça hitap ettiğimiz alan daralıyor” diye.)

Madem ki demokrasi için eğitimli bir kitle şart, o zaman eğitimlilere daha çok oy hakkı vermek ilk bakışta makul gibi görünüyor. Ama değil. Hümanist sebeplere de hiç ihtiyaç yok, tamamen pratik sebepler yüzünden böyle bir sistem kurmak mümkün değil. Şöyle ki:

Diyelim ilkokul mezununun oyu bir, üniversite mezununun iki sayılsın. Ya ortaokul, lise? Birbuçuk mu diyeceğiz? Master, doktora yapanlar üç oylu mu sayılacak? Belki lise mezunu adam formel eğitimden geçmedi ama harıl harıl okudu, Bülent Ecevit gibi mesela. Sözlü sınav mı yapacağız?

Peki her üniversite mezununun eğitimi bir mi? Birisi çıkıp “benim şanlı şöhretli üniversitemin oyuyla dağbaşı üniversitesinin oyu bir olur mu?” derse ne olacak? Veya öyle liseler var ki hâlâ, oradan mezun olup üniversite okumayanlar, başka bazı üniversitelerin mezunlarından daha aklıbaşında. Nasıl ayarlayacağız puanları?

Üstelik okulda çok zaman geçirmek sağlıklı düşünebilmenin garantisi değil. Hatta tersi doğru gibi. Lisans derecesinden sonra iş hayatına geçen birçok arkadaşım var ki, Türk üniversitelerindeki profesörlerin yüzde doksanına toz yutturur. Hem her profesör aynı mı? Burhan Kuzu da hukuk profesörü, Baskın Oran da. İkisinin oyu eşit mi olacak?

Yani, işin içinden çıkamıyoruz. Kişilerin oy hakkını farklılaştırmak çekici bir fikir de olsa, bunu sağlayacak kriterleri hakkaniyetle tanımlamak imkânsız. O yüzden unutalım bu fikri.

Zaten bunlar yeni tartışmalar değil. İnsanlar dünyanın her yerinde aşağı yukarı aynı. Her ülkede cahiller eğitimlilerden daha kalabalık (bazılarının en cahili bizim en cahilimizden fersah fersah ileride bile olsa). Yüzlerce yıl ateş ve kan içinde demokrasiyi oluşturan ülkeler, bu meseleye çözümler oluşturmuşlar. Yapmamız gereken şey sadece bu çözümleri iyice öğrenmek ve uygulamak.

Belki en önemli olan iş, kuvvetler ayrılığının mükemmelen tesis edilmesi. Kötü niyetli bir politikacı, ufku dar seçmenlerin oylarını çeşitli numaralarla kapıp iktidara gelse bile, başıboş şekilde at koşturması mümkün olmaz. Bağımsız yargı kuvveti, demokrasiye zarar verebilecek düzenlemelere engel olur. Bu yüzden Tayyip Erdoğan yıllardır hep yargıya veryansın etti, “milli iradeyi engelliyorlar” diyerek propaganda yaptı, ve sonunda yargı bağımsızlığı ortadan kalktı. Oysa milli irade istediği her şeyi yaptıramaz, demokrasiye ve mevcut kanunlara aykırı şeyler “halk istiyor” diye herkese dayatılamaz. Yargı bağımsızlığı bunun garantisidir.

Kuvvetler ayrılığının yanı sıra ifade özgürlüğü, özgür basın, sivil toplum kuruluşları, toplanma ve gösteri özgürlüğü gibi demokratik haklar yine sağlam bir demokrasinin temel taşlarıdır. Bu haklar yerinde durduğu sürece cahil bir seçmen kitlesinin vereceği zarar geçici ve sınırlı kalır.

Diyeceğim, demokrasinin düzgün işlemesi için herkesin oyu farklı olsun demeye gerek yok. Dünyadaki mevcut örnekleri doğru düzgün uygulayabilsek kafi gelir.

Ama geldiğimiz durumda düzgün bir demokrasiyi nasıl yaratabiliriz derseniz, bilmiyorum!

Zamanın rüzgarı

Çevrendeki zulmü çaresizce seyrederken için içini yiyor. Elin kolun bağlı, ne yapacağını bilemiyorsun. Sadece yönetenler değil zalim olanlar; yönetilenler de onların zulmünü alkışlıyor. Kötülüğün bu dereceye varabilecek oluşunu hafsalan almıyor. Dev bir okyanus dalgası gibi, bildiğin her şeyi yerle bir eden bir şeytanlık hüküm sürüyor. Merak ediyorsun, bu kadar büyük kötülükler nasıl cezasız kalabiliyor?

Böyle öğrenmemiştin oysa. Zulme başkaldıran iyi insanların hikayeleri hep mutlulukla biterdi. Belki zorlanırdı iyiler mücadelelerinde, belki ölümün kıyısına kadar gelirlerdi, ama sonunda galip gelirlerdi. Tecrübesiz bir genç, saf bir keloğlan, köyünden çıkmamış bir hobbit, dünyadan habersiz bir avcı kız, koca koca zalimleri dirayeti, aklı ve kalbiyle toprağa gömerdi. Bu cesur gençleri görüyorsun, ama hiç biri zalimin zülmünü bitiremiyor.

Ninen de hep allaha havale etmez miydi kötüleri? Allah verecekti onların cezasını, saf ve iyi kalplileri kurtaracaktı. Daha birkaç yaz görmüş bebekleri öldüren katilleri durdurmak bir yana, neden onları zor durumlardan kurtarıyor diye düşünüyorsun, cevap bulamıyorsun.

Adalet istiyorsun. Kötülük, yapanın yanına kâr kalmasın istiyorsun. Medeniyetin temel taşı budur zaten. Ama her geçen gün umudun azalıyor. Tiranlar ve yandaşları, hesap vermek şöyle dursun, mutlu mutlu ömürlerini tamamlayacak gibi görünüyor.

Umutsuzluğa kapılma. Zamanın en güçlü yargıç olduğunu hatırla. Yıllar sonra bugünlerin nasıl anılacağını düşün. Zamanın sert rüzgarı toz toprağı süpürüp götürür, sağlam kayaları bırakır sadece geride.

Zalimler bugün seni işsiz kalma, hapse girme, linç edilme korkusuyla sindiriyor olabilirler. Ama yaptıkları kötülükleri ilelebet örtbas edemezler. Başka bir yerde, pençelerinin erişemediği insanlar onların ipliğini pazara çıkaracaktır. Propaganda araçları ne kadar güçlü olursa olsun, eninde sonunda hakikat kendini gösterir.

Yıllar sonra bugünün zalimleri, dünyayı güzelleştirenler değil, bozanlar arasında anılacaklar. “Biz onlar sayesinde değil, onlarla mücadele ederek bu günlere geldik” diye yazacak tarihler. “Geri kalmamızın sebeplerinden biri bunlardır. Onlara verilen gücü büyük işler yapmak için kullanabilirlerdi, ama açgözlülükleri ve cehaletleriyle bu fırsatı heba ettiler.” denecek.

Hangisi daha büyük bir cezadır? Haklının ve doğrunun yanında olduğunu bilerek sıkıntı çekmek mi, yoksa bir şeytan olarak hatırlanacağını bilerek altın yaldızlar içinde yaşamak mı?

Bugün Sokrates’i mi alkışlıyoruz, onu ölüme mahkum eden yargıçları mı?

İmparator Neron mu daha büyük bir insandır, yoksa öldürttüğü danışmanı Seneca mı?

Cunta lideri Evren hapse girmedi belki, ama bir zamanlar kendisini alkışlayanların sonradan ona lanet okuduğuna şahit olacak kadar uzun yaşadı. Tarihe bir kara leke olarak geçmek daha ağır bir ceza değil midir?

Belki de bunu bildikleri için bu yüzden bu kadar hırçın ve saldırgandır bu zalimler. Bir zamanlar, her genç insan gibi, doğrunun yanında olduklarını düşünüyorlardı. Dünyayı güzelleştirmeyi, adalet sağlamayı hayal ediyorlardı. Güç ve başarıyla imtihan edildiler, ama en zor imtihandır bu, sadece en sağlam karakterliler geçebilir onu. Kaldılar imtihandan. Artık karanlığın içine girdiler ve çıkışları yok. Kendi hayallerine ihanet ettiler.

Şaşaaya, kaba güce, kalabalığa aldanmamak gerektiğini Hayyam bin sene önce söylemişti. Dünya imparatoru Keykavus bile, yıkıntılar arasındaki bir kemik parçasından ibaret kalmadı mı?

Bir kuş gördüm yüce Tus kalesinde,
Keykavus’un kafa tası pençesinde.
Sorup duruyor kafaya: Hani? Nerde?
Adamların, davulun dümbeleğin nerde?

Hepimizin hayatı iki yokluk arasındaki anlık bir kıvılcımdan ibaret. Her birimiz tarihe hesap vereceğiz eninde sonunda. Dünyaya ne verdiğimizin hükmü orada dağıtılacak acımasızca.

Dürüstlük hainlik değildir

Geçtiğimiz haftaların korkunç haberlerini hepiniz biliyorsunuz: Hükümete ve Erdoğan ailesine yakınlığıyla bilinen Ensar Vakfı’nda 45 çocuğun cinsel taciz ve tecavüze uğradığı ortaya çıktı. Bu olay tek başına yeterince mide bulandırıcıyken, hükümet üyelerinin ve yandaşların bu olayı örtbas etmeye, önemsiz göstermeye çalışmaları vicdanlı insanları çileden çıkardı. Özellikle, aile bakanı sıfatı taşıyan Sema Ramazanoğlu’nun “Buna bir kere rastlanmış olması hizmetleri ile ön plana çıkmış bir kurumumuzu karalamak için gerekçe olamaz” demesi bardağı taşırdı. Sosyal medyada büyük bir tepki fırtınası başladı, istifa etmesi için imza kampanyası açıldı.

Ancak sosyal medya şişede durduğu gibi durmuyor. Tepki olarak paylaşılan tvitlerden birisi, Ramazanoğlu’nun resminin üstüne eklenmiş yazılar içeriyordu, ve Ramazanoğlu’nun söylemediği bir cümle eklenmişti: “Bazı yayın kuruluşları tecavüzü sanki kötü bir şeymiş gibi yansıtarak Ensar Vakfı’nı karalamaya çalışıyor.

Ramazanoğlu’nun temsil ettiği zihniyetten tiksiniyor olabilirsiniz. İdeolojik sadakatini vicdanının üstünde tuttuğunu, böyle bir cümleyi içinden geçirmiş olabileceğini de düşünebilirsiniz. Ama söylemediği bir cümleyi birisinin ağzına yapıştırmak, sebepleri ne olursa olsun, yalan söylemektir.

Bu resim Twitter’de yayıldı, birçok kişi tvitledi. Muhalif duruşuyla da tanınan bir tiyatro sanatçısı bu kısmen uydurma mesajı takipçileriyle paylaştı. Bu normal; hepimiz sık sık böyle hatalar yapıyoruz. İşin anormal olan kısmı, sanatçıya bu resimdeki ifadenin yanlışlığı söylendiğinde, hatasını kabul edip tviti silmedi. Hatayı gösterenlere kulak tıkadı, hatta onları blokladı, yani tvitlerini görmelerini ve iletişim kurmalarını engelledi. Bir süre sonra yanlışlık içeren tviti sildi, ama özür yerine şöyle bir cümle yayınladı:

Yalan bir caps olan tiviti sildim, ama dürüstlük yapıcam diye çomar yancılığı ve her türlü terbiyesizliği yapanların yeri ayrı.

İki sebeple ismini vermiyorum: Birincisi, bu sanatçının mücadelesini takdir ediyorum. AKP faşizmiyle boğuşurken sinirlerinin bozulup böyle bir hata yapması normal. İkincisi, pek çok kişinin yaptığı bir hata için bir kişiye yüklenmek doğru değil. Şurada kaç kişiyiz de birbirimizi bu kadar kolay harcayalım?

Bu örneği vermemin amacı hepimizin yaptığı duygusal bir hataya dikkat çekmek. İnsanlar konformisttir; ait oldukları gruba zıt gitmek istemezler. Özellikle de mücadelede olduğumuz bir karşı taraf varsa, bizim taraftaki hatalara işaret etmek “hainlik” olarak yaftalanır.

Sosyal medyanın insanları şahinleştirdiği, fikirlerini keskinleştirdiği bilinir. İçinde bulunduğumuz durumda bunu anlamak mümkün. Karşınızda her türlü ahlaksızlığı “kol kırılır yen içinde” zihniyeti ile örtbas eden, ideolojilerinin zaferi için her türlü yalanı ve suçu mübah gören bir karanlık olduğunda soğukkanlı olmak zor. Yine de biz kendimizi başka bir teraziyle tartmak zorundayız. Onlar ne kadar yalan söyleseler de, biz sadece doğruya bağlı kalmalıyız ki bize takacakları bir kulp olmasın. Kaldı ki, sadece gerçeği söylemek bile bu ortaçağ kulu zihniyetinin korkunçluğunu ortaya sermeye yeter, ötesine geçmeye lüzum yok.

Nihai olarak iyi bir amaca yönelik olduğunu düşündüğümüz zaman gerçeğe bağlı kalmanın gerekli olmadığını düşünebiliriz. Hatta bir mücadele içindeyken hataları gösterenleri hainlikle suçlamaya yatkın olabiliriz. Ama mücadele ettiklerimiz de tam bunu yapmıyor mu? Kendilerince doğru buldukları amaçlar için mütemadiyen yalan söylüyorlar, ve tam da bu yüzden onlarla mücadele ediyoruz.

Birçok insan bu baskı ortamında büyük sıkıntılar çekiyor, yıpratıcı bir mücadele veriyor. Yine de Nietzsche’nin öğüdünü hatırlamak gerekiyor:

Canavarlarla mücadele edenler kendileri de canavarlaşmamaya dikkat etmeli. Karanlığın içine baktığında, karanlık da sana bakmaktadır.

Bu günler geçecek. Yobaz karanlığı böyle devam edemez, beceriksizlikleri ve aptallıkları kendi başlarını yiyecek eninde sonunda. O zamana kadar, karanlığın içinde kendi cılız ışığımızla ilerlemeye devam edeceğiz, ta ki güneş doğana kadar.

Not: Aslında, buna gelene kadar, önce AKPlilere söylenecek şeydir dürüstlüğün hainlik olmadığı. Sevdiğiniz bir kurumda bir suç işlendiyse, dürüstçe bu suçu ifşa etmek ve suçluları cezalandırmak davaya ihanet değildir. Tam tersine, inceleyip kendilerini aklasalardı o zaman inançlarına hizmet etmiş olurlardı. Ama şimdi, elbirliğiyle örtbas etmeye ve önemsizleştirmeye çalışmaları yüzünden kendilerini geri dönülmez derecede iğrençliğe bulamış durumdalar. Muhafazakâr kafaya bir şey anlatmaya çalışmak boş. Ben sadece belli bir vicdanı, eğitimi, ve medeniyeti olanlara hitap ediyorum.

Not 2: Bir grubun üyelerinin kendi kendilerini dürüstlüğe zorlamaktan vazgeçtiklerinde düşecekleri ahlaksızlık çukurunu İhsan Eliaçık çok güzel ifade etmiş:

Eğer bu skandal ortaya çıkmasaydı ve tecavüz olayı vakıf içerisinde tespit edilseydi, ‘kabile şefi’ ve ‘Müslümanlar’ zarar görür endişesiyle saklı tutulurdu. İşte bu ‘putperestlik’, çocuğa tecavüz edilmesinden daha vahim.

Mesela her türlü ihale yolsuzluğu, Reza Zarrab’dan tutun da Egemen Bağış’a kadar rüşvet alan adamların hepsi bilinir, hatta içlerinden bazıları ‘Rüşvet haramdır’ diye de düşünür düşünmesine ama bu gerçeklerin ortaya çıkması istenmez. Kendilerinden olmayanlar bu skandalları malzeme olarak kullanmasın diye hemen savunmaya geçerler.

“Astrolojinin Bilimle İmtihanı”

Açık Bilim ve Yalansavar‘dan kalem arkadaşım Tevfik Uyar‘ın “Astrolojinin Bilimle İmtihanı” kitabı birkaç ay önce piyasa çıktı. Yaz başından beri bir araştırma bursuyla yurtdışında olduğum için kitabı alamadım, ama Tevfik kitabın bir nüshasını, hem de imzalı olarak bana postalama nezaketini gösterdi. Elime geçer geçmez büyük bir zevkle okuyup bitirdim.

20150918_174254Tevfik’in yazılarını okuyorsanız kalem ustalığına zaten aşinasınızdır. “İmtihan“da ise ustalığını daha da ileri taşımış. İkiyüz sayfalık bir kitabı, akıcı bir düzenleme ve renkli bir üslupla bir çırpıda okumanızı sağlıyor, astronomiden psikolojiye kadar geniş bir yelpazedeki kavramları özünü feda etmeden basitleştirmeyi başarıyor.

Kitabın yayınlanmasının ardından Tevfik medyada epey yer aldı. Kitap incelemeleri yazıldı, yazarla gazete ve TV röportajları yapıldı. Bunların tam bir listesi “İmtihan“ın Facebook sayfasında mevcut. Görülen ilgi sayesinde kısa zaman sonra da kitabın ikinci baskısı yapıldı.

Tevfik ve “İmtihan” bu ilgiyi hakediyorlar elbette. Hem mutlu oldum, hem de bilimsel konulara fazla ilgi gösterilmeyen ülkemizde pek çok güzel kitabın sessizce yayınlanıp aynı sessizlikte raflardan kalktığını bildiğim için şaşırdım. Anlaşılıyor ki Tevfik doğru zamanda doğru işe girişmiş. Belki de artık toplumumuzda eleştirel bakışa hazır, sapla samanı ayırt etmelerine yardımcı olacak kaynaklara ulaşmak isteyen bir kritik kütle oluşmuştur.


Astrolojinin Bilimle İmtihanı” üç bölümden oluşuyor. Kitap ilk bölümde astrolojinin tarihte ortaya çıkışını, yokolmaya yüz tutuşunu, sonra ticari amaçlarla tekrar canlandırılışını anlatıyor. İkinci bölümde daha fazla ayrıntıya giriyor, astrolojinin iddialarını tek tek ele alıp tutarsızlıklarını ve hatalarını gösteriyor. Üçüncü bölümde ise psikoloji araştırmalarından yararlanarak astroloji ve benzeri sahte bilimlere neden bu kadar kolaylıkla inanıldığını inceliyor.

Yıl içinde Dünya Güneş çevresinde dolanırken arka plandaki yıldızlar sabit kalırlar, ve Dünya’dan bakınca Güneş yıl içinde değişik bölgeleri gezer gibi görünür. Eski Mısır ve Sümer zamanından, belki daha da eskiden beri, insanlar Güneş’in ve Ay’ın hareketlerini takip etmişler, nereden doğup nereden battıklarını dikkatle kaydetmişler. Veriye dayanan astronomi bilimi de, hayale dayanan astroloji safsatası da bu gözlemlerden doğmuş. İnsan muhayyilesi, tanrısal bir varlık saydığı Güneş’in, daha küçük tanrısal varlık saydığı yıldız gruplarındaki gezinmesiyle mevsimsel değişiklikleri ilişkilendirmiş. Ara sıra gelen kıtlık, savaş, ölüm gibi beklenmedik olaylar da, ortalıkta serseri mayın gibi dolaşan “gezegen”lerle bağdaştırılmış. Meselâ MÖ 2. binyıldan kalan şu Babil tableti gibi:

“Ab ayında Venüs yükselirse, yağmurlar olacak, kıtlık ve yıkım olacaktır.
Ab ayında Venüs’ün beyaz bir alevi olursa, ülkede kıtlık olacak ya da kral çok güçlü olacaktır.
Ab ayında Venüs ufka doğru karalarak alçalırsa ya da sönük kalırsa, o ay Elam ve ordusu mahvolacaktır.
Ab ayında Venüs yükselir ve bir yıldız kayarsa, kıtlık olacak ya da kral güçlü hale gelecektir.
Ab ayında Venüs görünmezse, kral güçlü olacak ve ülke mutlu olacaktır.”

Bu kehanetler dikkatli gözlemlerden çıkmış değil tabii, bildiğiniz sallama. Günün birinde birisi Ab ayında (hangi aysa artık) Venüs’ün ufkun epey üstünde olduğunu görmüş, sonra tamamen farklı bir meteorolojik sebepten çok yağmur yağıp ekini mahvetmiş, ondan sonra “demek ki Venüs yükselirse yağmur, kıtlık, felaket!” diye genellemiş. Aynı “yersiz genelleme” yanılgısı hâlâ her gün karşımıza çıkmıyor mu? Meselâ 1999 depreminden birkaç gün öncesine bir güneş tutulması denk geldi; o gün bugündür güneş tutulması zamanlarında yersiz deprem yaygaraları koparılıyor. Bunun gerçekle alâkası yok tabii; tek veri noktasıyla böyle bir sonuca varılamaz. Nitekim uzun dönemli verilere bakıldığında depremle güneş tutulması arasında bir ilişki olmadığı görülüyor. Ama insan zihni olgular arasında bağlantı kurmakta o kadar iyi ki, olmayan bağlantıları bile hayal etmekten kendini alamıyor. Üstelik, yanlışı gösterildiği zaman bile bu hayalinden vazgeçmiyor.

Bilişsel yanlılık (cognitive bias) dediğimiz bu düşünme hataları, astroloji ve benzeri sahte bilimlerin “akla yakın” gelmesinin ve kolaylıkla yayılmasının en önemli sebebi. Bu yanılgılar bir değil, iki değil, pek çok. Yani, o çok övündüğümüz zihnimiz aslında hatalı, bozuk, güvenilmez bir makine. Bu hatalardan kaçınmanın tek yolu, varsayımlarımızın hangi somut delillere dayandığını sorgulamak ve sağlam mantık kuralları ile düşünmeye kendimizi zorlamak.

Düşünme hataları kitabın en önemli temalarından biri. Tevfik astrolojinin yanlışlığını göstermekle, yani sineği öldürmekle kalmıyor, bataklığı kurutmak için ne yapmamız gerektiğini de anlatıyor. Sahte bilimler, hurafeler, şarlatanlıklar ve aldatmacalar bilişsel yanılgılarımız sayesinde tutunabildiğine göre, bu yanılgıların ne olduğunu anlamak ve kendimizi bilerek önlem alabilmek çok önemli. Bir evrimsel kalıntı olan yanılgılar istisnasız hepimizin zihnini kirletiyor, ama dikkatli düşünmeye gayret edenler bunların etkisini azaltabiliyor.

Her türlü işte başarılı olmak için bir öğrenme sürecinden geçmenin şart olduğunda hemfikirizdir. Okumayı, yazmayı, resim yapmayı, hatta yürümeyi bile öğrenmemiz gerektiğini, bunun için çaba harcamanın lüzumlu olduğunu biliriz. Ama nedense düşünmenin kendisini öğrenmek ihtiyacı hissetmiyor, aklımıza gelen ilk şeyi doğru kabul ediyor ve sonra bu kabulümüzü cansiparane savunuyoruz. Oysa psikolojik araştırmalar, edindiğimiz kanaatlerin ne kadar rastgele olduğunu bize gösteriyor: Birkaç saniye önce görüp duyduklarımız, yorgun veya dinç oluşumuz, aç veya tok oluşumuz, kanaatlerimizi belirlemekte ağırlıklı rol oynuyor. Rasyonelliğimiz ise kısık sesli utangaç bir çocuk gibi, hemen köşesine çekilip susuveriyor.

Tevfik bütün bu maluliyetlerimizi, bilimsel çalışmalara dayanarak ortaya seriyor ve astroloji örneği üzerinden aklımızı nasıl kösteklediklerini anlatıyor. Düşünmeyi öğrenmek, tepkiyle acele yargılara varmaktan kaçınmak, ve utangaç rasyonelliğimize söz hakkı verebilmek için böyle kitapların artmasına ihtiyacımız var. “İmtihan” Türkçe eleştirel düşünce literatürünü zenginleştiren bir eser olmuş. Benzerlerinin artmasını iple çekiyorum.

Güneş tutulması depremi tetikler mi?

17 Mart’ta iki uzak gezegen bizim buradan aynı hizada görünecek diye, astrologların söylemediği felaket kalmamıştı. Geldi geçti, birşey yok. Dünkü Güneş tutulmasının depremleri tetikleyeceğini de söylüyorlar. Deprem olur mu bilmem, olabilir de, ama bu tutulma sebebiyle olmayacak, çünkü ikisinin ilişkisi yok. Yalansavar’a yazdım:

Yalansavar

ISS'den 2006 tutulması 29 Mart 2006 tutulmasında Akdeniz bölgesine düşen Ay gölgesi. (NASA/ISS)

Yaklaşık onaltı yıl önce, 11 Ağustos 1999’da bir tam Güneş tutulması görme keyfi yaşadık. Türkiye’nin kuzeybatısından güneydoğusuna doğru geçen bir hat üzerinde güneşin ay tarafından tamamen örtülmesini seyretmiştik. Ancak bu keyif uzun sürmedi, sadece altı gün sonra 17 Ağustos depremi felaketini yaşadık.

O günden bu yana akıllarda ikisi arasında bir bağlantı kuruldu. Güneş ve Ay’ın hizalanması sonucu birleşen çekim güçlerinin gelgit etkisini artırarak fay hatlarını yerinden oynatabileceği gibi yarıbilimsel bir “açıklama” da bulundu. 2004’de Sumatra’da, 2005’de de Pakistan’da güneş tutulmasına yakın zamanda gerçekleşen depremler bu söylentiyi pekiştirdi. 29 Mart 2006’da Türkiye’de gözlenebilen tam tutulma zamanında da pek çok kez deprem kehaneti yapıldı.

20 Mart’ta gerçekleşen Güneş tutulmasının arifesinde, gazetelerimiz astrologların temelsiz spekülasyonlarına sayfalarını ardına kadar açtı. Bu günlerde bir özel durum daha var: 17 Mart’ta, gerçek astronomlar keşfetmese astrologların varlıklarından bile habersiz olacağı iki gök cismi, Uranüs ve Plüton, gökte…

View original post 666 kelime daha

Je Suis Charlie ve fanatizmi bekleyiş

"Charlie Hebdo Tout est pardonné" by Source (WP:NFCC#4). Licensed under Fair use of copyrighted material in the context of Charlie Hebdo" href="//en.wikipedia.org/wiki/File:Charlie_Hebdo_Tout_est_pardonn%C3%A9.jpg">Fair use via Wikipedia.

Charlie Hebdo Tout est pardonné” Kaynak: Wikipedia.

Charlie Hebdo saldırılarından bu yana neredeyse iki hafta geçti. Bu saldırının tarihe bir dönüm noktası olarak geçmesi mümkündür. Muhtemelen artık Avrupa ülkeleri, içlerinde yaşayan Müslümanlara daha dikkatli bakacak, onların aşırılıklarına daha kuvvetli ve daha az tereddütlü tepki verecek. Ve maalesef, böyle zamanlarda hep olduğu gibi ırkçılık ve kör düşmanlık da yükselecek. Normal bir Avrupalı gibi yaşayan Müslümanlar (veya Müslüman gibi gözükenler) ayrımcılık kurbanı olacaklar.

Böyle bir ayrımcılığın yarattığı kutuplaşma tam da islamcı terörün istediği şey zaten. Avrupa hükümetlerinin bu kutuplaşma tuzağına düşüp düşmeyeceğini göreceğiz. Biz ise Türkiye’de çoktan bu dehşet girdabına girdik ve hızla dipsiz bir kuyuya sürükleniyoruz.

“Je Suis Charlie” sloganı bizim için çok anlamlı. Biz gerçekten de Charlie’yiz. Uzun zamandır siyasi islamın terörünün içinde yaşıyoruz ve bu terörün şiddeti gitgide artıyor. Charlie Hebdo katliamı önemli bir gösterge oldu. İslamcı kesimlerin baştaki tepkisi “Gerçek müslüman bunu yapmaz, ama onlar dinimize hakaret etmişler, hakettiler.” gibi çelişkili bir saçmalıktan ibaretti. Bir süre sonra ise daha tutarlı olmaya karar verdiler ve yarım ağızla bile cinayeti kınamaktan vazgeçtiler.

Fatih Camii’nde Kuaşi kardeşlere cenaze namazı kılan mağdur (!) müslümanlar.

Cumhuriyet gazetesinin Charlie Hebdo karikatürlerinin sadece bir kısmını yayınlamaya karar vermesi, eğreti üzgünlük maskelerinin düşmesini sağladı. Polis, hukuksuz bir şekilde matbaayı bastı. Yobaz grupları gazeteye yürüdüler. Başbakan ve cumhurbaşkanı makamında oturanlar hiç bir suç teşkil etmeyen bu yayınların “tahrik” olduğunu söylediler, gazeteyi linççi güruhlara hedef gösterdiler. Cumhuriyet yazarlarına isnat ettikleri “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçunu asıl kendileri işlediler.

Artık açıkça görülen bir gerçek var: Türkiye bir islam devleti haline getirildi. Henüz kanunlar buna göre değiştirilmedi ama bu sadece bir ayrıntı. Hukuk diye birşey kalmadı, kanunların uygulanması muktedirlerin kişisel keyfine bağlı. Devlet mekanizması islam kurallarına göre çalışıyorsa, Anayasa’daki laiklik ilkesi açıkça çiğnenebiliyorsa, islamcıların hakaret ve tahrik dolu söylemleri alkışlanırken muhaliflerin en basit eleştirilerine bile beş yıl hapis istenebiliyorsa, kanunlar ne derse desin farketmez.

Ve bu islamileşme burada kalmayacak. Yanıbaşımızı işgal eden, hükümetin desteklediği, ve yüksek ihtimalle Türkiye’de de örgütlenmiş olan IŞİD dehşetinin gölgesi üstümüzde. Birkaç yıla kadar sokaklarımızda IŞİD militanları devriye geziyor olabilir. Fanatiklerin bulunduğu yerde taassubun sonu yoktur; fanatik güzel olan herşeye düşmandır, özgürlüklerin her zaman daha da azalmasını ister. Bugün dine bağlılık ve geleneksel değerler adına islamileşmeyi alkışlayanlar bile yarın IŞİD fanatizmi karşısında şaşırıp kalacaklar, ama çok geç kalmış olacaklar.

Peki, biz modern laikler ne yapacağız? Uygarlık-barbarlık savaşında kılıçlar çekildi, cepheler çizildi, ve kendimizi bize düşman bir kalabalığın ortasında buluverdik. Kan dökücü, savaşçı, barbar değiliz. Dövüşmeyi bilmeyiz. Kendimizi nasıl koruyacağız, nasıl hayatta kalacağız? Bunu düşünmenin zamanı geldi artık.


Son zamanlarda okuduğum bazı güzel yazılar:

  • T24 gazetesi Charlie Hebdo’nun katliam sonrası sayısını tam olarak tercüme edip yayınladı. Buradan okuyabilirsiniz.
  • Yine bu CH sayısı içinde, derginin yazarlarından Gérard Biard, siyasi doğruculuk adına “evet, ama” diyenleri yerden yere vuruyor ve laikliğin kararlı bir şekilde savunulmasının ne kadar önemli olduğunu hatırlatıyor.
  • Derginin kapağında Muhammed’in yüzü gösteriliyor diye galeyana gelen kitleler, yakın zamana kadar birçok müslüman minyatüründe peygamberin resminin açıkça çizildiğinin farkında değiller. Şurada pek çok örnek var. Muhammed’in yüzünün örtülü olarak resmedilmesi 17. yüzyıldan sonra benimsenen bir adet. İslami terörün ilk öncülerinin yarattığı bir baskının sonucu.
  • Deli Gaffar’ın blogunu birkaç ay önce keşfettim. Bazen eğlenceli, çoğunlukla da derinlikli güzel yazılarından birinde politik doğrucu olmak uğruna kafayı kuma gömmenin sorunu nasıl büyüttüğünü anlatıyor: Avrupacı Liberaller ve Evrensel İkiyüzlülük
  • Deli Gaffar bir sonraki yazısında, Cumhuriyet’in kimseye yaranamasa da doğru dürüst gazetecilik yaparak mesleğin namusunu kurtarmaya çalıştığını anlatıyor ve soruyor: “Cumhuriyet’ten Özür Dileme Vaktimiz Gelmedi Mi ?
    Türkiye, tarihinde görülmemiş denli ikiyüzlü bir yönetimin zalim pençelerinden kurtulmaya çalışıyor. Charlie Hebdo saldırısı islamcıların ve onların mahçup destekçisi liberallerin, sözde solcuların, yancıların maskelerinin düşmesi anlamında bir milattır. Bugün İslamcı faşizme karşı bizi ayakta tutacak tek şey korkusuzca direnmek ve çok temel bir şeyi, düşünce özgürlüğünü savunmaktır.
  • Yusuf Salman, İngilizce yazdığı “Islamophobia, Fearing Islam, and Anti-Muslim Discrimination” başlıklı yazıda, islamofobinin ve müslümanlara karşı ayrımcılığın farklı kavramlar olduğunu, birincisinin siyasi islamcılarla bağlantılı bir düşünce kuruluşu tarafından islama karşı eleştirileri susturmak için uydurulmuş bir truva atı olduğunu anlatıyor.
  • Gazeteci Asra Q. Noumani, son on yılda islami fanatizme karşı her türlü eleştiriyi boğmak için çalışan bir “namus kıtası” oluştuğunu, bu grubun İslam Konferansı Örgütü tarafından desteklenerek bir “mağduriyet kültürü” yarattığını anlatıyor: “Meet the honor brigade, an organized campaign to silence debate on Islam
    [Namus kıtasının] resmi ve gayriresmi kanalları, sorgulayıcı müslümanları ve gayrımüslimleri taciz, tehdit ve mücadele etmekte uyumla çalışırlar. Önemli bir gerçeğe güvenirler: Malezya’dan Fas’a kadar uygulanan İslam, utandırmaya dayalı ataerkil bir kültürdür. Ele güne rezil olmaktakn kaçınmak ve namusu kurtarmak en önemli şeydir. İşte bu yüzden islamcı aşırılığı eleştirenleri susturmakta zorbalık ve baskı çok etkili olur.