Kategori arşivi: Not Defteri

Yılbaşını kutlamak kültürümüze miss gibi uyar

Mutlu yıllarYıllardır hep süregelen bir zırıltı vardı da, böyle yaygara görmemiştim hiç. Yok yılbaşı kutlamak kültürümüze uymazmış, yok yabancı adetmiş, yok müslüman ülkede yabancıların adeti olmazmış. Okullara talimat göndermeler, cuma hutbeleri okutmalar, el ilanı dağıtmalar, maşallah dört koldan propaganda muharebesi başladı.

Nasıl uymuyormuş yılbaşı kutlamak kültürümüze? Basbayağı da kültürümüzün bir parçasıdır.

Yok, bahsettiğim şey Orta Asya’da Türkler çam süslermiş gibi yakıştırmalar değil. Öyle olsa da bana ne? Orta Asya’nın eski Türkleriyle ne ortaklığım var da buna sığınayım. İhtiyacım da yok, çünkü yılbaşı kutlamak kendimi bildim bileli bizim kültürümüzün bir parçasıdır. Kimse bunu unutturamaz, yok sayamaz.

Yüz yıldır bu ülkede insanlar yılbaşı geceleri özel şeyler yaparlar. Kimisi gazinoya gider, kimisi dağ otellerinin özel programına. Para harcamak istemeyen çıkar sokaklara, üşüye üşüye arkadaşlarıyla güler oynar. Sokağa çıkmak istemeyen evinde oturur, daha bir özenerek sofrasını kurar, eşini dostunu çağırır, tombala oynar, söyleşe konuşa gece yarısını bekler. Çocuklar bile gözlerini açık tutmaya çalışırlar onikiye kadar. Saat onikiyi vurunca ışıklar kapatılır, herkes birbirine sarılır, öpüşür, mutlu bir yıl diler.

Radyoda, televizyonda (eskiden tabii ki sadece TRT) özel eğlence programları olur. Çocukluğumdan hatırlarım, her Aralık’ın son haftası “bu yıl dansöz çıkacak mı?” sorusu ile geçerdi. Sonra seksenlerin ortasında çıktı dansöz (Nesrin Topkapı mıydı?), sonraki yıllarda ise kimsenin umurunda olmadı. Özel TV kanalları çıkınca her birinin ayrı eğlencesi oldu tabii.

Hediyeleşmek vardır, kırmızı don giymek vardır, “yeni yıla nasıl girersen öyle geçer” lafı vardır, hatta artık sinir bozuculuğuyla güldüren “seneye görüşürüz, bir senedir yiyoruz, ehehe” şakaları vardır.

Kültürümüze ait olması için daha ne olması lazım yahu?

Yılbaşı diğerleri gibi bir gün değildir. Bir bitişin, ve yeni bir başlangıcın hatırlatıcısıdır. Ömrümüzün geçişini farkederiz. “Koca yıl nereye gitti” dedirtir. Bir iç hesaplaşma yaparız, yeni kararlar veririz. “Bu sefer farklı olacak, bu sefer değişecek” deriz. Bazen değişebiliriz sahiden, bazen alışkanlıklarımıza yenik düşeriz, önemli değil. Yeni yıl yeni bir fırsattır, yeni bir sayfadır, yeni bir şanstır bizim için. Bu yüzden coşku verir zaten, zengini de yoksulu da mutlu eder.

Ve şimdi taliban müsveddeleri diyor ki, bizim kültürümüzde yılbaşı kutlaması filan yoktur, yapma!

Bir de öyle bir havayla söylüyorlar ki, sanki biz yıllardır yılbaşı neşesini yaşayanlar bir avuç marjinaliz, tek tük kelaynaklarız, ruhunu satmış kimliğini kaybetmiş hainleriz! Yıllardır bir şenlik havasında paylaştığımız yılbaşları hiç olmamış gibi davranmalıyız. Çünkü onlar öyle buyurdu, “kültürümüzde yoh!”

“Sen bildiğin gibi yap, ben kutlamıyorum” da değil, “ben kutlamıyorum, sen de kutlama!” diyorlar, arkasından gelen “yoksa fena olur” tehdidini ses tonlarında açıkça belli ederek. Çünkü madem “kültürümüzde yoh”, demek ki kutlayanlar bir avuç “kanı bozuk” azınlık, yani “sinek gibi ezeriz!”

Bu bir faşizm taktiği, başka bir şey değil. Kendi marjinalliklerini normal göstermeye çalışan bir avuç barbar, seslerinin yüksek çıkabilmesini fırsat bilip bize azınlıkta olduğumuzu, normal sandığımız alışkanlıklarımızın aslında “halkımızın değerlerine” aykırı olduğunu düşündürmeye çalışıyorlar.

Ülkenin kanını emen karanlık yuvası Diyanet, cuma hutbesinde yılbaşı kutlamalarına “değerlerimizle örtüşmeyen, insan hayatına katkısı olmayan gayrimeşru tutum ve davranışlar” ve “israf” demiş. Diyanet’in insan hayatını sefilleştirmek ve zulme kılıf uydurmak konusunda eşi benzeri olmayan katkılarını biliyoruz zaten. Ama benim yılbaşı kutlamama gayrımeşru demek kimsenin haddi değildir. İsrafa gelince, başkanı bir milyon liralık mersedese binen, benim kesemden dünyanın her tarafına camiler yaptırıp imam-müezzin maaşları dağıtan, birkaç bakanlığın toplamından fazla bütçeyi döke saça tüketen Diyanet, benim eğlenceme bakıp israf ahkâmı kesemez. Kendi paramı istediğim gibi harcarım, ona hesap vermem. Asıl o benim paramı harcamasının hesabını versin önce.

“Müslüman yılbaşı kutlamaz”mış. Peki müslüman ne yapar? Sahiden, nedir müslümanın hayatına renk katan şey? Yılbaşını kutlama, sevgililer gününü kutlama, Cumhuriyet bayramını kutlama. Ne yap onun yerine? Hiç. Ot gibi otur öyle, tatsız tuzsuz bir hayat içinde.Sanat günah, müzik günah, kadın erkek sohbet günah, içki zinhar günah! Fazla okuma, dinden çıkarsın. Fazla gezme, gavurlara benzersin. Neşelenmek yok, keyiflenmek yok. Teklif edebildikleri şey ancak, sabaha kadar Kuran oku, erkek korosundan ilahi dinle, Ramazan akşamları fesli işportacıların arasında dolaş. Sadece yılbaşı konusunda değil, modern hayatla ilgili alışkanlıklarımızın hepsine aynı muameleyi yapıyorlar. Karanlık kasaba muhafazakârlıklarının dışında kalan her şeye, kenef duvarı gibi meymenetsiz suratlarıyla standart cevapları: “Milli değerlerimize aykırı!”

Hayır! Kültürümün inkâr edilmesini reddediyorum. Yılbaşını kutlamak bizim bir kültür değerimizdir. Yobazın bunu beğenmemesi beni ilgilendirmez. Ben ona uymak zorunda değilim. O 31 Aralık gecesini diğer herhangi bir gece gibi geçirmek istiyorsa öyle yapsın. Yarı örtülü tehditlerle beni kendi renksiz, tatsız yobazlığına çekemeyecek. Bu yarı-insan güruhunun bağırmaları sizi yanıltmasın. Çoğunluk değiller, kültürün ne olduğunu onlar belirlemiyor. Sadece sessizliğimizden ve umutsuzluğumuzdan yararlanarak bizim kendimizi yalnız hissetmemizi istiyorlar. Ama yalnız değiliz. Bu ülkede hayatın anlamını güzellik, neşe ve sevgide bulan pek çok insan var. Geri çekilmeyeceğiz, kendimizi anormal zannetmeyeceğiz.

Yarın mezelerimi hazırlayacağım, soframı kuracağım, rakımı açacağım, sevdiklerimle birlikte yiyip içip yeni yılı kutlayacağım. Siz de kutlayın, neyle olursa olsun, ister içkinizle, ister çayınızla. Bir gün bile neşelenmenizi çekemeyen kara yobazlara inat, yeni bir yılı umutla karşılayın. Yılbaşı rastgele seçilmiş bir gün olabilir, ama bu onu önemsiz kılmaz. Her yılbaşı bize yeni bir başlangıç ilhamı verir. Her şeyi taş devrinde bırakmak isteyen mağara adamlarına inat, değişimin önünde durulamayacağını hatırlatır.

Bugün tutuklanan gazeteci Ahmet Şık demiş ki: “Hiç kimse enseyi karartmasın. Bu güç bu iktidar bunlara da kalmayacak ve Türkiye mutlaka aydınlığa kavuşacak.”

Mutlu yıllar!

Oyların eşitliği ve demokrasi

Birkaç yıl önce manken/tarihçi Aysun Kayacı TV’de “dağdaki çobanın oyuyla benimki bir olur mu?” demişti. İlk başta biraz kızmıştık, demokrasi böyle olmaz demiştik. Gelgelelim zaman geçip oy verme sisteminin çürüyüşüne, ve seçmenlerin ne kadar büyük bir kısmının aklıyla değil kıçıyla oy verdiğine şahit oldukça, “yahu haklıydı galiba” diye fısıldamaya başladık. Ve bugün başka bir meşhur isim Erol Evgin’in bir röportajda söylediği şu sözleri okuduk: “Okuma yazma bilmeyen, oyuna parmak basan bir kardeşimizle, ablamızla, annemizle 3 üniversite bitirmiş birinin birer oy hakkı olması adaletli mi geliyor size sorarım. Hiç hakça değil.

Erol Evgin kibar bir insan. İnsanları küçümseyen bir havada olduğunu görmedim şimdiye kadar. Cımbızlanmış bir cümleye değil röportajın tamamına baktığınızda iyi niyetli olduğunu, bu cümleyi haksızlıklara isyan olarak söylediğini görüyorsunuz zaten.

“Herkesin oyu aynı olamaz” fikrinin havada dönüp dolaştığını, birçok aydın kişinin açıkça söylemekten ar ettiğini, ama fısıldayarak sık sık söylendiğini tahmin ediyorum. Bence “herkesin oyu aynı olamaz” dediğimizde bazılarının daha aşağı olduğunu söylemeye çalışmıyoruz; demokrasimizdeki yozluğa işaret etmeye çalışıyoruz aslında, ama elimizde daha uygun cümleler olmadığı için bu hazır kalıpla ifade edebiliyoruz fikrimizi.

Meselemizi özetleyelim: Türkiye’de seçmenlerin büyük çoğunluğu akılcı düşünerek, partilerin ülke sorunlarına teklif ettiği çözümleri karşılaştırarak oy vermiyor. Bu bütün partilerin seçmenleri için geçerli. Ancak özellikle son yıllarda, iktidar partisine giden oyların iyiden iyiye rasyonellik dışında kaldığını, ülkenin geleceği düşünülerek değil anlık ham duyguların istismarıyla kazanıldığını görüyoruz.

Lafı dolandırmayalım: Seçmenlerin çoğu cahil. Okuma, düşünme, farklılıklara tahammül etme kabiliyetleri yok. Tayyip Erdoğan’ın dünya lideri olduğunu sanacak kadar dünyadan habersizler. En basit ve saçma yalanlara kanmaya hazırlar. Oysa demokrasinin işlemesi için seçmenlerin eğitimli olması ve az da olsa akıllarını kullanmaları gerekir. Eğitimsiz bir kitleyle demokrasi değil, ancak çoğunluk zorbalığı yerleşir, ki şu anda içinde yaşadığımız durum bu.

(Cahilliğin tek bir partinin seçmeniyle sınırlı olmadığını vurgulamak isterim. Ama bir parti içinde daha fazla toplanmış olduğu kesin. Kendileri söylemişti zaten “eğitim seviyesi arttıkça hitap ettiğimiz alan daralıyor” diye.)

Madem ki demokrasi için eğitimli bir kitle şart, o zaman eğitimlilere daha çok oy hakkı vermek ilk bakışta makul gibi görünüyor. Ama değil. Hümanist sebeplere de hiç ihtiyaç yok, tamamen pratik sebepler yüzünden böyle bir sistem kurmak mümkün değil. Şöyle ki:

Diyelim ilkokul mezununun oyu bir, üniversite mezununun iki sayılsın. Ya ortaokul, lise? Birbuçuk mu diyeceğiz? Master, doktora yapanlar üç oylu mu sayılacak? Belki lise mezunu adam formel eğitimden geçmedi ama harıl harıl okudu, Bülent Ecevit gibi mesela. Sözlü sınav mı yapacağız?

Peki her üniversite mezununun eğitimi bir mi? Birisi çıkıp “benim şanlı şöhretli üniversitemin oyuyla dağbaşı üniversitesinin oyu bir olur mu?” derse ne olacak? Veya öyle liseler var ki hâlâ, oradan mezun olup üniversite okumayanlar, başka bazı üniversitelerin mezunlarından daha aklıbaşında. Nasıl ayarlayacağız puanları?

Üstelik okulda çok zaman geçirmek sağlıklı düşünebilmenin garantisi değil. Hatta tersi doğru gibi. Lisans derecesinden sonra iş hayatına geçen birçok arkadaşım var ki, Türk üniversitelerindeki profesörlerin yüzde doksanına toz yutturur. Hem her profesör aynı mı? Burhan Kuzu da hukuk profesörü, Baskın Oran da. İkisinin oyu eşit mi olacak?

Yani, işin içinden çıkamıyoruz. Kişilerin oy hakkını farklılaştırmak çekici bir fikir de olsa, bunu sağlayacak kriterleri hakkaniyetle tanımlamak imkânsız. O yüzden unutalım bu fikri.

Zaten bunlar yeni tartışmalar değil. İnsanlar dünyanın her yerinde aşağı yukarı aynı. Her ülkede cahiller eğitimlilerden daha kalabalık (bazılarının en cahili bizim en cahilimizden fersah fersah ileride bile olsa). Yüzlerce yıl ateş ve kan içinde demokrasiyi oluşturan ülkeler, bu meseleye çözümler oluşturmuşlar. Yapmamız gereken şey sadece bu çözümleri iyice öğrenmek ve uygulamak.

Belki en önemli olan iş, kuvvetler ayrılığının mükemmelen tesis edilmesi. Kötü niyetli bir politikacı, ufku dar seçmenlerin oylarını çeşitli numaralarla kapıp iktidara gelse bile, başıboş şekilde at koşturması mümkün olmaz. Bağımsız yargı kuvveti, demokrasiye zarar verebilecek düzenlemelere engel olur. Bu yüzden Tayyip Erdoğan yıllardır hep yargıya veryansın etti, “milli iradeyi engelliyorlar” diyerek propaganda yaptı, ve sonunda yargı bağımsızlığı ortadan kalktı. Oysa milli irade istediği her şeyi yaptıramaz, demokrasiye ve mevcut kanunlara aykırı şeyler “halk istiyor” diye herkese dayatılamaz. Yargı bağımsızlığı bunun garantisidir.

Kuvvetler ayrılığının yanı sıra ifade özgürlüğü, özgür basın, sivil toplum kuruluşları, toplanma ve gösteri özgürlüğü gibi demokratik haklar yine sağlam bir demokrasinin temel taşlarıdır. Bu haklar yerinde durduğu sürece cahil bir seçmen kitlesinin vereceği zarar geçici ve sınırlı kalır.

Diyeceğim, demokrasinin düzgün işlemesi için herkesin oyu farklı olsun demeye gerek yok. Dünyadaki mevcut örnekleri doğru düzgün uygulayabilsek kafi gelir.

Ama geldiğimiz durumda düzgün bir demokrasiyi nasıl yaratabiliriz derseniz, bilmiyorum!

Zamanın rüzgarı

Çevrendeki zulmü çaresizce seyrederken için içini yiyor. Elin kolun bağlı, ne yapacağını bilemiyorsun. Sadece yönetenler değil zalim olanlar; yönetilenler de onların zulmünü alkışlıyor. Kötülüğün bu dereceye varabilecek oluşunu hafsalan almıyor. Dev bir okyanus dalgası gibi, bildiğin her şeyi yerle bir eden bir şeytanlık hüküm sürüyor. Merak ediyorsun, bu kadar büyük kötülükler nasıl cezasız kalabiliyor?

Böyle öğrenmemiştin oysa. Zulme başkaldıran iyi insanların hikayeleri hep mutlulukla biterdi. Belki zorlanırdı iyiler mücadelelerinde, belki ölümün kıyısına kadar gelirlerdi, ama sonunda galip gelirlerdi. Tecrübesiz bir genç, saf bir keloğlan, köyünden çıkmamış bir hobbit, dünyadan habersiz bir avcı kız, koca koca zalimleri dirayeti, aklı ve kalbiyle toprağa gömerdi. Bu cesur gençleri görüyorsun, ama hiç biri zalimin zülmünü bitiremiyor.

Ninen de hep allaha havale etmez miydi kötüleri? Allah verecekti onların cezasını, saf ve iyi kalplileri kurtaracaktı. Daha birkaç yaz görmüş bebekleri öldüren katilleri durdurmak bir yana, neden onları zor durumlardan kurtarıyor diye düşünüyorsun, cevap bulamıyorsun.

Adalet istiyorsun. Kötülük, yapanın yanına kâr kalmasın istiyorsun. Medeniyetin temel taşı budur zaten. Ama her geçen gün umudun azalıyor. Tiranlar ve yandaşları, hesap vermek şöyle dursun, mutlu mutlu ömürlerini tamamlayacak gibi görünüyor.

Umutsuzluğa kapılma. Zamanın en güçlü yargıç olduğunu hatırla. Yıllar sonra bugünlerin nasıl anılacağını düşün. Zamanın sert rüzgarı toz toprağı süpürüp götürür, sağlam kayaları bırakır sadece geride.

Zalimler bugün seni işsiz kalma, hapse girme, linç edilme korkusuyla sindiriyor olabilirler. Ama yaptıkları kötülükleri ilelebet örtbas edemezler. Başka bir yerde, pençelerinin erişemediği insanlar onların ipliğini pazara çıkaracaktır. Propaganda araçları ne kadar güçlü olursa olsun, eninde sonunda hakikat kendini gösterir.

Yıllar sonra bugünün zalimleri, dünyayı güzelleştirenler değil, bozanlar arasında anılacaklar. “Biz onlar sayesinde değil, onlarla mücadele ederek bu günlere geldik” diye yazacak tarihler. “Geri kalmamızın sebeplerinden biri bunlardır. Onlara verilen gücü büyük işler yapmak için kullanabilirlerdi, ama açgözlülükleri ve cehaletleriyle bu fırsatı heba ettiler.” denecek.

Hangisi daha büyük bir cezadır? Haklının ve doğrunun yanında olduğunu bilerek sıkıntı çekmek mi, yoksa bir şeytan olarak hatırlanacağını bilerek altın yaldızlar içinde yaşamak mı?

Bugün Sokrates’i mi alkışlıyoruz, onu ölüme mahkum eden yargıçları mı?

İmparator Neron mu daha büyük bir insandır, yoksa öldürttüğü danışmanı Seneca mı?

Cunta lideri Evren hapse girmedi belki, ama bir zamanlar kendisini alkışlayanların sonradan ona lanet okuduğuna şahit olacak kadar uzun yaşadı. Tarihe bir kara leke olarak geçmek daha ağır bir ceza değil midir?

Belki de bunu bildikleri için bu yüzden bu kadar hırçın ve saldırgandır bu zalimler. Bir zamanlar, her genç insan gibi, doğrunun yanında olduklarını düşünüyorlardı. Dünyayı güzelleştirmeyi, adalet sağlamayı hayal ediyorlardı. Güç ve başarıyla imtihan edildiler, ama en zor imtihandır bu, sadece en sağlam karakterliler geçebilir onu. Kaldılar imtihandan. Artık karanlığın içine girdiler ve çıkışları yok. Kendi hayallerine ihanet ettiler.

Şaşaaya, kaba güce, kalabalığa aldanmamak gerektiğini Hayyam bin sene önce söylemişti. Dünya imparatoru Keykavus bile, yıkıntılar arasındaki bir kemik parçasından ibaret kalmadı mı?

Bir kuş gördüm yüce Tus kalesinde,
Keykavus’un kafa tası pençesinde.
Sorup duruyor kafaya: Hani? Nerde?
Adamların, davulun dümbeleğin nerde?

Hepimizin hayatı iki yokluk arasındaki anlık bir kıvılcımdan ibaret. Her birimiz tarihe hesap vereceğiz eninde sonunda. Dünyaya ne verdiğimizin hükmü orada dağıtılacak acımasızca.

Dürüstlük hainlik değildir

Geçtiğimiz haftaların korkunç haberlerini hepiniz biliyorsunuz: Hükümete ve Erdoğan ailesine yakınlığıyla bilinen Ensar Vakfı’nda 45 çocuğun cinsel taciz ve tecavüze uğradığı ortaya çıktı. Bu olay tek başına yeterince mide bulandırıcıyken, hükümet üyelerinin ve yandaşların bu olayı örtbas etmeye, önemsiz göstermeye çalışmaları vicdanlı insanları çileden çıkardı. Özellikle, aile bakanı sıfatı taşıyan Sema Ramazanoğlu’nun “Buna bir kere rastlanmış olması hizmetleri ile ön plana çıkmış bir kurumumuzu karalamak için gerekçe olamaz” demesi bardağı taşırdı. Sosyal medyada büyük bir tepki fırtınası başladı, istifa etmesi için imza kampanyası açıldı.

Ancak sosyal medya şişede durduğu gibi durmuyor. Tepki olarak paylaşılan tvitlerden birisi, Ramazanoğlu’nun resminin üstüne eklenmiş yazılar içeriyordu, ve Ramazanoğlu’nun söylemediği bir cümle eklenmişti: “Bazı yayın kuruluşları tecavüzü sanki kötü bir şeymiş gibi yansıtarak Ensar Vakfı’nı karalamaya çalışıyor.

Ramazanoğlu’nun temsil ettiği zihniyetten tiksiniyor olabilirsiniz. İdeolojik sadakatini vicdanının üstünde tuttuğunu, böyle bir cümleyi içinden geçirmiş olabileceğini de düşünebilirsiniz. Ama söylemediği bir cümleyi birisinin ağzına yapıştırmak, sebepleri ne olursa olsun, yalan söylemektir.

Bu resim Twitter’de yayıldı, birçok kişi tvitledi. Muhalif duruşuyla da tanınan bir tiyatro sanatçısı bu kısmen uydurma mesajı takipçileriyle paylaştı. Bu normal; hepimiz sık sık böyle hatalar yapıyoruz. İşin anormal olan kısmı, sanatçıya bu resimdeki ifadenin yanlışlığı söylendiğinde, hatasını kabul edip tviti silmedi. Hatayı gösterenlere kulak tıkadı, hatta onları blokladı, yani tvitlerini görmelerini ve iletişim kurmalarını engelledi. Bir süre sonra yanlışlık içeren tviti sildi, ama özür yerine şöyle bir cümle yayınladı:

Yalan bir caps olan tiviti sildim, ama dürüstlük yapıcam diye çomar yancılığı ve her türlü terbiyesizliği yapanların yeri ayrı.

İki sebeple ismini vermiyorum: Birincisi, bu sanatçının mücadelesini takdir ediyorum. AKP faşizmiyle boğuşurken sinirlerinin bozulup böyle bir hata yapması normal. İkincisi, pek çok kişinin yaptığı bir hata için bir kişiye yüklenmek doğru değil. Şurada kaç kişiyiz de birbirimizi bu kadar kolay harcayalım?

Bu örneği vermemin amacı hepimizin yaptığı duygusal bir hataya dikkat çekmek. İnsanlar konformisttir; ait oldukları gruba zıt gitmek istemezler. Özellikle de mücadelede olduğumuz bir karşı taraf varsa, bizim taraftaki hatalara işaret etmek “hainlik” olarak yaftalanır.

Sosyal medyanın insanları şahinleştirdiği, fikirlerini keskinleştirdiği bilinir. İçinde bulunduğumuz durumda bunu anlamak mümkün. Karşınızda her türlü ahlaksızlığı “kol kırılır yen içinde” zihniyeti ile örtbas eden, ideolojilerinin zaferi için her türlü yalanı ve suçu mübah gören bir karanlık olduğunda soğukkanlı olmak zor. Yine de biz kendimizi başka bir teraziyle tartmak zorundayız. Onlar ne kadar yalan söyleseler de, biz sadece doğruya bağlı kalmalıyız ki bize takacakları bir kulp olmasın. Kaldı ki, sadece gerçeği söylemek bile bu ortaçağ kulu zihniyetinin korkunçluğunu ortaya sermeye yeter, ötesine geçmeye lüzum yok.

Nihai olarak iyi bir amaca yönelik olduğunu düşündüğümüz zaman gerçeğe bağlı kalmanın gerekli olmadığını düşünebiliriz. Hatta bir mücadele içindeyken hataları gösterenleri hainlikle suçlamaya yatkın olabiliriz. Ama mücadele ettiklerimiz de tam bunu yapmıyor mu? Kendilerince doğru buldukları amaçlar için mütemadiyen yalan söylüyorlar, ve tam da bu yüzden onlarla mücadele ediyoruz.

Birçok insan bu baskı ortamında büyük sıkıntılar çekiyor, yıpratıcı bir mücadele veriyor. Yine de Nietzsche’nin öğüdünü hatırlamak gerekiyor:

Canavarlarla mücadele edenler kendileri de canavarlaşmamaya dikkat etmeli. Karanlığın içine baktığında, karanlık da sana bakmaktadır.

Bu günler geçecek. Yobaz karanlığı böyle devam edemez, beceriksizlikleri ve aptallıkları kendi başlarını yiyecek eninde sonunda. O zamana kadar, karanlığın içinde kendi cılız ışığımızla ilerlemeye devam edeceğiz, ta ki güneş doğana kadar.

Not: Aslında, buna gelene kadar, önce AKPlilere söylenecek şeydir dürüstlüğün hainlik olmadığı. Sevdiğiniz bir kurumda bir suç işlendiyse, dürüstçe bu suçu ifşa etmek ve suçluları cezalandırmak davaya ihanet değildir. Tam tersine, inceleyip kendilerini aklasalardı o zaman inançlarına hizmet etmiş olurlardı. Ama şimdi, elbirliğiyle örtbas etmeye ve önemsizleştirmeye çalışmaları yüzünden kendilerini geri dönülmez derecede iğrençliğe bulamış durumdalar. Muhafazakâr kafaya bir şey anlatmaya çalışmak boş. Ben sadece belli bir vicdanı, eğitimi, ve medeniyeti olanlara hitap ediyorum.

Not 2: Bir grubun üyelerinin kendi kendilerini dürüstlüğe zorlamaktan vazgeçtiklerinde düşecekleri ahlaksızlık çukurunu İhsan Eliaçık çok güzel ifade etmiş:

Eğer bu skandal ortaya çıkmasaydı ve tecavüz olayı vakıf içerisinde tespit edilseydi, ‘kabile şefi’ ve ‘Müslümanlar’ zarar görür endişesiyle saklı tutulurdu. İşte bu ‘putperestlik’, çocuğa tecavüz edilmesinden daha vahim.

Mesela her türlü ihale yolsuzluğu, Reza Zarrab’dan tutun da Egemen Bağış’a kadar rüşvet alan adamların hepsi bilinir, hatta içlerinden bazıları ‘Rüşvet haramdır’ diye de düşünür düşünmesine ama bu gerçeklerin ortaya çıkması istenmez. Kendilerinden olmayanlar bu skandalları malzeme olarak kullanmasın diye hemen savunmaya geçerler.

“Astrolojinin Bilimle İmtihanı”

Açık Bilim ve Yalansavar‘dan kalem arkadaşım Tevfik Uyar‘ın “Astrolojinin Bilimle İmtihanı” kitabı birkaç ay önce piyasa çıktı. Yaz başından beri bir araştırma bursuyla yurtdışında olduğum için kitabı alamadım, ama Tevfik kitabın bir nüshasını, hem de imzalı olarak bana postalama nezaketini gösterdi. Elime geçer geçmez büyük bir zevkle okuyup bitirdim.

20150918_174254Tevfik’in yazılarını okuyorsanız kalem ustalığına zaten aşinasınızdır. “İmtihan“da ise ustalığını daha da ileri taşımış. İkiyüz sayfalık bir kitabı, akıcı bir düzenleme ve renkli bir üslupla bir çırpıda okumanızı sağlıyor, astronomiden psikolojiye kadar geniş bir yelpazedeki kavramları özünü feda etmeden basitleştirmeyi başarıyor.

Kitabın yayınlanmasının ardından Tevfik medyada epey yer aldı. Kitap incelemeleri yazıldı, yazarla gazete ve TV röportajları yapıldı. Bunların tam bir listesi “İmtihan“ın Facebook sayfasında mevcut. Görülen ilgi sayesinde kısa zaman sonra da kitabın ikinci baskısı yapıldı.

Tevfik ve “İmtihan” bu ilgiyi hakediyorlar elbette. Hem mutlu oldum, hem de bilimsel konulara fazla ilgi gösterilmeyen ülkemizde pek çok güzel kitabın sessizce yayınlanıp aynı sessizlikte raflardan kalktığını bildiğim için şaşırdım. Anlaşılıyor ki Tevfik doğru zamanda doğru işe girişmiş. Belki de artık toplumumuzda eleştirel bakışa hazır, sapla samanı ayırt etmelerine yardımcı olacak kaynaklara ulaşmak isteyen bir kritik kütle oluşmuştur.


Astrolojinin Bilimle İmtihanı” üç bölümden oluşuyor. Kitap ilk bölümde astrolojinin tarihte ortaya çıkışını, yokolmaya yüz tutuşunu, sonra ticari amaçlarla tekrar canlandırılışını anlatıyor. İkinci bölümde daha fazla ayrıntıya giriyor, astrolojinin iddialarını tek tek ele alıp tutarsızlıklarını ve hatalarını gösteriyor. Üçüncü bölümde ise psikoloji araştırmalarından yararlanarak astroloji ve benzeri sahte bilimlere neden bu kadar kolaylıkla inanıldığını inceliyor.

Yıl içinde Dünya Güneş çevresinde dolanırken arka plandaki yıldızlar sabit kalırlar, ve Dünya’dan bakınca Güneş yıl içinde değişik bölgeleri gezer gibi görünür. Eski Mısır ve Sümer zamanından, belki daha da eskiden beri, insanlar Güneş’in ve Ay’ın hareketlerini takip etmişler, nereden doğup nereden battıklarını dikkatle kaydetmişler. Veriye dayanan astronomi bilimi de, hayale dayanan astroloji safsatası da bu gözlemlerden doğmuş. İnsan muhayyilesi, tanrısal bir varlık saydığı Güneş’in, daha küçük tanrısal varlık saydığı yıldız gruplarındaki gezinmesiyle mevsimsel değişiklikleri ilişkilendirmiş. Ara sıra gelen kıtlık, savaş, ölüm gibi beklenmedik olaylar da, ortalıkta serseri mayın gibi dolaşan “gezegen”lerle bağdaştırılmış. Meselâ MÖ 2. binyıldan kalan şu Babil tableti gibi:

“Ab ayında Venüs yükselirse, yağmurlar olacak, kıtlık ve yıkım olacaktır.
Ab ayında Venüs’ün beyaz bir alevi olursa, ülkede kıtlık olacak ya da kral çok güçlü olacaktır.
Ab ayında Venüs ufka doğru karalarak alçalırsa ya da sönük kalırsa, o ay Elam ve ordusu mahvolacaktır.
Ab ayında Venüs yükselir ve bir yıldız kayarsa, kıtlık olacak ya da kral güçlü hale gelecektir.
Ab ayında Venüs görünmezse, kral güçlü olacak ve ülke mutlu olacaktır.”

Bu kehanetler dikkatli gözlemlerden çıkmış değil tabii, bildiğiniz sallama. Günün birinde birisi Ab ayında (hangi aysa artık) Venüs’ün ufkun epey üstünde olduğunu görmüş, sonra tamamen farklı bir meteorolojik sebepten çok yağmur yağıp ekini mahvetmiş, ondan sonra “demek ki Venüs yükselirse yağmur, kıtlık, felaket!” diye genellemiş. Aynı “yersiz genelleme” yanılgısı hâlâ her gün karşımıza çıkmıyor mu? Meselâ 1999 depreminden birkaç gün öncesine bir güneş tutulması denk geldi; o gün bugündür güneş tutulması zamanlarında yersiz deprem yaygaraları koparılıyor. Bunun gerçekle alâkası yok tabii; tek veri noktasıyla böyle bir sonuca varılamaz. Nitekim uzun dönemli verilere bakıldığında depremle güneş tutulması arasında bir ilişki olmadığı görülüyor. Ama insan zihni olgular arasında bağlantı kurmakta o kadar iyi ki, olmayan bağlantıları bile hayal etmekten kendini alamıyor. Üstelik, yanlışı gösterildiği zaman bile bu hayalinden vazgeçmiyor.

Bilişsel yanlılık (cognitive bias) dediğimiz bu düşünme hataları, astroloji ve benzeri sahte bilimlerin “akla yakın” gelmesinin ve kolaylıkla yayılmasının en önemli sebebi. Bu yanılgılar bir değil, iki değil, pek çok. Yani, o çok övündüğümüz zihnimiz aslında hatalı, bozuk, güvenilmez bir makine. Bu hatalardan kaçınmanın tek yolu, varsayımlarımızın hangi somut delillere dayandığını sorgulamak ve sağlam mantık kuralları ile düşünmeye kendimizi zorlamak.

Düşünme hataları kitabın en önemli temalarından biri. Tevfik astrolojinin yanlışlığını göstermekle, yani sineği öldürmekle kalmıyor, bataklığı kurutmak için ne yapmamız gerektiğini de anlatıyor. Sahte bilimler, hurafeler, şarlatanlıklar ve aldatmacalar bilişsel yanılgılarımız sayesinde tutunabildiğine göre, bu yanılgıların ne olduğunu anlamak ve kendimizi bilerek önlem alabilmek çok önemli. Bir evrimsel kalıntı olan yanılgılar istisnasız hepimizin zihnini kirletiyor, ama dikkatli düşünmeye gayret edenler bunların etkisini azaltabiliyor.

Her türlü işte başarılı olmak için bir öğrenme sürecinden geçmenin şart olduğunda hemfikirizdir. Okumayı, yazmayı, resim yapmayı, hatta yürümeyi bile öğrenmemiz gerektiğini, bunun için çaba harcamanın lüzumlu olduğunu biliriz. Ama nedense düşünmenin kendisini öğrenmek ihtiyacı hissetmiyor, aklımıza gelen ilk şeyi doğru kabul ediyor ve sonra bu kabulümüzü cansiparane savunuyoruz. Oysa psikolojik araştırmalar, edindiğimiz kanaatlerin ne kadar rastgele olduğunu bize gösteriyor: Birkaç saniye önce görüp duyduklarımız, yorgun veya dinç oluşumuz, aç veya tok oluşumuz, kanaatlerimizi belirlemekte ağırlıklı rol oynuyor. Rasyonelliğimiz ise kısık sesli utangaç bir çocuk gibi, hemen köşesine çekilip susuveriyor.

Tevfik bütün bu maluliyetlerimizi, bilimsel çalışmalara dayanarak ortaya seriyor ve astroloji örneği üzerinden aklımızı nasıl kösteklediklerini anlatıyor. Düşünmeyi öğrenmek, tepkiyle acele yargılara varmaktan kaçınmak, ve utangaç rasyonelliğimize söz hakkı verebilmek için böyle kitapların artmasına ihtiyacımız var. “İmtihan” Türkçe eleştirel düşünce literatürünü zenginleştiren bir eser olmuş. Benzerlerinin artmasını iple çekiyorum.

Güneş tutulması depremi tetikler mi?

17 Mart’ta iki uzak gezegen bizim buradan aynı hizada görünecek diye, astrologların söylemediği felaket kalmamıştı. Geldi geçti, birşey yok. Dünkü Güneş tutulmasının depremleri tetikleyeceğini de söylüyorlar. Deprem olur mu bilmem, olabilir de, ama bu tutulma sebebiyle olmayacak, çünkü ikisinin ilişkisi yok. Yalansavar’a yazdım:

Yalansavar

ISS'den 2006 tutulması 29 Mart 2006 tutulmasında Akdeniz bölgesine düşen Ay gölgesi. (NASA/ISS)

Yaklaşık onaltı yıl önce, 11 Ağustos 1999’da bir tam Güneş tutulması görme keyfi yaşadık. Türkiye’nin kuzeybatısından güneydoğusuna doğru geçen bir hat üzerinde güneşin ay tarafından tamamen örtülmesini seyretmiştik. Ancak bu keyif uzun sürmedi, sadece altı gün sonra 17 Ağustos depremi felaketini yaşadık.

O günden bu yana akıllarda ikisi arasında bir bağlantı kuruldu. Güneş ve Ay’ın hizalanması sonucu birleşen çekim güçlerinin gelgit etkisini artırarak fay hatlarını yerinden oynatabileceği gibi yarıbilimsel bir “açıklama” da bulundu. 2004’de Sumatra’da, 2005’de de Pakistan’da güneş tutulmasına yakın zamanda gerçekleşen depremler bu söylentiyi pekiştirdi. 29 Mart 2006’da Türkiye’de gözlenebilen tam tutulma zamanında da pek çok kez deprem kehaneti yapıldı.

20 Mart’ta gerçekleşen Güneş tutulmasının arifesinde, gazetelerimiz astrologların temelsiz spekülasyonlarına sayfalarını ardına kadar açtı. Bu günlerde bir özel durum daha var: 17 Mart’ta, gerçek astronomlar keşfetmese astrologların varlıklarından bile habersiz olacağı iki gök cismi, Uranüs ve Plüton, gökte…

View original post 666 kelime daha

Je Suis Charlie ve fanatizmi bekleyiş

"Charlie Hebdo Tout est pardonné" by Source (WP:NFCC#4). Licensed under Fair use of copyrighted material in the context of Charlie Hebdo" href="//en.wikipedia.org/wiki/File:Charlie_Hebdo_Tout_est_pardonn%C3%A9.jpg">Fair use via Wikipedia.

Charlie Hebdo Tout est pardonné” Kaynak: Wikipedia.

Charlie Hebdo saldırılarından bu yana neredeyse iki hafta geçti. Bu saldırının tarihe bir dönüm noktası olarak geçmesi mümkündür. Muhtemelen artık Avrupa ülkeleri, içlerinde yaşayan Müslümanlara daha dikkatli bakacak, onların aşırılıklarına daha kuvvetli ve daha az tereddütlü tepki verecek. Ve maalesef, böyle zamanlarda hep olduğu gibi ırkçılık ve kör düşmanlık da yükselecek. Normal bir Avrupalı gibi yaşayan Müslümanlar (veya Müslüman gibi gözükenler) ayrımcılık kurbanı olacaklar.

Böyle bir ayrımcılığın yarattığı kutuplaşma tam da islamcı terörün istediği şey zaten. Avrupa hükümetlerinin bu kutuplaşma tuzağına düşüp düşmeyeceğini göreceğiz. Biz ise Türkiye’de çoktan bu dehşet girdabına girdik ve hızla dipsiz bir kuyuya sürükleniyoruz.

“Je Suis Charlie” sloganı bizim için çok anlamlı. Biz gerçekten de Charlie’yiz. Uzun zamandır siyasi islamın terörünün içinde yaşıyoruz ve bu terörün şiddeti gitgide artıyor. Charlie Hebdo katliamı önemli bir gösterge oldu. İslamcı kesimlerin baştaki tepkisi “Gerçek müslüman bunu yapmaz, ama onlar dinimize hakaret etmişler, hakettiler.” gibi çelişkili bir saçmalıktan ibaretti. Bir süre sonra ise daha tutarlı olmaya karar verdiler ve yarım ağızla bile cinayeti kınamaktan vazgeçtiler.

Fatih Camii’nde Kuaşi kardeşlere cenaze namazı kılan mağdur (!) müslümanlar.

Cumhuriyet gazetesinin Charlie Hebdo karikatürlerinin sadece bir kısmını yayınlamaya karar vermesi, eğreti üzgünlük maskelerinin düşmesini sağladı. Polis, hukuksuz bir şekilde matbaayı bastı. Yobaz grupları gazeteye yürüdüler. Başbakan ve cumhurbaşkanı makamında oturanlar hiç bir suç teşkil etmeyen bu yayınların “tahrik” olduğunu söylediler, gazeteyi linççi güruhlara hedef gösterdiler. Cumhuriyet yazarlarına isnat ettikleri “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçunu asıl kendileri işlediler.

Artık açıkça görülen bir gerçek var: Türkiye bir islam devleti haline getirildi. Henüz kanunlar buna göre değiştirilmedi ama bu sadece bir ayrıntı. Hukuk diye birşey kalmadı, kanunların uygulanması muktedirlerin kişisel keyfine bağlı. Devlet mekanizması islam kurallarına göre çalışıyorsa, Anayasa’daki laiklik ilkesi açıkça çiğnenebiliyorsa, islamcıların hakaret ve tahrik dolu söylemleri alkışlanırken muhaliflerin en basit eleştirilerine bile beş yıl hapis istenebiliyorsa, kanunlar ne derse desin farketmez.

Ve bu islamileşme burada kalmayacak. Yanıbaşımızı işgal eden, hükümetin desteklediği, ve yüksek ihtimalle Türkiye’de de örgütlenmiş olan IŞİD dehşetinin gölgesi üstümüzde. Birkaç yıla kadar sokaklarımızda IŞİD militanları devriye geziyor olabilir. Fanatiklerin bulunduğu yerde taassubun sonu yoktur; fanatik güzel olan herşeye düşmandır, özgürlüklerin her zaman daha da azalmasını ister. Bugün dine bağlılık ve geleneksel değerler adına islamileşmeyi alkışlayanlar bile yarın IŞİD fanatizmi karşısında şaşırıp kalacaklar, ama çok geç kalmış olacaklar.

Peki, biz modern laikler ne yapacağız? Uygarlık-barbarlık savaşında kılıçlar çekildi, cepheler çizildi, ve kendimizi bize düşman bir kalabalığın ortasında buluverdik. Kan dökücü, savaşçı, barbar değiliz. Dövüşmeyi bilmeyiz. Kendimizi nasıl koruyacağız, nasıl hayatta kalacağız? Bunu düşünmenin zamanı geldi artık.


Son zamanlarda okuduğum bazı güzel yazılar:

  • T24 gazetesi Charlie Hebdo’nun katliam sonrası sayısını tam olarak tercüme edip yayınladı. Buradan okuyabilirsiniz.
  • Yine bu CH sayısı içinde, derginin yazarlarından Gérard Biard, siyasi doğruculuk adına “evet, ama” diyenleri yerden yere vuruyor ve laikliğin kararlı bir şekilde savunulmasının ne kadar önemli olduğunu hatırlatıyor.
  • Derginin kapağında Muhammed’in yüzü gösteriliyor diye galeyana gelen kitleler, yakın zamana kadar birçok müslüman minyatüründe peygamberin resminin açıkça çizildiğinin farkında değiller. Şurada pek çok örnek var. Muhammed’in yüzünün örtülü olarak resmedilmesi 17. yüzyıldan sonra benimsenen bir adet. İslami terörün ilk öncülerinin yarattığı bir baskının sonucu.
  • Deli Gaffar’ın blogunu birkaç ay önce keşfettim. Bazen eğlenceli, çoğunlukla da derinlikli güzel yazılarından birinde politik doğrucu olmak uğruna kafayı kuma gömmenin sorunu nasıl büyüttüğünü anlatıyor: Avrupacı Liberaller ve Evrensel İkiyüzlülük
  • Deli Gaffar bir sonraki yazısında, Cumhuriyet’in kimseye yaranamasa da doğru dürüst gazetecilik yaparak mesleğin namusunu kurtarmaya çalıştığını anlatıyor ve soruyor: “Cumhuriyet’ten Özür Dileme Vaktimiz Gelmedi Mi ?
    Türkiye, tarihinde görülmemiş denli ikiyüzlü bir yönetimin zalim pençelerinden kurtulmaya çalışıyor. Charlie Hebdo saldırısı islamcıların ve onların mahçup destekçisi liberallerin, sözde solcuların, yancıların maskelerinin düşmesi anlamında bir milattır. Bugün İslamcı faşizme karşı bizi ayakta tutacak tek şey korkusuzca direnmek ve çok temel bir şeyi, düşünce özgürlüğünü savunmaktır.
  • Yusuf Salman, İngilizce yazdığı “Islamophobia, Fearing Islam, and Anti-Muslim Discrimination” başlıklı yazıda, islamofobinin ve müslümanlara karşı ayrımcılığın farklı kavramlar olduğunu, birincisinin siyasi islamcılarla bağlantılı bir düşünce kuruluşu tarafından islama karşı eleştirileri susturmak için uydurulmuş bir truva atı olduğunu anlatıyor.
  • Gazeteci Asra Q. Noumani, son on yılda islami fanatizme karşı her türlü eleştiriyi boğmak için çalışan bir “namus kıtası” oluştuğunu, bu grubun İslam Konferansı Örgütü tarafından desteklenerek bir “mağduriyet kültürü” yarattığını anlatıyor: “Meet the honor brigade, an organized campaign to silence debate on Islam
    [Namus kıtasının] resmi ve gayriresmi kanalları, sorgulayıcı müslümanları ve gayrımüslimleri taciz, tehdit ve mücadele etmekte uyumla çalışırlar. Önemli bir gerçeğe güvenirler: Malezya’dan Fas’a kadar uygulanan İslam, utandırmaya dayalı ataerkil bir kültürdür. Ele güne rezil olmaktakn kaçınmak ve namusu kurtarmak en önemli şeydir. İşte bu yüzden islamcı aşırılığı eleştirenleri susturmakta zorbalık ve baskı çok etkili olur.

Naif özgürlükçülüğün vadesi dolarken

Kendimi bildim bileli, siyasi görüş olarak özgürlükçülüğü benimsedim. Sağın da solun da, insan mutluluğunun üstünde olduğunu vehmettikleri yargılara dayanarak özgürlükleri kısıtlamalarını hiç kabullenemedim. Özgürlüklerin korunması ve giderek genişletilmesini temel düsturum oldu.

Ancak, yeni yeni farkediyorum ki iyi niyetli özgürlükçülük bazen naif bir hâle bürünebilir ve ironik bir şekilde özgürlük düşmanlarının aleti olabilir. Hiç bir özgürlük düşmanı “bu kadar özgürlük fazla, azaltacağız” diye ortaya çıkmaz, yenir yutulur olsun diye şekere bulayarak söyler. Çocuk değilsek şekere kanmamalıyız. Özgürlüğü korumak için özgürlük düşmanlarının önlerini kesmek gerekir.

(Fransa’daki Charlie Hebdo dergisine yapılan islamcı terörist saldırının haberini bu yazıyı bitirdikten sonra aldım. Burada göstermek istediğim tehlike maalesef bu vahşi saldırı sonucunda daha gözle görülür bir hal aldı. O konuyu daha sonraki bir yazıya bırakıyorum.)

Yeni bir şey söylemediğimin farkındayım elbette. Hatta belki banal derecede bariz. Ama içinde bulunduğumuz durumun, bu bariz fikri uygulayamamaktan kaynaklandığını düşünüyorum.

Şu anda Türkiye’de demokrasi, insan hakları, hukuk, güçler ayrılığı, siyasi islamcılar tarafından vahşice paramparça ediliyor. Kişilerin özel hayatlarına ait özgürlüklere bile tahammül edilmiyor. Üstelik, bu tahribatın özgürlük ve demokrasi adına yapıldığı söyleniyor. Önceki dönemlerin antidemokratik baskıları sürekli öne çıkarılarak şimdi kurulan görülmedik derecede rezil baskı düzeni temize çıkarılmaya çalışılıyor.

Baskı yeni başlamadı, orası doğru. İslamcı baskıdan önce asker baskısı vardı ve her kesim bu baskıdan az veya çok payını aldı. Özgürlükçü insanlar asker zorbalığına karşı yazar, çizer, konuşur ve eylem yaparken islamcılar burada bir fırsat gördüler: Kendi taraflarına “ezilen dindarlar” edebiyatı yaparken, diğer tarafa bir özgürlük şarkısı tutturdular. Böylelikle entelektüel kalemlerin onlar adına lügat paralamasını sağladılar.

Bu takiyyeye kananlar özgürlüklerin daha da genişleyeceğini ümit etmiş olabilirler, ama durum tam tersine döndü. Çünkü siyasi islamın özgürlük gibi bir derdi yoktu. “İnancımıza göre yaşayamıyoruz” diyerek destek ararken, inançlarının başkalarına da aynı dini yaşam tarzını dayatmayı gerektirdiğini söylemeyi unutuvermişlerdi.

Elbette islamcıların başarısı sadece bu desteğe bağlanamaz. Ama bu desteğin, otoriter yönetimler için çok önemli olan propaganda malzemesi sağladığı da bir gerçek. Geçmişe dönüp deney yapamayacağımıza göre, bu entelektüel destek olmasaydı durum değişir mi değişmez mi, bilmek imkânsız.

Şimdi takke düştü kel göründü, desteğe ihtiyaç kalmadı, özgürlükçüler kullanılıp sokağa atıldı. Özgürleşme adına AKP apolojisi yapanların bir kısmı kendilerini iktidara yamadılar. Rezillikler ayyuka çıkıp artık mızrağın çuvala sığacak hali kalmadığından beri, eski hallerinin bir karikatürü halinde, zırvalar sıralayarak vakit öldürüyorlar.

Diğerleri, gerçekten tufaya gelmiş olanlar, şimdi kafalarını duvara vuruyor olsalar da ele güne karşı kuyruğu dik tutmaya çalışıyorlar. Eleştirilere aşağı yukarı şöyle cevap veriyorlar: “Biz bunların böyle yapacağını bilmiyorduk. Başta özgürlükleri savunuyorlardı, biz de tabii ki onları destekledik. Kandırıldık, ama o zaman için doğru şeyi yaptık. Hiç olmazsa niyet okumadık, antidemokrat tavra girmedik.

Parmakla göstermek istemiyorum, çünkü bu gruptakilerin ruhunu şeytana satanlardan daha dürüst olduğunu düşünüyorum. “Yetmez-ama-evetçi” diye davul çalınıyor arkalarından, ama hatadan dönmeyi bilmişler en azından, çok yüklenmemek lâzım. Fakat, tavırlarındaki hafif kibirli ton, “benim yanlış yapmış halim bile sizden daha doğrudur” havası çok rahatsız edici.

Bu naif özgürlükçülerin arasında tecrübeli gazeteciler, siyaset bilimi profesörleri, siyasi yorumcular var. “Kandırıldık” da ne demek, gazozuna ilaç atılan saf kasaba kızları mı bunlar? Bu kadar yılda siyasi islamın ne olduğunu hiç anlamamışlar mı?

“Niyet okuma” diye küçümsedikleri şeyin, aslında işin nereye varacağını görme hasleti olduğunu kabul etmek lazım. Halktan kopuk denen sarı saçlı laikçi chp teyzesi, halkı siyaset profesörlerinden daha iyi tanıyormuş; islamcıların değişmeyeceğini daha baştan görmüş işte. Bunu kabul etmek çok mu zor?

Günah çıkarayım; ben de epeyce bir süre işlerin bu raddeye gelebileceğini düşünememiştim. Zamanla daha özgürleşeceğimizi düşünüyor, “tehlikenin farkında mısınız” diyenleri eski reflekslere takılıp kalmış gibi görüyordum. Fena halde yanılmışım. Ama hiç olmazsa ben siyaset uzmanı geçinmiyorum.

Neyse, anladık ki uzman, duayen, kanaat önderi vs. olarak siyaset hakkında fikir beyan edenlere inanmamıza hiç gerek yok. Müspet (yani ispata dayalı) bilimler dışındaki konularda, kendinize de “uzmanlar” kadar güvenebilirsiniz.

Bir konuyu incelemeye çok fazla dalan uzmanlar, yaprakları incelemeye dalarak ormandan çıkış yolunu kaybeden gezginlere benzeme tehlikesi içindedir. Ayrıntılar içinde boğulurlar, hayat boyu biriktirdikleri bilgilerin yarattığı önyargılarla yanlış yöne giderler. Daha az bilgili ve daha az dikkatli biri büyük resmi kolaylıkla görürken, uzman “olayın o kadar basit olmadığını” ispat etmek istercesine başka yorumlar üretmeye çalışır.

Montaigne dört yüz küsur yıl önce şöyle yazmıştı:

Günlük hayatımızda ve insanlarla olan alış verişlerimizde fazla parlak ve keskin bir zekâ göstermek de doğru değildir. Zekâmızı olaylara ve dünya işlerine daha elverişli bir hale getirebilmek için biraz ağırlaştırmak, körleştirmek, onu bu karanlık ve bayağı hayata uydurmak için karartmak ve bulandırmak lâzımdır. Yüksek ve ince felsefi düşünceler iş görmeye elverişli değildir. İşleri derin, inceden inceye düşünüp aydınlatmaya lüzum yoktur. Birbirine zıt birçok parlak fikirler ve biçimler içinde insan kendini kaybeder.

Başka bir deyişle, “demokrasi bir tramvaydır, ineceğimiz yere kadar bineriz sonra ineriz” diyen biri için, değişti mi, ne kadar değişti, demokrat mı olacak, acaba şöyle mi yapacak, yoksa böyle mi yapacak diye uzun uzun tartıp tahlil etmek yersiz. Bazı şeyler tam da göründüğü gibidirler.

Anaokulunda din dersleri

Hayatımızı tamamen din kurallarına göre düzenliyorlar. Gizli saklı da değil, göstere göstere, gitgide artan bir tempoda. İslamın baskıcı, saldırgan, boğucu atmosferi her yerimize sıvaşıyor. Cahil bir hatibin şahlandırdığı kasaba taassubu aile düzenimize, kadın erkek ilişkilerine, özel hayatımıza, yiyip içtiğimize, giydiğimize bile burnunu sokuyor.

Milli Eğitim Şurası yapılmış. Düzenli olarak çocukların aklını nasıl mahvedelim, zihinlerini çalışmaz hale getirelim diye düşünenler iki parlak (!) fikir yumurtlamışlar. Birincisi, karma eğitimi kaldıralım, öğrencilerin öğretmenleri bile karşı cins olmasın. İkincisi, din eğitimini daha da erken başlatalım, anaokulunda din eğitimi verelim.

Karma eğitimi kaldırma isteği, gündem dışı olduğu için komisyonda kabul görmemiş. Ama bu önemli değil, çünkü yobaz takımı uzun süredir bu isteği dillendirip duruyor. Bildiğimiz taktik: Önce acaip bir şeyi ortaya atarlar, haa huu deriz, çekilirler, bir zaman sonra tekrar ısıtıp getirirler. Bu arada yandaşlar fikri beğenmiş olur, muhalifler de “off, belliydi zaten geleceği” yılgınlığına girerler. Fevri tepkimiz sönmüş olduğu için durumu kabulleniriz. Saman alevi gibi olan öfkemizi nasıl idare edeceklerini biliyor yobazlar.

Nitekim din eğitiminin ilkokul bire, hatta anaokuluna indirilmesi Şura’nın ilgili komisyonunda kabul edilmiş. Biz de bu fikre alışmıştık zaten çoktan. Ha ilkokul dörtte, ha anaokulunda, ne farkeder değil mi?

Şura’nın organizasyon yapısını ve kararların bağlayıcı olup olmadığını bilmiyorum, ama bunlar yapılacak, orası kesin. Şura’nın açılışında Tayyip Erdoğan “anaokulundan itibaren hayat tarzı sunacaklarını” söylemişti. Lafın önünü ardını şekerleyerek söylemiş olsa da, amaçlananın ne olduğu açık.

Aynı konuşmada eğitimin kendi iktidarları öncesinde insan formatlama aracı olarak kullanıldığını da söylemiş. Kendisinin en rezilane şekilde işlediği kabahatleri başkalarına yükleyerek şikayet etmek âdetidir. Nasılsa meydan boş, karşısına çıkıp konuşabilecek kimse yok.

Din dersi diye değil de “değerler eğitimi” diye kabul edilmiş o ders. Teklifi veren Eğitim Bir Sen denen örümcekli örgüt memnun, “zaten din eğitimidir o” diyorlar. Sahiden de öyle, kendi tecrübemden biliyorum. Küçük oğlum anaokuluna giderken “değerler dersi” diye birşeyleri vardı. Biz istemediğimiz için katılmıyordu o derse. Haliyle etik felsefesi anlatacak değillerdi, din propagandası ve peygamber hikayeleri anlatıyorlardı.

Ben istemiyorum çocuğumun böyle bir ders almasını, ne olacak? Tayyip Erdoğan açılış konuşmasında “başkalarının değerlerine saygının öğretilmesi gerektiğini” söylemiş. Benim değerlerime göre de küçük çocuklara din eğitimi verilemez. Çocuk aklı erdiği zaman öğrenir, istediği yolu seçer. Benim değerlerime saygı duyuyorsan böyle bir dersi dayatmazsın.

Teklif tartışılırken bir komisyon üyesi küçük çocukların soyut düşünme kabiliyetinin gelişmediğini, o yüzden Allah, cennet, cehennem gibi kavramları öğretemeyeceklerini söylemeye yeltenmiş. Hemen saldırmışlar “sen Allah’ı mı tartışıyorsun? Bu görüş değil dinsizlik!

Yobazlarla bilimsel, rasyonel tartışma yapılamaz. Yobazlıklarına yapılan en küçük bir itirazı bile “sen dinsiz misin” diye karşılık verirler.

Evet, Allah’ı tartışıyorum, var mı diyeceğiniz? Allah’ın varlığına dair ispatın varsa göster, yoksa beni ve çocuğumu rahat bırak.

“Mutedil” müslümanlar da eriyecek böyle. Müslümanım diyen ama başını örtmeyen, çocuğuma dinimi evde öğretirim diyen, namaz kılmayan, karma okula giden, işyerinde kadın erkek beraber çalışan, plajda mayoyla güneşlenenler “bu dine aykırı, sen dinsiz misin?” dendiğinde ne cevap vereceklerini düşünsünler. Taassubun sonu yok, bir yobazdan daha yobazı her zaman vardır. Dizginlenmeyen “sen dinsiz misin” sorusu iki kutuptan birine sürükler: Ya Arabistan karanlığına iniş, ya da “evet dinsizim” cevabı.

İşte laiklik tam da bu işe yarıyordu. Devletin ve gündelik hayatın dini kurallara dayandırılamaması kuralı sayesinde “sen dinsiz misin?” sorusuna “sana ne” cevabı verebiliyor, bu kutuplaşma sarmalına girmeyebiliyorduk. Evet, sakat bir laikliğimiz vardı, ve mahalle baskısı yüzünden “sana ne” demek pek kolay değildi, ama şimdiki durumdan daha iyiydi.

“Müslümanlar inançlarını yaşayamıyorlardı” yalanı var ya, asıl şimdi müslümanlar inançlarını yaşayamayacaklar. “İçki içiyorum, camiye gitmiyorum, ama müslümanım, kime ne?” deme hakları kalmıyor. Laiklik bu hakkı veriyordu işte, kıymetini bilmedik, kısır bir başörtüsü tartışmasıyla harcadık gitti.

Peki ben ve benim gibiler şimdi ne yapacak? Küçücük çocuğumun din dersi görmesini istemiyorum, ama tek başıma ne yapabilirim? Hangi çerçevede örgütlenebileceğiz? Laikliğin kıymetini anlamaya başladığımız bu dönemde, eskiden laikliği en çok gündeme getiren parti olan CHP’de mi? Tabii ki hayır. O da iki kutba bölünmüş durumda. Bir tarafta, dinsiz görünmeyeyim diye mutaassıp yığınlara “ben de sizdenim yav” diye göz kırparak üç beş oy kapmaya çalışanlar, öbür tarafta da hiç bir sosyal ve ekonomik programı olmadan eski zartzurtlarla geçinmeye çalışan takozlar. Didişip duruyorlar, ne bize ne de kendilerine faydaları var.

“Neden her yerde aynı adamın resimleri…”

Eh, bir büyük yenilgi daha aldık. Diktatörlük yolunda bir adım daha atıldı.

Ayyuka çıkan bunca rezillik, yolsuzluk, yozluk, “milletin a…na koyan” işadamları, dolandırıcıların “önüne yatan” bakanlar.

Sürekli yalanlar. Gazze’yle duygu sömürüsü yapmak ama İsrail’e silah ticaretini sürdürmek. Irak’daki yobaz katil sürüsüne verilen açık destek. Kaçırılan ve rehin tutulan 49 kişi için hiç bir şey yapılmaması.

Şehirlerin, kamu arazilerinin, park alanlarının yağmalanması. Doymak bilmeyen para hırsıyla binlerce işçinin hayatına mal olan ihmalkarlıklar. Doğal hazinelerin talan edilmesi. Protestoların zorbalıkla bastırılması. Medyanın susturulması. İnsanların giyimine, içkisine, evlerinin içine bile karışılması.

Kuvvetler ayrılığının yok edilmesi. Meclise, zamanını uyumakla ve ara sıra patronlarının emriyle el kaldırmakla geçiren emir kullarının doldurulması. Yargının ezilmesi, istenmeyen şekilde davranan hakim ve savcıların sürülmesi. Her şeye rağmen aykırı bir karar çıktığında “güçleri yetiyorsa durdursunlar” diye meydan okuma.

Bunların bir tanesi bile iyi kötü demokrasi kültürü olan bir toplumda ciddi oy kaybına sebep olurdu; nerede kaldı baş aktörünü devletin zirvesine taşımak.

Doğrusu ben bu kadarını beklemiyordum. Evet, millet ne ki seçtiği ne olsun, ama ben birşeylerin değiştiğini, yaygın iletişim sayesinde eski propagandanın işlemeyeceğini düşünüyordum. Hiç de öyle olmamış.

Bunu cahilliğe veya haber kaynaklarının boğulmasına bağlamak da doğru olmayabilir. Seçimden sonra bir yakınımın RTE’ye oy verdiğini duyunca şaşırıp kaldım. Bu yakınım yüksek eğitim almış, uzun yıllar üst düzey yöneticilik yapmış, takıp takıştırıp dolaşmayı seven bir kadındır. Gezi’den ve yolsuzluklardan gayet iyi haberi var, Facebook aracılığıyla bütün paylaştığım haberleri görüyor. “İnanmıyorum ben onlara. Ekonomi iyi gidiyor.” deyip çıkıyor işin içinden.

Siyaset bilimci Jan-Werner Mueller, yolsuzlukları ifşa etmenin popülist politikacıları yenmeye yetmeyeceğini söylüyor, çünkü ona oy verenler bir şekilde bundan faydalanacaklarını düşünüyorlar. Mueller’e göre çözüm, insanlara yolsuzluğun, kayırmacılığın, hukuksuzluğun onlara da zarar verebileceğini anlatabilmekte.

Ham hayal! İnsanların gözlerine bile sokulsa bunu görmeyecekler.

Soma’ya bakın mesela. Hani maden sahiplerinin kayrıldığı, tedbir alınmamasına göz yumulan, o büyük felaketin yaşandığı Soma. Hani RTE’nin binlerce polis olmadan girmeye korktuğu, kendisini protesto edeni şahsen tokatladığı, polisi insanlara saldırttığı Soma. Bu Soma’da RTE kazanmasa da %47 oy aldı.

Sonra Reyhanlı. Son yılların en büyük saldırılarından birine hedef oldu. Türkiye’nin desteklediği Suriyeli grupların işi olduğu söylendi, ama hükümet yayın yasağı koydu, hiç bir şey aydınlanmadı. En az 52 hemşehrilerinin ölümünü örtbas eden RTE’ye Reyhanlı’lıların tam %72’si oy verdi.

Kime daha hangi zararı anlatacaksın? Adam felaketi yaşamış zaten, ve anlaşılan pek beğenmiş.

Bundan sonra, birisi ülkedeki sistemin yozlaşmışlığından zarar gördüyse, hakkı çiğnendiyse, hakkını aradığında dayak yediyse, vah vah demeden önce soracağım: “Kime oy verdin?” Herşey ayan beyan belliyken, yağmadan bana da pay gelir umuduyla çeteye oy verdiysen ve şimdi çürümüşlük yüzünden mağdur olduysan, hiç merhamet bekleme benden.


Her tarafta devasa Tayyip afişleri duruyor hâlâ. Bir kısmı kaldırmaya zahmet etmedikleri seçim afişleri (ki YSK kurallarına göre seçim gününden önce kaldırılmalıydı), bir kısmı da yeni asılmış “hayırlı olsun” afişleri.

Başımı çevirdiğim her yerde bir kırpık bıyıklı Tayyip suratı görmek bana Atilla Yayla’yı hatırlattı. Hani 2006’da şöyle söylemişti: “[Avrupalılar] bize soracaklar, neden her yerde Atatürk heykeli var? diye soracaklar. ‘Neden her dairede bu adamın fotoğrafları asılı?” diye soracaklar. ‘Kemalizm Türkiye’nin problemidir’ falan diye. Bizimkiler şiddetle tepki gösterirler buna; ama eninde sonunda tartışacağız.

Çok doğru sözlerdi, ama ne yazık ki bu sözleri yüzünden üniversitedeki işinden oldu. Neyse ki aç kalmadı, başka işler buldu. Meselâ şimdi RTE dalkavukluğunu en ileri götüren gazetelerden Yeni Şafak’ta köşe yazarlığı yapıyor. RTE’ye mütemadiyen övgüler yağdırdığı yazılarından birinde “neden her yerde bu adamın fotoğrafları var” diye hiç sordu mu, bilmiyorum.

Memlekette “liberal düşünce”nin bayraktarı olanlar böyleyse, muhafazakarların bu kadar pespaye olmasına şaşılır mı?