Blog Arşivleri

Kara Kutu: “Nereden biliyorsun?”

Komplo teorisyeni Soner Yalçın, Kara Kutu kitabının Sen Nereden Biliyorsun? başlıklı onuncu bölümünü bilimsel yayın sahtekârlıklarına ayırmış ve benim bu konuda yazdığım eski bir makaleden alıntı yapmış. Bilimsel sahtekârlıklara dikkat çekilmesini normalde takdir etsem de, Yalçın burada tamamen çarpık bir amaç güttüğü için bu özel duruma sevinemiyorum.

Yalçın, bilime aykırı iddialar savunanlara karşı, o alanda bilimsel yayın yapmamış olduğu itirazı getirildiğinden bahsediyor. Canan Karatay’ı örnek veriyor: 50 yıllık kalp hastalıkları uzmanı Karatay, benzer “saldırılarla yıldırılmak” isteniyormuş. Yalçın bu itirazı yapanlara şöyle cevap veriyor: “Peki sen yayın yaptın mı?” Bu soruya verilecek doğal cevabı, yani bu konuda çalışmış uzmanların yayınlarını baz almayı kabul etmiyor.

Bölümün geri kalanı bilimsel yayınlardaki yolsuzluklara dair gibi görünüyor. Görünüyor diyorum, çünkü bu konuda çok düzenli ve isabetli olduğu söylenemez, konuyu dağıtıp duruyor. Yine de doğru noktalara, mesela hakemli dergilerdeki özensizliği açığa vuran örneklere, hayalet yazarlara, ilaç firmalarının işlerine gelen sonuçları yayınlatıp işlerine gelmeyenleri örtbas etmesine parmak basıyor. Bunlar bilinen konular, daha sonra döneceğim.

Bölümün sonuna doğru Türkiye’deki bilim sahtekârlıklarından örnekler veriyor. Bu konuda bu blogda epeyce şeyler yazmıştım; Akademik Sahtecilik kategorisi altında bulabilirsiniz. Yalçın, A. Murat Eren’in NTV Bilim dergisinde yazdığı incelemeye de atıf yaparak ünlü sahte konferans düzenleyicisi WASET’ten bahsediyor. Ama bunun tıp ve ilaç konusuyla bir bağlantısı yok.

(Bu incelemenin daha geniş bir halini A. Murat Eren Bilimsel Ahlaksızlığın Gri Mecraları adıyla kendi sitesinde yayınlamıştı. Türkiye’deki yayın sahtekârlıkları hakkında fazla bilginiz yoksa tamamını okumanızı tavsiye ederim. Ne yazık ki bu satırları yazarken mahkeme kararıyla sitenin engellenmiş olduğunu gördüm. Google’da keşlenmiş haline buradan ulaşabilirsiniz. Türkiye’deki intihal, yayın hırsızlığı ve diğer yayın etiği ihlalleri haberlerinin çok iyi bir derlemesini plagiarism-turkish sitesinde bulabilirsiniz.)

Yalçın, bunun ardından benim “Şişme Dergiler ve Yayın Etiği İhlalleri” yazıma atıf yapıyor (ünvanımı yanlış olarak “doçent” yazmış). Bu yazı içinde EEST dergilerinin laçkalığını anlattığım bölümü, ardından da yayın kalitesinin sayılarla ölçülmesini eleştirdiğim kısımdan alıntı yapmış. Bu yazının da tıpla veya ilaç endüstrisiyle bir ilgisi yok.

Bütün bunlardan çıkardığı sonuç şu:

Hâlâ… Tıp konusunda aykırı ses duyduklarında ne diyor kimi çevreler: ‘Bu konuda kaç bilimsel makalesi var ki konuşup duruyor?’

Özetle, Soner Yalçın’ın düşünce zinciri şöyle:

  • Bilimsel çalışma yaptın mı diye soruyorlar.
  • Oysa bunu soranların kendisi bilimsel çalışma yapmamış.
  • Bilimsel yayınlarda sahtekârlıklar var.
  • Demek ki bilimsel yayın yapmasını istemek gerekmez.

Aynı mantıkla şu da söylenebilir.

  • Yolcular sürücüye otobüs ehliyetin var mı diye soruyorlar.
  • Oysa soran yolcuların da ehliyeti yok.
  • Ehliyeti olan sürücüler de kaza yapıyor.
  • Demek ki otobüs kullanmak için ehliyete gerek yok.

Bunun bir safsata olduğunu görmek için safsata kitabı yazmanıza lüzum yok. (Ama sevgili Tevfik Uyar’ın kitabını okursanız daha nicelerini yakalarsınız.)


Yalçın’ın aktardığı etik ihlallerinin bir kısmı doğru. Gerisini teyit etmek lazım, güvenmiyorum çünkü. Bire bin katıyor, çarpıtıyor, normali anormal gösteriyor, ne anlama geldiği belirsiz şeyleri üstüste yığıp kafa karıştırıyor. Ama hadi diyelim ki verdiği her örnek doğru. Bu, bilimsel çalışmaların tamamının külliyen yalan olduğu anlamına mı gelir? Hadi diyelim hepsi yalan olsun; bu, bilimsel çalışma yapmayanların zırvalarını doğru saymamızı mı gerektirir?

Bilimsel yayıncılıkta bir çok eksik, yanlış ve istismar var. Soner Yalçın bunlardan nasıl haberdar oluyor? Nature, Science gibi saygın bilimsel dergilerde bu konularda yazıldığı için. Araştırmacılar, bilimciler, hekimler bu sorunları dile getirdikleri için.

İlaç şirketleri bilimsel yayınlara müdahale etmeye çalışıyorlar, işlerine gelmeyen sonuçların yayınını engellemeye çalışıyorlar. Bunu da biliyor tıp dünyası, ses çıkarıyor, mücadele ediyor. Hekim-gazeteci Ben Goldacre “Bad Pharma” kitabında bu sorunları ayrıntıyla anlatanlardan sadece biri.

Yani, bilimsel çalışma yöntemlerinde sorunlar ortaya çıktığı zaman, bunları herkesten önce farkedip tartışmaya açanlar yine bilimciler. Sahaflarda (!) yaptığı araştırmalarla büyük resmi gören komplo teorisyenleri değil.

S. Yalçın’ın söylediğinin aksine bilimsel yayınlar ne sorgusuz kabul edilir, ne de tartışmasız doğru olarak görülürler. Bilimciler hatasız olmadıklarının farkındadırlar, o yüzden yepyeni bir sonucu hemen kabul etmezler. Bazen masum hatalar olur, bazen de karakter zayıflıklarından kaynaklanan çirkin ve bilinçli hatalar. Ama bir örgütlü davranış olarak bilim, rasyonel tartışma zemininde zamanla kendi kendini düzeltir. “En hakiki mürşit” olmasının sebebi yanlışsız olması değil, yanlışını düzeltmesidir.


Baştaki soruya geri dönelim. “Sen nereden biliyorsun?” son derece geçerli bir sorudur. Bu sorunun iki tane cevabı olabilir.

  1. İnceledim, bilimsel deneyler yaptım. Bilimsel konferanslarda tartıştım. Metodum şu, sonuçlarım şu. Alanın uzmanları çalışmamı inceledi, eleştirdiler. Eleştirilere göre düzelttim, yayınlandı. Şu kadar başka yayında atıf yapıldı.
  2. Bu konuda çalışmış olanların yaptığı araştırmalara baktım. Veya, bu araştırmaların sonuçlarını istatistiksel olarak toplayıp bir ortak sonuç çıkaran meta-analizleri inceledim. Veya, meslek kuruluşları, saygın üniversiteler, köklü bilimsel dergiler gibi kaynaklardan uzman olmayanlar için hazırlanmış açıklamaları okudum.

S. Yalçın bilimsel yayıncılıktaki usulsüzlüklerin bütün yayınlar için geçerli olduğunu zannederek birinci maddeyi geçersiz kılmaya çalışıyor. Oysa bu doğru değil; nitelikli yayınları niteliksizlerinden ayırt etmek mümkündür. İş olsun CV dolsun diye yazılmış makaleler zaten çoğunlukla bilimsel tartışmanın ana damarında yer almazlar. Eskaza karıştıklarında da bir süre sonra ortaya çıkarlar. Yalancının mumu yatsıya kadar yanar sözü en çok bilimsel araştırmalarda doğrudur.

Ama en kötüsü, S. Yalçın’ın seçici şüpheciliği. Mesela “nereden biliyorsun?” sorusunu Canan Karatay’a değil, onu sorgulayanlara yöneltiyor. “Başkasının araştırmalarına inanıyorum” diyenleri “biz şüphe etmeye devam edeceğiz” diye küçümserken, inandığı kişilere aynı şüphecilik kriterini uygulamıyor.

Bir insan aşırı şüpheci olabilir. Gözüyle görmediği, eliyle dokunmadığı hiç bir şeye inanmıyor olabilir. Hatta antik Pironcu skeptikler gibi hiç bir şeyin doğrusunu bilemeyeceğini düşünüp her konuda yargıdan kaçınabilir. Ama bunun tutarlı bir kriteri olmalıdır. Bir yandan her türlü bilimsel çalışmayı “belki sahtekarlık yapılmıştır” diye reddederken, öbür yandan “homeopati çok iyi bir şeydir ama Rockefeller engelledi” gibi bir masalı sorgusuzca kabul eden birisi kendine şüpheci diyemez. Aksi yöndeki yığınla delile rağmen önyargılara sıkı sıkı sarılmak güdümlü düşüncedir. Karşı delilleri orantısız ölçüde titizlikle eleştirmeye şüphecilik değil inkarcılık denir.

Tez fabrikaları

Cennet vatanımızdaki iş kalitesi hiç bir zaman gelişmiş ülkelerdekinin yanına bile yaklaşamıyor, ama sahtekârlık numaralarını hızla ithal edip benimsemekte üstümüze yok.

Conilerin “essay mill” dediği sahtecilik şirketleri bizde de mevcut uzun zamandır. ABD’de bu şirketler genellikle, lise ve üniversite seviyesinde düzenli olarak verilen araştırma ödevlerini para karşılığı hazırlama “hizmeti” veriyorlar. Bizim eğitim sistemimizde araştırma ödeviyle falan zaman kaybedilmediği için bu iş alanı kapalı. O yüzden, yüksek lisans ve doktora tezlerine saldırmış durumda buradaki şirketler.

Sahtekârlığa gayet açık bir pazar var zaten. Emeksiz yemek isteyen de çok, zahmete girmeden ünvan edinmek isteyen de.

CV’de güzel durur diye tırışkadan bir yüksek lisans, hatta doktora yapmak istiyorsunuz, ama bütün gün çalışıyorsunuz, e akşamları da yeni çıkmış filmleri izlemeniz lazım. Siz de insansınız, yazık. O zaman başkası sizin yerinize yazsın tezi, siz alın ünvanınızı. Parasıyla değil mi?

Mesela şöyle bir şirket imdadınıza yetişir:

İntihal garantisi veren tez yazma şirketi

“İntihal garantisi” — Evet, orası doğru.

Link vermiyorum özellikle; sahtekârlara kolaylık sağlama niyetim yok. Zaten “benimle dalga geç” diye bağıran bir site. “İntihal garantisi” vermeleri harika mesela. Aslında “özgün yapıyoruz, kes yapıştır yapmıyoruz” demek istemiş, ifade etmeyi becerememiş (bir de buna akademik tez yazdıracaklar). Ama istemeden doğruyu söylemiş, çünkü böyle bir hizmeti aldığınızda buz gibi intihal yapıyorsunuz.

Bitirme ödevi, yüksek lisans tezi, hatta doktora tezi yazıyorlarmış. Sitede şöyle diyor:

AKADEMİSYENLER TARAFINDAN DOKTORA TEZİ HAZIRLANMAKTADIR.

Çalışan veya zamanı olmayanlar için oldukça uygun ve hızlı olarak hazırlanmaktadır.

Hazırlanan projeler İNTİHAL (Türk Dil Kurumu: Aşırma) garantilidir.

Telefon – Mesaj – Whatsapp – Mail yolu ile aklınıza takılan veya öğrenmek istediğiniz konuları sorabilirsiniz.

Konunuzu belirlemediyseniz, konu seçiminde yardımcı olabiliriz.

Hipotez oluşturulur, yazılır size sadece okula teslim etmek kalır.

Okulun yazım kuralları göz önünde bulundurularak hazırlanmaktadır.

İnternetteki tez yazım sitelerinden alacağınız rakamlardan cok daha uygundur.

Konu seçimi onlardan, hipotez onlardan, araştırıp yazmak da onlardan. Anahtar teslim tez. Size sadece okula götürüp vermek kalıyor. Tez savunmasından nasıl geçeceğiniz size kalmış; o kadarını da becerin artık.

Söylemek zorunda kalmak acı veriyor ama söylemeliyim, çünkü anlamayan pek çok insan olduğu belli: Başkasına yazdırılan tezle akademik ünvan veya geçer not elde etmek ahlaksızlıktır. Dersten aldığınız not, okuldan aldığınız diploma, o işi bildiğinizi gösteren bir belgedir. Kendiniz öğrenmeyip başkasının yaptığı işle diploma alıyorsanız sahtekârsınız, o kadar.

Ama ben yine kendim öğrendim. Başkası yapmış olabilir araştırmayı, ben oradan okudum öğrendim.” Hadi ordan, yazılmış teze şöyle bir göz atmakla hiç bir şey öğrenmediniz! Kaldı ki, bitirme ödevlerinin ve tezlerin amacı bir konuyu öğrenmek değil, o konuyu araştırmayı öğrenmektir. Tezini hakkıyla yapan birisi başka bir konuyu da araştırıp öğrenir kolaylıkla. Sahtekâr bunu yapamaz.

Hele doktora! Doktora çalışmasının tek amacı, bir problemi incelemek ve kimsenin bilmediği özgün bilgi çıkarmaktır. Araştırmacılığın çıraklığıdır doktora çalışması. Doktora tezinizi bir başkası yazdıysa, doktor ünvanı size değil ona aittir.

Ama ben çalışıyorum, zamanım yok.” O zaman doktora yapmayıverin. Doktora tam zamanlı bir iştir. Yemek yapmaya zamanınız yoksa dışarıda yersiniz, temizlik yapmaya zamanınız yoksa temizlikçi tutarsınız. Ama doktora yapmaya zamanınız yok diye, parayla tez yazdıramazsınız.

 

Bir açıdan içim rahat aslında, çünkü dişe dokunur bir iş çıkmaz bunlardan. Düşünsenize, kabul edilebilir bir tez üretmek için yıllar boyu çalışıyor insanlar. Yazması bile aylar sürüyor, ince ince düşünerek. Oradaki gölge yazar, alacağı üç kuruş için çok mu didikleyecek sanıyorsunuz? Alacak İngilizce metni, otomatik çeviri programlarına koyacak, çıkan zırvaları duvarda tezek kurutur gibi patpat koyacak arka arkaya.

Tezek kurutma duvarı

Elinize verilen tez ve ekleri (temsili).

Psikolog Dan Ariely, ödev üretme şirketlerinden kaygılanan akademisyenlerden biri olarak bir deneme yapmış. Dört değişik şirkete belli konuda araştırma ödevi ısmarlamış. Konu da, ironik olarak, kandırma ve aldatma çeşitleri. 12 sayfalık ödev için 150$-216$ arası ücretleri de peşin ödemişler.

Sonuç tam bir hüsran (öğrenciyseniz elbet)! Ariely gelen ödevlerin tamamen zırvalıktan ibaret olduğunu söylüyor. Kaynaklar saçma sapan, referans tarzı tutarsız, dili çok bozuk, paragraflar arası uyum yok, hatta yazılan şeylerin konuyla ilgisi bile yok.

Sonuç Ariely’nin içini rahatlatmış. Gönderilen yazı o kadar berbat ki, bu hizmetleri kullanan bir öğrencinin bir daha aynı hatayı yapmayacağını düşünüyor. Dahası, metinde intihal edilmiş pek çok kısım tespit etmiş. Bunu şirkete bildirdiğinde, şirket onu (bir öğrenci sanarak) durumu okula bildirmekle tehdit etmiş! Tüketici hakları filan hikaye yani.

Düşünün bakalım, on sayfalık ödevde bu kadar baştan savmalık yapılıyorken, teziniz iddia ettikleri gibi okula teslim etmeye hazır halde mi olacak?

Ama akademik sahtekârlığı yapabilecek tıynette olanlar, berbat bir metni bile utanmadan tez diye verebilecek pişkinlikte olabilirler. Burada tez danışmanına ve jüri üyelerine görev düşüyor. Danışmanın görevi, öğrencisine yol göstermek ve ilerleyişini adım adım takip etmektir. “Git hazırla gel” deyip tez süresinin sonuna kadar yüzüne bakmazlık yapamaz, saçma sapan bir metni de sebebi ne olursa olsun kabul edemez. Sahtekârlık yapan öğrencinin çalışmasını kabul eden hoca aynı sahtekârlığı yapmış sayılır.

Ezberden değil, tecrübeden konuşuyorum. Karşıma sahtekârlık ürünü bitirme tezi de geldi, yüksek lisans tezi de. Getiren öğrencinin sızlanmalarına bakmadan geri çevirdim. Çeşitli seviyelerdeki idarecilere gittiler, belgeleri önlerine atıp ağızlarını kapattım. Akademik ahlakınız da kalmadıysa, hiç bir şeyiniz kalmamış demektir.

Aynı şey tezi değerlendiren jüri üyeleri için de geçerlidir. “Nasılsa danışmanı okumuştur” diye hiç bakmadan onay verme hakkınız yok. Siz saksı olarak değil, tarafsız bir göz olarak orada bulunuyorsunuz. Sahtekârlık tespit ettiğinizde gözlerine sokma, tutanağa geçirtme, şerh koyma, reddetme sorumluluğunuz var. Bölüm içindeki ayak oyunları ve entrikalar size mesleki şerefinizi unutturmamalı.

Bu sahtekârlığı bir şekilde yutturup doktorasını alan birinin öğretim üyesi olduğunu hayal edin. Bilimsel çalışma nasıl yapılır bilmediği için bütün hayatını hile hurdayla geçirecek, safsata yayacak, öğrencilerin aklını çamurlu ayaklarıyla ezecek.

Bir tezin sahtecilikle yazıldığı ortaya çıktığında sadece öğrenciye değil, danışmana ve jüri üyelerine de ağır bir ceza verilmesi, sahtekârlığın azalması için şart. Şimdi, eskaza bir intihal yakalansa “haberim yoktu” deyip çıkıyorlar işin içinden.

 

Birkaç yıl önce bu meselelerden bahsetmek bir anlam taşıyordu. Oysa şimdi, “operasyon var, paraları sıfırla” diye telefonuna korkuyla fısıldayan bir sesin sahibinin ülkenin en büyük makamına taşındığı bir ülkedeyiz. Bu ortamda akademik ahlaktan bahsetmek Titanik batarken yatak örtülerini düzeltmek kadar anlamlı ancak.

Biz yine de not düşelim. Biz göremesek de torunlarımız görür belki ülkenin medenileşmesini.

 

TEDMEM Akademik Yayıncılık Çalıştayı

20120414_LDD001_0

Geçen hafta Türk Eğitim Derneği’ne bağlı bir düşünce kuruluşu olan TEDMEM‘in davetlisi olarak “Akademik Yayıncılık ve Dergicilikte Kalite Politikaları ve Yönelimler” çalıştayına katıldım.

TEDMEM, eğitim konusunda kanıta ve veriye dayalı çalışmalar yapıyor ve hazırladığı raporları açık şekilde kamuoyuyla paylaşıyor. Eğitim ekonomisi, politikası, sosyolojisi gibi her türlü konuda, gündelik sorunların ötesinde uzun vadeli stratejiler üretiyor. Eğitim araştırmaları alanında bir bilimsel dergi çıkarıyor.

Çalıştay genel olarak sağlıklı bir akademik yayıncılığın nasıl olması gerektiğine dair bir fikir alışverişi ortamı sağladı. Bir yandan akademik yayın sahtekârlıkları, editörlük sahtekârlıkları, içi boş dergiler, ve bunlara dayalı olarak haksız akademik yükseltmeler konu edildi. Öte yandan da, son yıllarda alışıldık yayıncılık modellerinde ne gibi değişiklikler olduğu, bilimsel yayıncılığın ne yöne gittiği gibi konular konuşuldu. Bunlar birbiriyle epey ilişkili konular, o yüzden birarada tartışılması doğal. Çok güzel bir toplantıydı; organize eden TEDMEM çalışanlarına ve özellikle Mehmet Palancı’ya teşekkür ederim.

Çalıştayda EEST dergisinden epey söz edildi; bu derginin yozluğu ve göstergelerini şişirmek için başvurduğu ucuz numaralar herkes tarafından anlaşılmış. Buna özellikle sevindim. Bildiğim kadarıyla Matematik Dünyası’nda çıkan yazım EEST hakkındaki ilk açık yazılı eleştiriydi (dergiden haberdar olmam ise bloguma gelen anonim bir yorum sayesindedir), ve başıma bir dert gelir mi diye de ara sıra düşünürdüm. Bana birşey olmadı, ama başka bir davetli konuşmacının, ODTÜ kimya bölümünde profesör olan Metin Balcı’nın başı ağrımış. EEST’yi eleştirdiği eski bir konuşması sebebiyle derginin editörü Ayhan Demirbaş, Balcı’ya dava açmış. Neyse ki savcı takipsizlik kararı vermiş.

Çalıştayda “Akademik Yayıncılık Kalitesi, Açık Erişim, Tekrarlanabilir Araştırma” başlıklı bir konuşma yaptım. Bütün konuşmalar canlı olarak yayınlandı ve kaydedildi ama henüz kayıtları yayınlanmadı. Yayınlandığında bu yazıya ekleyeceğim. Konuşmamın slaytları ve konuşma için hazırladığım notlar aşağıda.

Bu yazının geri kalanını okuyun

Şişme dergiler, yeniden

Energy Education Science and Technology dergisinden geçtiğimiz yıl içinde bahsetmiştim. Matematik Dünyası’ndaki yazımın yayınlanmasından sonra, başka araştırmacıların da aynı rahatsızlığı paylaştığını görme imkânım oldu.

Hacettepe Üniversitesi Bilgi ve Belge Yönetimi bölümü hocalarından Umut Al, bilimsel yayıncılık istatistikleri konusunda çalışan en üretken uzmanlardan biri. Aynı bölümden çalışma arkadaşı İrem Soydal ile beraber yazdıkları “Dergi Kendine Atıfının Etkisi: Energy Education Science and Technology Örneği” başlıklı makaleleri geçen ay Türk Kütüphaneciliği dergisinde yayınlandı.

Al ve Soydal özenli bir analizle EEST dergisinin şaibeli işleyişini ve atıf manipülasyonunu göz önüne seriyorlar.

3 Temmuz 2012 tarihi itibariyle EEST’deki 633 adet yayına 7727 kez atıf yapılmıştır. Bu atıfların sadece 481’i EEST dışındaki dergilerden gelirken, EEST için dergi kendine atıf oranı yaklaşık olarak %94’tür. Derginin “erişilebilen” az sayıdaki makalesi incelendiğinde, genellikle atıfların grup olarak yapıldığı ve yazıların içeriğinden çok derginin etki faktörüne katkı sağlayacak nitelikte olduğu görülmektedir. Daha önceki örneklerle karşılaştırıldığında, bu durumun dergi etki faktörünü yükseltmek için uygulanan manipülatif bir yaklaşım olabileceği ve derginin her an Journal Citation Reports dışında kalma riski ile karşı karşıya bulunduğu düşünülmektedir.

Ama işin kötü tarafı şu ki, ticari kaygılarla çalışan Thomson Scientific, bir dergiyi Journal Citation Reports‘dan çıkarsa bile atıf veritabanı olan Web Of Science‘dan çıkarmıyor. Oysa Türkiye’de atama-yükseltme kriterleri ve yayın teşviki ödülleri Web of Science listelemesine dayalı.

Tekrar görüyoruz ki, bilimsel niteliği yükseltmek istiyorsak, kâr amaçlı kuruluşların sayısal göstergelerine bel bağlamaktan vazgeçmek mecburiyetindeyiz. Her dergi, her araştırmacı, her makale kendi başına değerlendirilmeli.


EEST dergilerinde yayınlanan makaleler açık erişimli değil. Kütüphanelerin abone olduğu yaygın veri tabanlarında da bulunamıyorlar. Yani evrensel bilime katkıları yok. İnternette bulunabilen bazı makaleler, EEST’nin atıfları nasıl şişirdiğini (polisiye dizilerdeki deyimle, modus operandi’sine) görmemize yardımcı oluyor.

Bu konuda Hacettepe’li araştırmacılar Umut Al ve Haydar Demirel’den çok kıymetli bilgiler aldım. Elbette hatalarımın sorumluluğu bana aittir.

Özetle durum şu: Editörler makalenin herhangi bir yerine, özellikle yuvarlak bir cümleye, pat diye 10-15 EEST makalesi referansı koyuyorlar. Referansların tam metinlerine de ulaşılamadığı için, atıfın orada yeri var mı yok mu belirsiz kalıyor.

Atıf şişirmesi yapan bütün dergilerde görüldüğü gibi, makalenin uzunluğuna göre çok fazla sayıda referans veriliyor. EEST referansları, referans listesinin sonunda arka arkaya verilmiş oluyor.

Referans vermenin bir standardı yok; referans listesi ne alfabetik sırada, ne de makale içinde anılma sırasında. Hoş, derginin formatında hiç bir şeyin standardı yok. Makalenin ortasında yazı puntosunun değiştiği bile oluyor.

Birkaç örnek:

  • E. Taş vd., The effects of web-supported and classical concept maps on students’ cognitive development and misconception change: a case study on photosynthesis

    Bu makalenin içinde “Overcoming misconceptions is very crucial during the learning processes of individuals. Therefore, a lot of researchers reported that traditional teaching approaches are not particularly effective at changing misconceptions [1, 56-72].” şeklinde bir referans var. Bir seferde 18 atıf yapılıyor, bunların on tanesi EEST’ye, bir kısmı da yazarların kendi makalelerine. Kaldı ki referans verilen makaleler doğrudan bu cümleyi (yani, geleneksel eğitim yaklaşımlarının yanlış kavrayışları değiştirmediğini) ispatlamıyor. Referanslar arasında “Astrofizik kavramlarını ebru sanatı ile öğretmek” veya “Kimya denklemlerini dengelemek için cebirsel ve matris yöntemlerini kullanmak” gibi başlıklar var. Torbayı doldurmak için tıkıştırılmışlar.

  • T. Ç. Akıncı vd., Coherence analysis between hydrogen flow and electricity current in fuel cells

    Yakıt hücrelerindeki hidrojen akışını inceleyen makalede, yazının akışına hiç uymayan bir şekilde damdan düşme bir cümle görüyoruz: “Renewable energy sources such as, solar irradiation, wind, and water flow, biogas, biohydrogen and other biofuels are particularly interesting [5, 7, 21-32].” Evet, bu 14 referansın hepsi EEST dergisinden!

  • Ö. Özyurt, Analysis of asynchronous dialogues to reveal the effect of discussions on learning programming languages by candidates of computer programmers.

    Internet forumlarından bahsedilen bu makalenin en sonuna şu cümle ve beraberinde bir kitlesel atıf eklenmiş: “If we take all the characteristics of ADFs into consideration, we see that these mediums are rather useful, beneficial, available and interactive sources [41-48].

    Atıf yapılan makalelerin başlıklarına bakacak olursanız alâkasız şeyler görüyorsunuz: “Social, economic, environmental and policy aspects of biofuels” (Biyoyakıtların sosyal, iktisadi, çevresel ve politik yönleri – yazan EEST’nin baş editörü), veya, “Effect of late coming during the lecture on the rate of learning performance” (orijinal başlığın saçmalığına sadık kalarak çevirirsek: Ders sırasında geç gelmenin öğrenme performansı oranına etkisi).

  • Daha güzeli de var. R. Yumrutas ve M. Unsal’ın “Modeling and performance analysis of a house heating system with a ground coupled heat pump” başlıklı makalesinde metin içi atıflar en fazla 23’e kadar gidiyor, ama referans listesinde 28 başlık sıralı. 24-28 arası referansların hepsi EEST makalelerine, ama metin içinde hiç zikredilmemişler.

    Amaan, Thomson Scientific’in atıf sayma sekreterleri makalenin içine mi bakıyor sanki. Uğraşma cümle uydurmaya, listeye koy gitsin.

    Bu makale bu haliyle EEST sitesindeki “Top Articles” listesinde de mevcut.

  • Dergilerin yayıncısı olan Sila Science şirketi, “Top Articles” başlığıyla bazı makaleleri açık erişime sunmuş. Geçen yaz baktığımda yoktu, herhalde yeni. Bu listeden birini alalım: “Passive cooling methods for energy efficient buildings with and without thermal energy storage – A review” (N. B. Geetha, R. Velraj)

    Referans listesinde 182-199 arası silme EEST makalesi (başka referanslar da var). Makalenin son iki paragrafında bu onsekiz makaleye, ikiye bölünmüş olarak, toplu atıf var. Referansların bulunduğu cümleler yine damdan düşme, ve referanslarda yine alâkasızlık var. Sözgelişi, pasif soğutma yöntemi seçiminin iklime ve yapı malzemesine bağlı olduğunu ifade eden cümlede verilen referansların bazıları:
    A new validation tool of weather forecast for engineering applications” (Mühendislik uygulamaları için yeni bir hava tahmini doğrulaması aracı),
    Nanotechnology in vehicle’s weight reduction and associated energy savings” (Aracın ağırlık azaltımında nanoteknoloji ve ilgili enerji tasarrufu),
    Renewable energy and its university level education in Turkey” (Yenilenebilir enerji ve Türkiye’de üniversite seviyesinde eğitimi).

    Ayrıca bu toplu atıf yapılan cümleler makalenin diğer kısımlarına göre çok bozuk bir İngilizceyle yazılmış. Bütün bunlar, eklemenin sonradan yayıncı eliyle yapıldığını düşündürüyor.

Bu ve benzeri dergilere yayın gönderen araştırmacıların bilmesi gereken önemli birşey var: Bu laçkalık saklı kalmıyor, herkes tarafından görülüyor. Amacınız bilime katkıda bulunmaksa, ayak oyunlarıyla yüksek tesirli gibi gösterilen ama aslında dünyada kimsenin okumadığı dergilere makale yollamayın. Daha iyi araştırma yapın ve daha iyi dergileri hedefleyin. Yok, amacınız bilim yapmak değil de sadece kadro almaksa, bilin ki değerlendirme komisyonları ve jüriler bu dergilerin nasıl şeyler olduğunu şıp diye anlıyor.

Şu haliyle bu dergiler, gerek İngilizcelerindeki özensizlik, gerek bilimsel seviyelerinin şüphe götürürlüğü, gerekse özensiz formatlarıyla hiç bir saygı uyandırmayan haldeler. Yazık. Oysa istenseydi, az bir çabayla güzel ve ciddi bir bilimsel mecra olabilirdi.

Açıkça yazılmasa da, birkaç farklı yerden, dergide makale yayınlama ücreti olarak 600 TL talep edildiği bilgisi geldi. Bu doğruysa, kolay kazanç hırsı bilimsel niteliği sürgün etmiş demektir.

Nature El Naschie davasını kazandı

Elsevier’e bağlı Chaos,Solitons&Fractals’ın efsanevi (!) editörü El Naschie‘nin marifetleri 2008’de Nature dergisinde duyurulmuştu. Hemen ardından El Naschie dergiye ve makalenin yazarı Quirin Schiermeier’e karşı hakaret ve karalama davası açtı. Dava üç yıl sürdü ve bu hafta içinde sonuçlandı: Hâkim davacıyı hiç bir konuda haklı bulmuyor, haberi kamu yararına yönelik sorumluluk sahibi gazetecilik olarak değerlendiriyor.

Resim: elnaschiewatch.blogspot.com

Davayı inceleyen yargıç, 1993 ile 2008 arasında CSF’de 290 makalesini yayınlayan El Naschie’nin baş editörlük görevini istismar ettiğine, makalelerinin hakem incelemesinden geçip geçmediğine dair hiç bir belge sunamadığına, haberin hakemli dergilerin dürüst işleyişi ve bu dergilerin editörlerinin sorumlulukları gibi konular hakkında kamuoyunu bilgilendirme amaçlı olduğuna hükmediyor.

Bu uzun ve masraflı dava, İngiliz yasalarının hakaret ve karalama konularındaki bazı dengesizliklerini de tekrar göz önüne sermiş. Anlaşılan İngiltere’de bu konudaki eskimiş kanunlar, hakaret davalarında davacıya büyük avantaj sağlarken, davalıya büyük zorluklar çıkarıyorlar. Bireyler ve güçlü çıkar grupları dava tehdidi kullanarak kusurlu ürünler hakkında konuşulmasını engelleyebiliyorlar.

Sözgelişi, bilim yazarı Simon Singh çıkıkçıları (chiropractor) eleştirdiği bir yazı sebebiyle dava edildi (dava sonradan geri çekildi). Kardiyolog Peter Wilmshurst NMT isimli bir tıbbi malzeme şirketinin gazabına uğradı, dört yıl süren dava NMT’nin kapanması sebebiyle düştü. İş o dereceye varmış ki, başka ülkelerin vatandaşlarının dava açmak için İngiltere’ye gelmesiyle ülkede bir “hakaret davası turizmi” oluşmuş.

Bu davalar artık bilimsel ifade özgürlüğüne ve halkın haber alma özgürlüğüne müdahale haline gelmiş. Eleştirinizde haklı bile olsanız, masrafları karşılayacak paranız ve karmaşık hukuki işlemlere dayanacak sağlamlıkta sinirleriniz yoksa kazanmanız çok zor. Dava açma tehdidi bile insanları susturmaya yetiyor. Nature davası üç yıldan fazla sürmüş ve mahkeme masrafları 1,5 milyon sterline (4,2 milyon TL’ye) ulaşmış. (Davayı kaybettiği için bu masrafları El Naschie ödeyecek.) Bu ve benzeri sebepler yüzünden İngiliz hakaret yasalarının reformu için bir kampanya başlatılmış.

Bizim böyle şeyleri anlamamız zor tabii. Bizim memlekette kimseye fikrini açıkladığı için hakaret davası açılmaz, her türlü eleştiri olgunlukla karşılanırAkademik özgürlükler ve halkın haber alma özgürlüğü garanti altındadır. Özellikle siyasetçilerimizin engin hoşgörüsü dünyaya örnektir. İleri demokrasi ile köhne bir krallık arasındaki fark bu işte!

Şişme Dergiler ve Etik İhlâlleri

Matematik Dünyası‘nın önümüzdeki ay çıkacak sayısında “Şişme Dergiler ve Yayın Etiği İhlâlleri” başlıklı bir yazım yer alıyor. Yazıyı MD’nin arşivinden indirebilirsiniz, ama yine de bu zengin içerikli dergiyi bayiden satın almayı ihmâl etmeyin.

Yazıda daha önce bu blogda bahsettiğim konulara ek olarak, öz be öz Türk, SCI’da indekslenen “Energy Education Science and Technology” dergileri de yer alıyor. ULAKBİM verilerine göre, bu dergilerdeki makaleler, yayınlanmaları üzerinden bir yıl bile geçmeden 50-90 atıf alıyorlar. İlk bakışta insanın göğsü kabarsa da, ikinci bakışta bu atıfların büyük çoğunluğunun aslında aynı dergiden veya aynı editörün yönettiği kardeş dergiden geldiğini görüyorsunuz.

Bu vesileyle bir kere daha hatırlıyoruz ki, bilimsel niteliği yayın ve atıf sayılarıyla ölçmek yanlış sonuçlara götürür. Bu yaklaşım atıf indeksine girmeyen kaliteli dergilerin gözardı edilmesine sebep olur, salam dilimleme ve intihal gibi etik ihlâllerine yol açar, sayıları kaliteyle değil danışıklı oyunlarla şişiren kişi ve dergilerin gereğinden daha değerli görülmesine cevaz verir.

Benzer yazılar:

Ek (27.6.2012): Yukarıda bahsettiğim derginin editöründen uzun bir e-posta aldım. Uzunluğuna rağmen ne yazık ki derginin işleyişine yönelik eleştirilerime cevap vermiyor. Kişisel bir mesaj olduğu için buraya aktaramıyorum. İsterse bu blog kendisine açıktır.